BELGİNCE NASIL İNGİLİZCE ÖĞRETMENİ OLDU?
Bir 24 Kasım daha gelirken nasıl İngilizce öğretmeni oldum diye düşündüm ve o günlerin beni etkileyen anlarını ve anılarını yazmaya karar verdim. Anıları, özellikle yaşamımıza yön veren olaylar ve insanları yazmak iyi gelir. Minnettar olduğunuz iyi insanları tanıtırsınız, kötülerin ve kötülüğün kol gezdiği günümüz dünyasında.
On yaşımın kitap kurdu çocukluğuna dönelim. Yıl 1966. Tire gibi yemyeşil, tarih dolu güzel bir ilçenin Kurtuluş İlkokulu'nda beşinci sınıfa başlamışım. Bir buçuk yıl boyunca eski taş mektep binamız yıkılıp yeniden yapılırken İnkılap İlkokuluna konuk olmaktan sıkılmışız. Okulumuzun yeni beton binasının aydınlık sınıflarına kavuşmaktan mutlu çocuklarız hepimiz.
Çok sonraları her yanımızı beton kafesler sardığında tarihinin tüm izlerini, kokusunu ahşap döşemesinden, taşının grisine taşıyan, kaç kuşağın çocukluk seslerini duvarlarında gizleyen o sevgili okulu neden koruyamadık diye çok üzüleceğimiz yılların uzağındayız o günlerde.
Hemen hepimiz iki üç yıl süresince Ali Gezer öğretmenimizden mandolin dersi almışız. Mandolin metodundaki klasik müzik parçaları yaşamımda hep ferahlatıcı olacak çok sesli müziğin ilk izlerini yaratıyor tam ayırdında olmasam da. Sevgili sınıf öğretmenimiz Mustafa Gürbüz, her hafta sonu sınıf kitaplığından bir çocuk klasiğini elimize tutuştururken her ay çıkan Doğan Kardeş dergisinin, Yapı Kredi Bankası yayınlarının da en hızlı okuyucularıyız.
Birden yepyeni bir kurs açıyor Jale teyze (Gidel) bize. İNGİLİZCE DERSİ verecek. Aslında aile mesleği olan eczacılık mezunu ve Tire'nin en eski eczanelerinden Hilal Eczanesi'nin sorumlusu. Ancak onun hayalinde yarıda bıraktığı İngiliz Filolojisi var. Bizlere İngilizce öğretmeyi çok severek yaparken benim çocuk kalbimde de yepyeni bir deryanın ilk dalgalarını yaratıyor. Tüm yıl boyunca özenle tuttuğum İngilizce defterimde cümleler birbirini kovalıyor.
Haziranın ilk günlerinde hepimiz çok heyecanlıyız İlkokul bitirme sınavlarını başarıyla veriyoruz artık yıl sonu gösterimizin son hazırlıkları ve sahne...
Üç ayrı etkinlikte rolüm var. Piyeste Gülsüm bacıyım. Halk oyunları ekibinde Ayşe ablamın annesinin ipek şalvarı ve koyu mavi kadife cepkeniyle 'Hoşgelişler Ola Mustafa Kemal Paşa' derken bayraklarımızla seyircilerimizi selamlıyoruz. En çok heyecanlandığım rolümse, Jale teyzenin bize hazırlattığı çocukluktan yaşlılığa bir kız çocuğun yaşamının evreleri. Mevlüt örtülü Gülsüm Bacı rolümden anneciğimin elleriyle diktiği çok sevdiğim ekose mini etek ve üst giysim, elimde annemin tuvalet masasından aldığım işlemeli pembe ve uzun saplı aynam, yepyeni bir dilde dizelerimi okurken nasıl mutluyum.
Mutluluğumu bozan tek şey babamın Amerikan Kız Koleji sınavlarına girmeme izin vermemesi. Babacığım henüz on bir yaşındaki büyük kızını yatılı göndermeye kıyamıyor. Onun doğrusu da o. Okumayı çok seven anneciğimi de dinlemiyor. Ailesi hep gözünün önünde olmalı. Çok üzülüyorum ve kabulleniyorum.
Eylülde Tire Ortaokulu'na kaydoluyorum. O yıllarda Fransızca ve İngilizce dillerini okumak kurayla belirleniyor. Yüreğim pır pır. Ve şanslıyım, İngilizce çıkıyor kurada.
Ortaokulda ilk İngilizce öğretmenimiz Özer Çiner. Güler yüzüyle ders anlatırken daha da çok sevdiriyor dersini. Ertesi yıl Özer bey, TRT'nin kuruluş yıllarında görev almak için seçiliyor ve öğretmenimiz değişiyor.
Tire Ortaokulu ve Lisesi öğrenciliğimde bana yön verenlerden çok sevdiğim İngilizce öğretmenim Vedia Akgün de var. Onun ders anlatışı, biz öğrencilerine sevgi dolu yaklaşımı nasıl olumlu etkiliyor.
Tire Lisesi, yetmişlerde çok başarılı bir okul. Bilgi yarışmalarında Ege bölgesi birincisi genelde. Münazaralar, edebiyat günleri, altı ayrı yörenin oyunlarının oynandığı halk oyunları ekibi. Ancak İngilizce öğretmenlerimiz lisemizde bir ders yılından hemen sonra İzmir'e tayinlerini yaptırıyorlar. O yüzden bize lise son sınıfta Tireli bir öğretmen geliyor ve o öğretmenimiz yıllar sonra Ege Üniversitesi'nde kendi branşında İktisat profesörü oluyor. Tüm içtenliğimle dersi anlatabilir miyim soruma olumlu yanıt alınca ilk öğretmenlik deneyimim başlıyor.
O yıllarda sosyoloji, mantık ve felsefe derslerini veren İstanbul Üniversitesi mezunu ve Macit Gökberk'in öğrencisi olan hocamız da bize derslerini sevdiriyor. Hedefim Hacettepe Üniversitesi'nde sosyoloji kariyeri yapmak. böylece İngilizceden de uzak kalmayacağım. Çünkü akademik kariyer için İngilizce çok önemli.
Yaş on yedi. Türkiye'de 1973 yılında ilk kez üniversite giriş sınavı soruları çalınıyor ve hiç unutmuyorum bizler 4 Eylül'de bir kez daha üniversite giriş sınavına katılıyoruz. Eylül sonunda sonuçlar açıklanıyor ama hangi sonuçlar, tahmin edin!
Eğitim Enstitüsü sınav sonuçları açıklanıyor. Üç yıllık eğitim veren okullar olduğu için ayrı sınavları var. Bendeniz çalıkuşu da devlet lisesi mezunu olarak daha yüksek puan gerektiren İngilizce öğretmenliği bölümünü yatılı olarak kazanıyorum.
Ailem çok memnun. Sol görüşlü kızlarını tehlikeli ortamdan uzak tutacaklar 'Mademki nişanlandın, bir an önce okulunu da bitirirsin.' düşüncesindeler.
Ekimde Buca Eğitim Enstitüsü'nün 16 kişilik, 8 ranzalı yatakhane odasının çelik dolabına eşyamı yerleştirirken Karaoğlan Ecevit'in hükümetinin güvenoyu alması ve genel af çıkarması kutlanıyordu çok yakındaki Buca Cezaevi mahkumlarının çaldığı af davullarının neşeli tokmaklarında. Bir daha o günlerin coşkusu hep birlikte o denli yaşanmadı bu ülkede.
Üç hafta sonra üniversite giriş sınavı sonuçları açıklandı ve bir çok arkadaşımız kazandıkları fakültelere geçiş yaptılar Ben yine yasaklıydım tıpkı altı yıl önceki Amerikan Kız Koleji sınavlarında olduğu gibi. Bu kez de Hacettepe Sosyoloji hayal olmuştu.
Okulumuz yatılı yüksek kız lisesi gibiydi. Liseden tek farkı formamızın olmaması ve yemekhane yemeklerinin iyileştirilmesi için yaptığımız boykottu.
Kampüste en sevdiğim yer Rees Köşkü olarak bilinen 1800'lerin ortasında İngiliz Rees ailesi tarafından yaptırılan dekanlık binasıydı. Her pazartesi,
köşkün önündeki göndere çekilen bayrağa bakarak gündüzlü öğrencilerin de katılımıyla; sırasıyla İstiklal Marşı, öğretmen Marşı ve Dostluk Marşı'nı söyler, sonra sınıflarımıza dağılırdık. Akşamları etüt sonrası şarkılar söyleyerek yatakhanelerimize dönerdik. Dekanlığın önündeki gül bahçesinde oturur sohbet eder, canımız isterse ders bitimi okula yakın Miş Miş Pastanesine gider tatlı atıştırırdık. Çarşamba günleri yarım günlük ders programı bitimi izinli olur, İzmir'de sinemaya gider, Kordon'da yürüyüş yapar, Kemeraltı ve Alsancak'taki mağazaların vitrinlerine bakar, gerekli alışverişlerimizi yapar, okula dönerdik. Sakin ve güzel İzmir'in mini mini etekli, rengarenk, imbat kızlarıydık.
Okuldaki yatılı günlerimde tanık olduğum üç olay beni çok etkilemişti. 25 Aralık 1973'de, Kurtuluş Savaşımızın Batı Cephesi Komutanı ve ikinci Cumhurbaşkanımız İsmet İnönü'nün vefat haberi gelince okul tatil edilmişti.
1 Şubat 1974'de sabaha karşı İzmir Saat Kulesi'nin üst bölümünün yıkıldığı ve iki kişinin öldüğü depremde çok korkmuş, battaniyelere sarılıp tek katlı fen bilgisi bölümüne sığınmıştık. Ertesi gün İskoç öğretmenimiz Ann Hayes evinin penceresinden tam deprem anında körfezde beyaz bir ışık gördüğünü söylemişti.
3 Mart 1974'de Türk sivil havacılık tarihinin en büyük uçak kazasında, Paris - Londra seferini yapan THY DC-10 uçağı kalkışından kısa bir süre sonra Ermenonville Ormanı'na düşmüş ve 346 kişinin can verdiği bu korkunç kazada biz de Maviş (Mevhibe) arkadaşımızla babasını kaybetmiştik. Çok ağır gelmişti çok.
Final sınavlarına 10 üzerinden 7 ve 8 gibi notlarla girmiş ve içim rahat Tire'ye dönmüştüm. Birden hayatımın akışını değiştirecek sonuçlarla karşılaştım. Üç dersimize birden giren Türkan Danışman hocamız sınıfımızın tamamına yakınını bırakmıştı. Ben de iki dersten kaldığım için okulun yönetmeliğine göre bir yıl okula devam edemeyecektim. İnanamamıştım, en sevdiğim ve başarılı olduğum Reading ve İngilizce-Türkçe çeviri derslerinden kaldığıma. İzmir'de oturan arkadaşlarım Danıştay'a başvurmuşlar ve yapılan incelemede hepsi geçmişlerdi. Bu haber bana çok geç ulaştı. Avukat Kemal amca ( Çuhadaroğlu) hemen bir dilekçe hazırlayıp yollasa da, gelen yanıtta son başvuru tarihinin bir hafta önce sona erdiği yazılıydı.
Taşra görüşünün egemen olduğu bir kararla yedek subay olan nişanlımın Ankara'da bir yıl yapacağı karargah askerliğinde 19 yaşındaki gelin olarak yanında olmama karar verildi ve bir yıl Ankara'da yarım kalan öğrenciliğimin üzüntüsünü gün aşırı halı silerek Ankara'ya işi düşen tüm akraba ve arkadaşları ağırlayarak yok etmeye çalıştım. O yılın en güzel yanı birbirini çok seven iki gencecik insan olarak Ankara'nın kültürel yaşamından yararlanmamız, çok sevdiğim teyzem ve küçük kuzenlerimle ve babamın çok sevdiğim kardeş çocukları, İnci ablamla Hamdi abimi sık sık görebilmemdi.
Dört aylık evliyken Eylül'de Buca'ya gidip sınavlarıma girmiş ve her iki dersimi de başarıyla vermiştim. Artık İzmir'e taşınıp bir yıl gecikmeyle de olsa okuluma başlayacaktım diye düşünüyordum.
Yaşam hep sürprizler hazırlarmış. O yıl Tire'de Kutsan Oluklu Mukavva ve Kağıt Fabrikası açıldı ve biz Tire'ye taşındık. Yine okula hasret günlerime geri döndüm. Tam altı yıl Tire'de oturduk. Oğlum, Barışım dünyaya geldi Onu büyütürken ben de büyümeye çalıştım. Seksen darbesini Tire'de yaşadık Günlerin karanlığını oğlumun varlığıyla ve bol bol okuyarak aşmaya çalıştım.
1981'de bir kez daha üniversite sınavına girip Ege Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü kazandım ama Tire'den yine ayrılamadık. Oğlum çok kardeş istiyordu. Ben de sanki bir kızım olacağı içime doğmuş gibi ikinci bebeğimizi beklerken eşim istifa edip İzmir'de bir fabrikada genel müdür olarak göreve başladı.
Kızım, Başak'ım bir buçuk yaşındayken Özal hükümeti öğrenci affı çıkardı. Ve ben yeni evliyken 1976'da sınava girip geçtiğimden okulumda devamsızlıktan kalmış göründüğüm için affa dahil oldum. Bu kez İzmir'deydim ve şansımı kullanacaktım. Hemen başvurumu yaptım. Aile büyükleri iki çocukla nasıl okursun diye engellemek isteseler de, o yıllarda kendi işini kurmakta olan eşim yanımda durup beni destekledi.
Üniversiteler açılalı iki hafta olmuş ama bana henüz öğrenci olduğuma dair bir belge ulaşmamıştı. Yan dairemizde oturan ev sahibemiz rahmetli Sabahat hanımla kapıda karşılaşmıştık. Üniversiteden haber gelmediğini söyledim, başlayıp başlamadığımı sorunca. Çok mantıklı bir şekilde: '' Öyleyse gidip kendin öğrenmelisin.'' dedi.
İyi ki ev sahibemizi dinleyip ertesi gün okuluma gitmişim. Belgelerim postada kaybolduğu için bana haber gelmemişti. İki hafta gecikmeyle de olsa, iki çocuklu bir anne olarak Dokuz Eylül Üniversitesi Eğitim Fakültesi İngiliz Dili ve Eğitimi Bölümü'nün ikinci sınıfının resmen öğrencisiydim.
Artık kırk bir yıllık dostlarım olan sınıf arkadaşlarımın bazıları benim derse ilk başladığım günleri hala hatırlarlar. Yabancılık duygusu, aklımın evde çocuklarımda kalması, başarılı olma zorunluluğu gibi karmaşık hisler...
O üç yılda benim çok minnettar olduğum sevgili komşum Rezzancım, Başakcığımın büyümesinde öyle çok yardımcı oldu ki unutulmaz. Barışcım da birden olgunlaştı öğrenci annesini görünce. 15 yaşındaki yardımcımız Semra, iş kurmamızda ve yardımcımızın aylığını ödemede hep yanımızda olan annem ve babam, beni destekleyen tüm yakınlarım ve arkadaşlarıma hep teşekkür borçluyum.
Benim ders notlarım, defterlerim sınıfımızın gözdesiydi üç yıl boyunca. Dokuz yıl gerideydim, daha fazlası olmamalıydı. O yüzden sürekli çalışıyor, hiç devamsızlık yapmamaya uğraşıyordum. Çocuklarımı uyutup ödevlerimi hazırlıyordum. Böylece Haziran döneminde sınıfta mezun olan beş kişiden biri oldum.
Okurken, derin bir nefes alıp 'eh, sonunda diplomanı almışsın' dediğinizi duyar gibiyim. Peki ya mesleğime hemen başlayabildim mi? Ah, ne gezer...
Öğretmenliğe başlayabilmek için alan yeterlilik sınavına girmemiz gerekiyordu. İlk 50'ye giren öğretmen adaylarının tayini o yıllarda sayıları çok az ve çok iyi eğitim veren Anadolu liselerine atanıyorlardı. Türkiye 25.'si olarak sınavı kazandığımda çok mutlu oldum. Hemen eş durumu da içinde olmak üzere tüm belgelerimi tamamlayıp Ankara'ya Milli Eğitim Bakanlığı'na gittim. İşlemleri tamamlayıp aynı gün İzmir'e döndüm.
Atamalar açıklandığında yeni bir terslikle karşılaştım. Eş durumu belgelerim eksiksiz olmasına karşın tayinim Düzce Anadolu Ticaret Lisesi'ne çıkmıştı. Umarsız bir halde Eylül döneminde mezun olan Kıbrıslı arkadaşım Yeşim'in (bana vekalet verdiği için) mezuniyet belgesini almak üzere fakülteye gittim. Bölüm başkanımızın odasına girdiğimde yüzümün ifadesinden üzüntümü anlayıp soran hocamıza durumumu özetledim.
Hocam, Düzce'ye gidip göreve başlayıp bırakırsam müstafi (kendi isteğimle ayrılmış) sayılacağımı ve üç yıl dolmadan yeniden tayin isteyemeyeceğimi açıkladı. bir de iyi haberi vardı. Eşi İzmir Anadolu Ticaret Lisesi'nde İngilizce öğretmeniydi ve öğretmene ihtiyaç duyuyorlardı, Bakanlıkta Anadolu Ticaret Liseleri daire başkanı sınıf arkadaşlarıydı. Benim öğretmenlik mücadelemi biliyordu. Hemen telefon edip arkadaşına durumumu anlatacağını söyledi.
Yeniden umutlandım ve ondan sonra her gün bakanlığa bakanlığa telefon edip bir gelişme var mı diye sordum. İki ay sonra Aralık başında İzmir Anadolu Lisesi'nde göreve başlama emrim geldi.
Aralık ayının sekizinde stajyer olarak görevime başladım. Barışcım, Anadolu Lisesi sınavlarına hazırlanırken ben de Şubat tatiline kadar Nermin Hanım'ın haftada 27 saat olan derslerinin programını hazırlıyor, devamsızlık fişlerini kaydediyor. küçük oğlunu almaya gelen okul servisine teslim ediyor ve eve dönüp tüm ev ve mutfak işlerini hallediyordum.
Tüm yorgunluğuma karşın öğretmen olmanın, uğraşıp didinip sonunda çok sevdiğim mesleğime kavuşmanın kıvancını yaşıyordum.
On yıl boyunca çok değerli meslektaşlarımla birlikte sevgili öğrencilerimizi yetiştirdik. Son zamanlarda meslektaş öğrencilerimizin de emeklilik haberleri gelmeye başladı.
Sonraki on yılım üniversitede öğretim görevlisi olarak geçti. Dokuz Eylül Üniversitesi'nde ders vermeye devam eden can dostlarım var. Galatasaray Üniversitesi'nde de çok sevgili öğrencilerim oldu ve babamın hastalığı nedeniyle İzmir'e gitmem gerektiği için emekliliğimi istediğimde güzelim İstanbul Boğazı'na bakıp eğitimci olabildiğim için gülümsüyordum.
Emeklilik sonrası babacığımın kaybından sonra da GSÜ'de, İTÜ'de ve KHÜ'de sözleşmeli ders verdim.
Kızım üniversite sınavlarına hazırlanırken aldığım genel dilbilim yüksek lisansım da çok değerli. Amacım doktora derecesine de kavuşabilmekti. Hocalarımızdan bir beni ve lisans diplomaları dilbilim olan iki arkadaşımı da fazla sorguladığımız savıyla programına kabul etmedi. ve benim GSÜ'ye geçme kararımı etkiledi.
Okuma tutkum bitmedi. Emekli olurken Mutfak sanatları Akademisi'nden 150 saatlik eğitimle Yeme- İçme İşletmeciliği sertifikamı aldım. sonra ikinci üniversite programlarına başvurup Anadolu Üniversitesi Sosyoloji Lisansıma lise mezuniyetimden tam 44 yıl sonra kavuştum. Hızım kesilmeden Kültürel Miras ve Turizm ön lisans programını ve Fotoğraf Evi temel kursunu da tamamladım. Topraklarımız giderek çoraklaştırırken nasıl faydalı olabilirim diyerek Tarım Teknolojileri ön lisansımı da bitirdim.
Bugünlerde torunumun ders programını, kızımın verdiği otacılık eğitimini izlemek ve gezip fotoğraf çekmek çok hoşuma gidiyor. Oğlum da yoğun çalışma saatlerinden fırsat bulup aradığında sohbet etmeyi çok seviyorum. Eş rolünden sıyrılsak da uzun yıllar birlikte hayat mücadelesi verdiğimiz için iki eski dost gibi Tiremize armağanımız olan Fen lisemizden konuşmak çok değerli benim için.
2010'dan beri Lozan Mübadilleri Vakfı üyesiyim. Elimden geldiğince katkıda bulunuyorum, Çocukluğumda babaannemden dinlediğim mübadillik sürecininin ve zorunlu göçlerin acısını koromuzun konserlerinde de hüznüyle neşesiyle dillendirdiğimiz için iyi hissediyorum.
Hani çok istediğim halde sınavına girmek için babamdan izin alamadığım İzmir Amerikan Lisesi'ni iki çocuğum da sınavına girip kazandı ve mezun oldu ve İngilizceyi benim gibi çok uğraşarak değil, temel bir kurumda öğrendiler.
Öğrencilik ve öğretmenlik yıllarımda emeği geçmiş tüm hocalarıma ve sevgili öğrencilerime en içten teşekkürlerimi sunuyorum.
Sevgili Şükran Çetin hocamın eğitimciliğimdeki etkisi çok değerlidir benim için. Sonsuz uykusunda hep çiçeklerle bezensin.
Çok zor , çok değişen zamanlarda da yaşasak temelimiz çok dirençli olduğu için daha iyi günlerimize diyelim.