21 Nisan 2018 Cumartesi

GENÇLER VE MÜBADELE PROJELERİ



Gençler umudumuz ve geleceğimiz. Onların bakış açılarıyla hazırladıkları çok anlamlı bir etkinlikteydik iki gün önce. 30 Ocak 1923 tarihinde  Lozan Antlaşması ile karar verilen nüfus mübadelesi ile ilgili hazırladıkları programa katıldık, Lozan Mübadilleri Vakfı ve Derneği  olarak. 

Etkinliği geçmişi 235 yıla dayanan Saint Benoit Fransız Lisesi'nin sosyal bilimler projesinde yer alan öğretmen ve öğrenciler hazırlamıştı. İnce ayrıntılara özen gösterilerek karşılanan konuklar, yemyeşil bahçeden Silhouette salonuna alındık. İki öğrencinin sunuş konuşmasından sonra okulun Fransız ve Türk müdürleri iki dilde yaptıkları konuşmalarında emek veren tüm öğrenci, öğretmen ve vakfımıza ve onur konuğuna teşekkür ettiler  
  
Etkinliğin onur konuğu İlber Ortaylı idi. Tarihçi kimliği ve engin bilgisi, derin kültürü ile gündemi mükemmelce harmanlayan bilim insanını konuşurken izlemek ayrıcalıktı. Dernek başkanımız Esat Ergelen canlı yayınla, Necmettin Güvenç kamerasıyla, Berivan Yıldız fotoğraflarıyla günü vakfın anı belleğine kaydettiler.

İlber hocamız, konuşmasının sonunda gençlere seslenirken: Geleceğin dünyasında göçlerin durmayacağını, kalabalıklaşan yeryüzünde Çin 'in rolünün artacağını, kısacası bugünden çok daha zor yılların beklendiğine işaret etti ki yalnızca siyasal ve demografik yönden düşüncelerini açıkladı ve bu arada    LMV'nin katkısını belirtti. 

Etkinliğin bir sonraki aşamasında St. Benoit lisesi yöneticileri sayın Ortaylı'ya teşekkür armağanlarını verdiler ve vakfımızın genel sekreteri Sefer Güvenç'i sahneye çağırdılar.  Projenin hazırlanmasındaki emeği için özel teşekkürlerini ilettiler. O arada Sefer bey  İlber Ortaylı'ya büyük emekle hazırladığı LMV basımı Kuzey Yunanistan yerleşim isimlerinin mübadele öncesi ve sonrası isimlerinin yer aldığı atlası armağan etti.  

Sefer bey bu yıl her zaman olduğu gibi çok yoğun mübadele konusunda çalışmaya ve çağrıldığı tüm ilgili programlara katılıyor. Bunu yanında LMV gezi programlarını hazırlıyor. Mübadele kararının 95. yılı dolayısıyla üniversite ve liselerde de araştırmalar yapılıyor ve yoğun bir göç dalgasının tüm acılarıyla yaşandığı yeryüzünde, yapılan tüm alışmalar çok değerli ve anlamlı.

Saint Benoit Lisesi'ndeki etkinlikle ilgili unutamayacağım iki anıyı paylaşmak isterim. Her ne kadar öğrencilerin proje kapsamında hazırladıkları filmlerini izleyemesek de vakfimızın ''Mübadil Aile Öyküleri'' sergisinden bir bölümü öğrencilerin aile öyküleriyle ortak olarak sergileniyor ve fonda da mübadele müzikleri duyuluyor.  Sergiyi  gezerken Debreli büyükannesinin ve ailesinin öyküsü sergide yer alan öğrenci Sude ile tanışıp aynı coşkuyu ve duyguları paylaşmak öyle güzeldi ki unutulmaz. Çocuklara önerdiğimiz gibi önce Çatalca Mübadele Müzemiz daha sonra da ata topraklarına ziyaret  bugünü çok daha iyi anlamaları için çok önemli.

Bir güzel paylaşım da İlber Ortaylı'nın konuşmasının bir bölümünü FB'da  canlı paylaşırken ilk öğrencilerimden, sevgili meslekdaşım Gülbahar'ın etkilenip yazdığı yorumdu. çünkü o da çocuk yaşında Bulgaristan'dan zorunlu göçün hüznünü hep gözlerinde taşırdı. 

Savaşlar ve göçlerde çekilen acılar bir daha yaşanmasın diyerek, bu bahar gününe merhaba diyelim ve adalet için ayakta kalalım.




     

    


4 Şubat 2018 Pazar

SAVAŞIN GÖLGESİNDE MÜBADELENİN 95. YILINI ANMA

 Gündengüne kararan, savaşan dünyaya inat sevdiklerimizin ve dostluğun değerini daha çok anlamaya çalışmak nasıl da güç veriyor insanca yaşam uğraşında... 

Dün akşam Lozan Mübadilleri Vakfı'mızın Mübadele'nin 95. yılını anma etkinliklerinden biri olan geleneksel yemekli toplantımızdaydık. Üç yıl önce yazdığım gibi yine lodos fırtınası eşliğinde gittik çok iyi ağırlandığımız Armada Otel'in büyük salonuna. Yine deniz seferleri aksamıştı bu yüzden sevgili Ataberkler Bursa'dan gelemediler ama üç yılda azalan, yok olan pek çok insanca değerimize karşın yeni Türkiye'nin göz boyayan tünelleri ve yeraltı ulaşım ağları sayesinde İstanbul'dan isteyen herkes gelebildi toplantımıza.

İlk yıllarda birinci kuşak mübadillerin de katılımıyla çok farklı bir anlamı vardı tüm anma törenleri ve toplantılarının. Onların gözlerinde tüm canlılığıyla 'çekilen acıların bir daha yaşanmaması' dileğini okuyabilirdiniz, dördüncü kuşak filizlerinin ellerinden buketlerini alırken geleceğe nasıl ve sevinç ve umutla baktıklarını duyumsardınız ama artık anıları bizimle...

Vedia Elgün, zarif hanımefendi de katılamıyor artık. Sevgili Lütfü Karadağ'ımızla dansları, o güzelim sohbetleri hep bizimle yaşayacak. Refia Çeliker hanım ve Mehmet Filiz bey'i hiç unutmadığımız gibi.

Lütfü amcamız en son 2016' da bizimleydi. Geçen yıl sevgili kızları Tülin ve Gülgün ablalar ve büyük aile andık sevgi ve saygıyla. Bu yıl sadece oğlu Süleyman ve eşi Yasemen Karadağ katıldılar. 

Birinci kuşak mübadiller anılarımızın en güzel köşelerinde yerlerini alırken ikinci kuşakların vakfın kuruluşundaki temel taşları da katılamaz oldular son yıllarda. Çimen (Turan) ablamız Ödemiş'den tüm sevgisiyle ve özlemiyle duygularını yansıttı. Yola birlikte çıktıkları sevgili Müfide Pekin ve Semra Bayrı bizimleydiler. 

Sevgili Ümit bey ve Sefer bey sizin varlığınızda ve iki eski dost olarak birbirinizi tamamlamanızla bugünlere geldik. Derneğimizin Esat başkanının tanıtım enerjisini ve sanal medya yayınlarını yazmadan olmaz. Ve yönetim kurulumuzun tüm üyelerinin katkılarını da.  Masamıza tesadüfen oturan otel konuklarından olan çiftin dediği gibi kocaman bir aile olarak ne güzel andık, sohbet ettik, nefis yemekler yedik ve eğlendik.  

Vakıf yemeğimizin gelenekselleşen kurasında gerek bilet satışındaki ikna yeteneği, gerek sevimli kasa elemanı İpek'le uyumu ve çekilişteki usta yönetimiyle Ayşe Kavas bir numaraydı. En şanslı masa ise yan masaydı. Tüm armağan kitapların yanında Yunanistan gezisi de kazandılar.
Sağlıkla, neşeyle gezsinler.    

Gezi demişken; Sefer bey açılış konuşmasında bu yılki vakıf gezilerinin de müjdesini verdi. dış ilişkiler koordinatörümüz Sula Aslanoğlu'nun çalışmalarıyla koromuzun 23 Haziran Nea Apollonia konserinin de haberini aldık.     


Bu yıl yemeğimizin en anlamlı anısı mübadil ve mübadil dostu kadınlara verilen anı-belgelerdi. Vakfımızın emekçi genel sekreteri Sefer bey'in fikriyle hazırlanan ve sunulan belgeler hepimizi mutlu etti hele ülkemizde kadına şiddetin her geçen gün daha çok arttığı bu dönemde bu değerbilirliğin tüm topluma örnek olmasını isterdik...

Aldıkları alkışlarla sevgili koro şefimiz, müzisyenlerimiz ve solistlerimiz de müziğin ve sesin hoş sentezini sundular bize gönüllleriyle.

Bu yıl bir yeniliğimiz daha vardı: Vakıf bünyesinde açılan sirtaki kursumuzda başta on dört kişiyken, son anda beş kişilik bir takım olarak sevgili kursdaşlarımız bol alkış aldılar. Berivan'ın ve Ebru hocanın gayretleri de çok önemliydi. Daha sonra zeybetikolar ve zigoşlarla renklendi dans pisti.  

Ve bir güzel etkinlik de böyle  bitti. İsimlerini yazamadığım vakıf ailemizin üyelerinden özür diliyorum. Umudumuz bizden sonraki kuşakların da bizler gibi 'ÇEKİLEN ACILAR BİR DAHA YAŞANMASIN' diyerek toplu göçlerin en acımaz şekilde yaşandığı ve çare diye yaşanacağı gelecekte barışcıl çabalar için gönüllü olmaları, sevgi, bilgi ve saygıyla yaşamaları.


        














    

14 Ocak 2018 Pazar

NANA

 Nana benim kedimdi. Üç gün önce ayrıldı aramızdan. Nasıl alışmışım, nasıl bir bireyi olmuş evin ve hep birlikte nefes alacakmışız gibi düşünmüşüm; çok zor geldi bu ayrılık. Onu nasıl buldum ve bu denli benimsedim, bu kadar çok sevdim, anlatmak iyi gelecek...

Kızımın kedilerine baktım iki kez. Onları da çok sevdim ama Nana başkaydı benim için. İlk kez kendi kararımla kediciğim oldu.

Sokakta oynamadan büyüdüm ben, Tire'nin ana caddesindeki evimizde. Oyun alanım  evimizin mutfak kapısının  da açıldığı mübadele sonrası aileye verilen koca hanın kemerli üst pasajlarıydı. İlk anımsadığım kedi de handaki iki odanın kiracısı Giritli Zehra ninenin Sarman'ıydı. Hep okşar severdim Sarman kediyi; belki de babaannemin sürekli anlattığı 'toraman kedi' masalı çok  hoşuma gittiği için. 

Bir gün halamın evinde, küçük kuzenim bahçelerinde baktıkları yavru kediyi oyun olsun diye birdenbire kucağıma fırlattı. O anda minik yavrunun korkusu bana da
geçti ve yıllarca kedilerden uzak durdum ta ki bir gün yeğenim baktığı sokak kedisinin yavrularından birini kızıma verene dek.  Pati'yle yeniden kedili dünyam oldu, sonra da Torti'ye çok baktım. İkisi de geçici olarak kaldı benimle.

İki yıla yakın bir süre önce  yan komşum Nişantaşı Veteriner Kliniği'nin  genç veterinerlerine  kedi almak istediğimi ama sakin bir kedicik olursa çok sevineceğimi söyledim. Aradan bir kaç hafta geçti ve bir gün bana Nana'yı gösterdiler.

Sahipleri tüylerinin traş edilmesi bahanesiyle getirip bırakmışlar ve bir daha dönüp almamışlar, nerdeyse üç aydır kafeste kalmış Nanacık. Görür görmez çok sevdim onu. Nasıl güzel bakıyordu yemyeşil gözleriyle, nasıl masum, nasıl mahzundu. İsmini bile tam bilmiyorlardı, karnesi olmadığı için ama bırakanların Nana diye seslendiğini duymuş gibilerdi.

Zümrüt gözlü Chinchilla'yı, Nanacık'ı hemen evlat edindim ve anında alıştık birbirimize. Evin merdiveninde sürekli birlikte inip çıktık. Kitap okurken hep yanımda oturdu, yemek yaparken arkadaş oldu, yan çatıya gelen martılarla konuştu, geçen kış balkonu dolduran karın yağışını dikkatle izledi, hiç tırmalamadı, miyavlaması da farklıydı, sakindi hep, hiç huysuzluk yapmadı. Kedi fobisi olan arkadaşlarım bile çok sevdiler onu.    

Nefes oldu, can oldu bana ve sevdiklerime. Günlerin ışığı azalınca Nana'nın da gücü azaldı birden, 28 Aralık akşamüzeri Gezi Parkı'nda yürürken düşüp el bileğim ve kolumu kırınca o akşam bir operasyon geçirdim. Ertesi gün eve döndüğümde kediciğim hep ağlarcasına mama istedi benden.  Bir iki gün içinde iyice zayıfladı. Perşembe günü Ferruh arkadaşım (sokak hayvanlarının koruyucusudur yıllardır ) bana uğradı ve 
Nana'ya  tahlil yaptırmamı söyledi. O gün kucağımdan zor koptu veterinere giderken ve ben onu bir daha hiç kucaklayamadım, kolum alçıda olduğu için doyasıya sarılamadım.  

Miyopati  tanısı kondu sevgili kedime; bir  hafta içinde kas tutulumu arttı. Kuvözde kaldı 12 Ocak sabahına dek.  Her gidişimde o haliyle kalkmaya çalıştı, aradan patisini okşadım ve Cuma sabahı minik kalbi durdu bize kocaman sevgisini, anılarını bırakarak...

Yüreklerinde  sevgi taşıyan herkes anlayacaktır duygularımı. Günden güne yozlaşan bizlere tertemiz bir sevgidir onlardan kalan... 

12 Eylül 2017 Salı

ÖZLEMİN YA DA KAVUŞMANIN ŞENLİĞİ GAVUSTİMA



Sözcüklerin dünyası nasıl da büyülüdür taşıdıkları esintilerle, etkili kullanmasını bilene ve dinleyene, okuyana ne dünyalar yaratır. 25 Ağustos günü suyun öte yanında 'kavuşmak' sözcüğü bana büyülü bir dünya yansıttı 'gavustima' şenliğinde, 'kavuştum ya' diyebilen Karamanlı mübadillerin burcu burcu Anadolu kokan o yürek dolusu sevgi ve özlemle dopdolu  'gavustima' şenliğinde.


Bu yıl 19.kez Larissa'nın Farsala yerleşiminde düzenlenen Gavustima, Lozan Mübadelesi kararıyla Orta Anadolu kökenli ve konuştukları dil Karaman Türkçesi olduğu için Karamanlı diye adlandırılan, Büyük Kapadokya bölgesinden (Kayseri, Niğde, Konya, Karaman, Nevşehir ve Aksaray yöresi) yaklaşık 500.000 kişilik bir topluluğun topraklarından koparılıp diğer bir milyona yakın Anadolu Rum Ortodoksuyla Yunanistan'a değiş ve oradaki yarım milyon  Rumeli Müslümanının Anadolu topraklarına tokuş olmasıdır. 

Hiç de kolay değildir değiş tokuş olmak insanlar için. Kültürlerinden  koparılırlar her anlamda ve yerliyken yeni yerlerinde yabancı olurlar, muhacir olurlar birdenbire. 

En büyük insan değişimi doksan dört yıl önce başlatılınca, o günün iletişim ve ulaşım koşullarında en yakınlar bile yitirirler göç yolunda birbirlerini. Yürek yakan öyküler günden güne artar, kavuşmak bir düş gölgesi olarak kalır...

Yeni topraklarda yeni umutları yeşertmek için birbirlerine sarılırlar 'yeni/nea' sözcüğünü ekleyip geldikleri topraklarının isimlerindeki yeni yerlerinde. Ve derneklerini kurarlar kimliklerini, birliklerini yitirmemek için bir kez daha.Kuşaktan kuşağa geçer Anadolu kültürü. 

Bizim grubumuzun Farsala'ya ulaşana dek yol boyu gözlemlerinden bugünün göç öykülerinin acımasız koşullarını da yazmak gerek belki... Neyse ben sadece benim 'Gavustima' görme özlemimi unutmayıp gruba ekleyen LMD başkanımız Esat Ergelen'e bir kez daha teşekkür ederek ve LMV genel sekreterimiz Sefer Güvenç'in kulaklarını sürekli çınlattığımızı anımsatarak Gavustima şenlik alanına giriyorum.

Alanın girişindeki panoda mübadele resmedilmiş. Yitirdiğimiz tüm birinci ve ikinci  kuşak mübadillerimizin sevgilerine özlemin hüznüne kapılmışken karşı masada gülen yüzleriyle kadınların limonata ve Farsala helvası sunarak hoşgeldinleri kocaman bir Anadolu açık hava düğünündeymişim gibi hissettiriyor. 

Bizi karşılayan sevgili Sofia Kosmoglou ile sarılıyoruz ve o anda sahneye doğru ilerleyen mübadil kafilesini görüyoruz. Sanki o günleri yaşıyoruz bunca yıl sonra. Onlar oynamıyorlar, aile büyüdüklerinin yaşadıklarını bir kez daha yaşatıyorlar bize gözlerindeki acıyla.

Sonra yeni toprakta yeniden tüten ocak yansıtılıyor. Ve kavuşamadıklarına özlemlerini, hiç unutmadıkları halk türküleri ve danslarıyla yürekten sese ve bedene geçen duygularıyla her yaştan ve hep birlikte anlatıyorlar. 

Suyun öte yanından yedi kişiyiz. Üç akademisyen için iyi bir veri kaynağı 'Gavustima'. Bir yandan tam da o gün ülkemizde halk eğitim merkezlerinde halk dansları çalışmalarının yasaklandığı haberini almışız.  Bini aşkın kişi tüm sevgi ve dostluğumuzla oynarken bir yanımızı nasıl kararttılar yine...

Hüzne hayır, bu akşam. Sahne sürekli yeni ekiplere kucak açıyor. O güzelim otantik giysiler ve türküler eşliğinde halk dansları. En sevdikleri türküleri  paylaşayım:
Konyalı, Adanalı, Harman Yeri, İzmir'in Kavakları, Çanakkale, Kamayı Vurdum Yere, Aman Doktor ve Gesi ya da Keçi Bağları.

Gesi Bağları'nı her ne zaman duysam Kayseri, Develi, Karacaören'den ikinci kuşak  mübadili, geçen ay vefat eden Nikos Papazoğlu'nun sevgili Lütfü amcamla türkü söylerken atışmaları gelir aklıma. Işıklarda uyusunlar. 

Sahnede şu anda çok anlamlı bir etkinlik var. Kadınlar zeytin dikiyorlar ve çocuklar kendileri gibi fidan olan kadim meyve için dans ediyorlar. Yine bir kocaman bir soru yüreğimi yoran; 'neden bizde yasaklanır zeytin dikimi, neden betona kurban edilir zeytinlikler' derken 'Hronia Polla', 'Mutlu Yaşlar'  şarkısı söyleniyor. Ne güzel bir an, yeni yaşıma dostluğun sevgisiyle giriyorum, hep birlikte katılıyoruz lise yıllarımdan beri oynadığım halk oyunlarına.  

Sabah alışveriş ettiğimiz Yoanna teyzeyle 'Bekledim de Gelmedin' şarkısını söyledik.  Deniz kenarında tesadüfen bulup çok beğendiğimiz yerin adı Kadirağas imiş. İzmir'de yaşayan torunları ziyarete gelmişler bir kaç yıl önce. karşılaşmalar bitmez suyun iki yanında da. Bugün Farsala'ya ve Gavustima'ya veda ediyoruz.

İşte akşam oldu ve yine şenlik alanındayız. Vakıf ve dernek dostlarımızdan Muratis ve Petros da katılıyorlar masamıza.

Hep birlikte elele, omuz omuza, kolkola Anadolu'nun ortak öykülerini bir kez daha yaşatıyoruz. Eylül ve Esat'ın coşkulu dansları unutulmaz  Son olarak  Karaman Türkçesi ile yapılan duayı dinliyoruz. Sula ve Sofia şimdiden özlemişcesine sarılıyorlar birbirlerine... 

Hoşçakal özlemin şenliği Gavustima. Gelecek yıl Selanik'de buluşmak dileğiyle... 

Şu dünyada  sevgi ve dostluk olmasa nasıl dayanırız yapılan tüm kötülüklere.. 








    




                             


      

8 Temmuz 2017 Cumartesi

ADALETE YÜRÜMEK ADIM ADIM

Adım sözcüğünü böylesine güçlü kullanmamıştım 6 Temmuz'a dek. Attığımız her adıma; adımızı,onurumuzu, düşlerimizi, hukuka saygımızı, insanca yaşama arzumuzu ve paylaşmanın mutluluğunu ekledik. 

Haziran'ın 15'inde Ankara Güvenpark'dan başlamıştı yürüyüşe,  Gandhi'ye benzetilen ana muhalefet partisi liderimiz, sessiz, sakin ve kararlı olarak. Günden güne artan katılımla 24. gün İstanbul'a ulaşıldı 242.000 kişiyi aşarak. Biz yirmi ikinci gün katılabildik ve iyi ki o günü yaşadık. Sivil toplumun gücünü duyumsadık. 
Dilovası- Gebze etabını, o sıcak havada şarkılarla, türkülerle ve yürüyüş marşını söyleyerek tamamladık.

Yürüyüş marşını düzenleyen CHP milletvekili Nurhayat Altaca Kayışlıoğlu, eserin  Saadettin Kaynak'dan alındığını ve 1970'lerde Tahsin İncirci tarafından işçi marşı olarak uyarlandığını söylemiş.
             ''Geliyoruz  zincirleri kıra kıra hey
              Adaleti adım adım kura kura hey''

Sabah dokuzda Dilovası Tavşancıl'da Kurtuluş Savaşı kahramanlarından Yahya Kaptan'ın kabrini ziyaretle başladı yürüyüş ve iki saat sonra mola verildi. Tıp doktorlarının da onayladığı gibi en sıcak saatlerde verilen uzun ara süresince tüm katılımcılar tarihe iz bırakacak salt barışcıl bir eylemde yer almanın kıvancını yaşadık 

Tentelerle örtülmüş,  kırmızı halılarla döşenmiş, masa ve sandalyelerin hazırlanmış olduğu mola yerinde her şey düşünülmüştü. Su, çay , dondurma, meyve ve yemek servisi son derece hızlı ve düzenli olarak yapıldı, o günün sorumluları Ataşehir, Beşiktaş ve Avcılar belediyelerinin görevlilerince. Konak Belediyesi'ni de görmek iyi geldi bir İzmirli olarak.

Hele o karpuz dağıtan gençlerin ışıl ışıl gözleriyle ''Biz bu karpuzları sevgiyle kestik, onun için bu kadar tatlılar.'' diyerek sunmaları çok hoştu.

Bizim masada eski tüfekler vardı. Yaşadıklarının izlerini taşıyan bakışlarıyla adaleti en çok onlar bekliyorlardı belki de... Unutulmayacak yüzlere eklendi yaşam öyküsünü dinlediğimiz, on dört yılını tutsak geçiren bilge sözlü, koca yürekli arkadaş. Birlikte düş kurduğumuz gencecik, çevresine ışık saçan kızımız... 

Adalet yazılı kasketleri almak için koştuk, halay çekenleri, ip atlayanları, caz band  müzisyenleri dinlerken zamanın nasıl geçtiğini anlamadık. Tanıdıkları gördük, sevindik, sanki tüm ülke yeniden gülümsemeye başlamışcasına çok kısa bir an için ...

Nuriye ve Semih kardeşlerimizin fotoğraflarını taşıyan insan gibi insanı, Cerattepe mücadelecilerini, Pippa'nın anısını yaşatmak için de yürüyenleri gördük.

Miletvekillerimiz yanımızdaydı. Selen Sayek Böke güler yüzüyle dolaştı tüm masaları, Mustafa Akaydın hocamız, Manisa'nın sevgili vekili Tur Yıldız Biçer'le  birlikte yürüdük. birleşik Metal İş  Sendikası emekçileri yanımızdaydılar tüm içtenlikleriyle.

Yol boyu yanıbaşımızda bizimle yürüdü gencecik polisler, Gebze'ye yaklaşırken özel kuvvet polisleri sıralanmışlardı nerdeyse adım başı. Hepsi de öylesine genç, güzel ve yakışıklı filizlerdi ki aklıma Anıtkabir'de nöbet tutan askerler geldi.   

Bu anlamlı yürüyüşü desteklemeyenler de yol kenarında birikmiş ufak topluluklar ve sürücülerle de karşılaştık; 'şeytanın adaleti'' diye bağıranlar, işaret diliyle iletişimi seçenlere biz alkışla karşılık verdik.  

Öylesine kalabalık bir kitleydik ki ben yalnızca bize yakın olanları yazabiliyorum. Yürürken yalnız değildik, katılmayı çok istediği halde gelemeyen tüm dostlar için de yürüdük ve sanırım o yüzden enerjimiz hiç bitmedi, gücümüz hiç azalmadı. 

Söyleyemediklerimiz, yazamadıklarımız için yürüdük, sevgi ve barış dolu düşlerimiz için, son yıllarda yitirdiğimiz canlar  için, yüreklerimizde hep tazecik duran, betona direnen doğa sevgimiz için, gündengüne azalan sanat kurumlarımız için, çağdaş eğitim ve bilim için  ve çocuklarımıza daha güzel bir dünya bırakabilmek için ve haksızca tutsak olanlar için ve vicdanlarının sesini unutanların yeniden o en güzel sese kavuşmaları için attık adımlarımızı...  

Kararlarının tümünü desteklemesek de bize insan olmanın onurunu, adalet sözcüğünün gücünü ve sessizce direnmeyi bir kez daha anımsattığı için sayın Kılıçdaroğlu ve onunla emek veren herkese  sağlıklı bol nefesler dileğiyle yürekten teşekkürler.  



    



            

       






    

1 Mayıs 2017 Pazartesi

BEYAZ BİR GÜL VE KIRMIZI KARANFİLLER




Bugün 1Mayıs. İşçi ve emekçinin bayramı. Bayram denince ilk düşündüğümüz; şenlik yok, insanların cıvıl cıvıl sesleri duyulmuyor, duyumsanmıyor. Sanki bir yasak kentin içindeyiz ya da sınırlarınızı aşmamak için öyle yoğunlaşmışız ki kendi sessizliğimizde boğulmamak için çırpınıyoruz...  
Bugün ayakta olmalıyız yaşamıyla yaşamımızda çok değerli izler bırakan bilge mübadili anmak için.  

Dört yıl boyunca Yanya'da ne güzel kutladık doğumgününüzü Lütfü amcam. Unutulmaz anılar bıraktınız kocaman LMV ailesine. 

Sabah saatlerinde 1 Mayıs'ı  tüm anlamıyla, demokrasinin doğum yeri olan ve uygar olmanın felsefi düşüncesini yaratan topraklarda  yasaksız ve müdahelesiz kutlamanın tadını yaşardık. 

Akşama doğru ise bizim Lütfü Karadağ bayramımız başlardı. Onunla, doğumgününü kutlamak her nefesin değerini anlamak, deneyimlerini dinlemek ve yaşama sımsıkı bağlanmak demekti...

Yürekten 'Haydar Haydar' söylerdi, Samyotissa'yı çok severdi. Hep şık ve tertemiz giyinir, gençlerle sohbetin en koyusunu yapar, az yer, 'yamas' diyerek kadehini kaldırır ve pastasındaki mumları hepimizin içten alkışları eşliğinde üflerdi. 


2015 Mayıs'ında Yanya'daki son kutlamada sahnede koromuzla şarkı söylemişti. Belediye başkanının bilge hemşerisine ödül verdiği tören TV kanallarında yayınlanmış ve babasının köyünden gelenler Lütfü amcamızı ve aile üyelerini köylerine götürüp ağırlamışlardı.

Geçen yıl gidemedi sevgili Yanya'sına. Kentine girişte erguvanların hoşgeldinini göremedi, adada göl kenarında oturup birasını yudumlayamadı, ayrılırken kuşbakışı Yanya fotoğrafı çektirmedi.  Memleket yolu ilk kez uzun geldi... 

Ve doğumgününü sevgili çocukları ve torunlarıyla evde kutladı. Mudanya'daki Ekim konserimizde bizimle son kez sahne aldı. Vedalaştığımızı bilmeden hasret türküleri
söyledik ...

Bugün yeni fidan vermiş beyaz gülünün, kırmızı dalyanın ve yemyeşil çimlenmiş toprağının başındaydık Lütfü amcam. Sana yakışır bir anma oldu, anılarınla dopdolu. Sevgili kızların, Tülin ve Gülgün ablalar  , İsmet ağabey, Elif, Emre,  torunlar ve Vakıf çocukların... 

Sonra sahilde sevdiğin cafede oturduk. Adı Palmiye iken Yakamoz'a dönen yerde. Kahvelerimizi içerken Tülin abla fotoğrafının basılı olduğu kesede lokumlar dağıttı.  

Aslında Yanya'da, doğduğun topraklarda oğlun Süleyman ve gelinin Yasemen  diğer Vakıf çocuklarınla kutluyorlar  doğduğun günü. 

Biz de  son toprağında, herbirimiz kendi duamızla selam ve sevgilerimizi ilettik sana sevgili Lütfü amcam... 
Denizin mavisine gönlümüzün kırmızı karanfillerini bıraktık senin için, tüm mübadiller ve emekçiler için...

Sensiz  çok eksiğiz...          



   



     


13 Eylül 2016 Salı

DOSTLUĞUN SESİ VE RENKLERİ

Savaşların, adaletsizliklerin kol gezdiği bir dünyada barış korosu olmak, bunu  gönülden yapabilmek, sahnede tüm enerjimizi ve neşemizi, sevgili şefimiz ve müzisyenlerimizin olağanüstü çabalarıyla yansıtabilmek, en önemlisi de konuk olduğumuz kentlerin bizim gibi mübadil kökenli izleyicileriyle ve korolarıyla aynı duyguları paylaşabilmenin öyküsüdür bizim konserlerimiz.

2006'dan beri nice isimlerin emeği geçmiştir koromuzun bu günlere gelişinde. Kimi emekliye ayrılıp bu koca şehirden ayrılmıştır, kimi sağlık sorunları yaşamış, kimi de farklı yorgunluklarla uzak kalmıştır ama hepsi de en güzel anılarla, her provada, her konserde bizimledir hele bilge çınarımız Lütfü amcamız hep gücümüz olur ...

Bu kez Atina ve Girit'teki Aya Nikola konserlerimizi anlatmaya çalışacağım sözcüklerimin yettiğince. Uzun bir hazırlık süreci yaşadık ve her şey bir düş gibi başladı. 

ATİNA

1 Eylül Dünya Barış Günü'nde biz Atina'da konser verdik. Hem tarihi hem de Atina Başkonsolosluğumuz'un desteği açısından çok özel bir konser olarak belleklerimizden silinmeyecek. Sevgili solistimiz Yeliz Ayral'ın inanılmaz bir tesadüfle ilk  basamakları oluşturduğu barış günü konseri, vakıf yöneticilerimizin çabalarıyla, Paleo Faliro Belediyesi'nin desteği ve konukseverliğiyle gerçeğe dönüşüp belediyenin kültür merkezinin  sahnesine çıkarken nasıl da heyecanlıydık...

Ülkemizin içinde bulunduğu ''ohal'' Alev arkadaşımızın görevi nedeniyle izin alamaması, değerli akordiyonistimiz Dr. Erdal Oltulu'nun son anda izin alabilmesi, keman sanatçımız Dilek'imizin ufak bir kaza geçirmesi, sevgili şefimizin belfıtığı tanısıyla çektiği ağrılar, Ayhan Işık Sokak'daki Vakıf ofisimize prova için her gidişimizde ''Acaba bugün ne olay var?'' kaygıları, koro başkanımız Nevin Uzsoy arkadaşımızın son anda Erol abimizin sağlık durumu nedeniyle katılamayışı, onun sakin gücünden yoksun kalışımız ve 22 saatlik bir yolculuktan sonra tam sahneye çıkmadan,  (Görkem'in büyülü ritm sazından işyerindeki eğitim sürecinden ötürü gelememesi nedeniyle) tüm gayretiyle ve çaldığı ritm sazı, bağlaması ve klarnetiyle koromuza destek veren en genç üyemiz Ozan'ın klarnetinin kazayla kırılması ve Adem bey'in düşmesi ...  Yeter, artık dediğinizin farkındayım. 

Evet, bunlar yaşandı ama sahnede biz yine tüm neşemizi, elemimizi müziğimize ve sesimize yansıttık; tam 34 şarkı söyledik. İlk yarıda mavi , ikinci yarıda kırmızı fularlarımızla suyun iki yanını ve bayrağımızı yansıttık ve olağanüstü övgülerle yılbaşı konserlerine davet aldık. Türkiye'den ve Yunanistan'dn dostlar da konserimize geldi (Violam ailesini görmek ne güzeldi).  En unutulmayacak övgü başkonsolosumuzdandı. '' Ben karşımda amatör bir koro beklerken, çok deneyimli ve uyumlu bir koroyla karşılaştım, kutlarım''.  İstanbul'dan gelip Atina'ya yerleşmiş yaşlı müzisyen ve organizatör bey nasıl coştu her parçamızla, gözyaşlarımız birbirine karıştı, öykülerimiz gibi.

Paleo Faliro Belediyesi'nin verdiği yemekte, İstanbul'dan zorunlu göçle gelen Rum dostlar, özellikle sevgili Eli ve eşi Şefimiz Garip Meriç Mansuroğlu'na sarılıp İstanbul özlemi ve sevgisini dindirmeye çalışırken nasıl içtendi. Onlar hala ''İki Kere Yabancı''  olmayı yaşıyorlardı dilleri bir olsa da yeni ülkelerinde... 

GİRİT VE AYA NİKOLA KONSERİ VE TANAŞ ÇİMBİS

Başta da belirtmiştim, bizim için Atina ve  Aya Nikola konserleri bir düş gibiydi. Atina'da tarih, Aya Nikola'da ise sevgili Tanaş önemliydi gönlümüzde. 

Tanaş Çimbis, vakfımızın onur üyesidir, gönüllü rehberimizdir her gezimizde, Aya Nikola'da yaşar ama yüreği İstanbul'da, Yeniköy'de kalmıştır. sevgili Ayşe'mizin o yoğun duygulu yazısında betimlediği gibi 'mavi gözlerinin buğusunda memleket özlemi gizlidir'. 

Feribotta dalgaların sesinin eşliğinde gece yaptığımız provadan sonra Heraklion limanına yanaştığımızda Maria ve Tanaş tüm sevgileri ve ilgileriyle karşıladılar bizi.  Onların yürekten dostluğuyla Aya Nikola'nın o huzur veren ortamında verdiğimiz konser, rüzgarın azizliğine karşın nasıl duygu yoğunlukluydu. Tüm solistlerimiz  gönülden söylediler kendi parçalarını. Gölün üstüne kurulmuş platformda doğanın eli bir yandan, Anadolu mübadillerinin alkışları ve sevgileri öte yandan kucakladı bizi. Diğer iki koroyu dinlemek de iyi geldi ruhumuza. Ve sonra üç koro 'Tik Tak' 'Ehe Ya Panaya' ve 'Mes To Vosporu' yu hep birlikte seslendirdik. Hele kardeşlik şarkısı Mes to Vosporu'yu  kardeş karo üyelerinden Tzeni ile elele söylemek bambaşkaydı.  

Sofia Kosmooğlu arkadaşımız Yenice-i Vardar'dan uçağa atlayıp gelmişti, tatilini ayarlayıp yanımızda olmak için. Seval ablamız kamerasıyla çekimdeyken, yanındaki papaz da onun gibi kameraya çekmiş konserimizi ve 'biz kardeşiz' diye de eklemiş Esma'mızın biricik anneciğinin anılarına. Yannis arkadaşımız da hep bizimleydi sevgisi ve konukseverliğiyle. Onunla içilen 'çikudyalar' bir başka lezzetteydi doğrusu. Ve ilk kez mübadil dostlarla birlikte sahneye çıkıp ortak öykülerin coşkusunu yaşayan Fidan ve Ozan'ın yüzlerindeki gülümseme de unutulmaz.
Ve dernek başkanımız Esat  kardeşimiz 'periskop' yayınıyla çok büyük bir izleyici kitlesine ulaştı. Yazılan yorumlar, barış ve dostluk koromuzun işlevinin  ne denli güçlü bağlar kurduğunun somut kanıtı oldu.

Konser öncesi Kinosos sarayı gezisinden sonra Arhanes'de yediğimiz öğle yemeği Maria teyze'nin bahçesindeydi.  Onun  öyküsü de ayrı bir yazı ister. Dostluğun lezzetiyle sunulan yemekler unutulmaz. Girit'e kim giderse bir uğramalıdır Maria teyze'ye.  

Aya Nikola'da ikinci günümüzde Spinalonga adası'na gittik. Cüzzamlılar adası olarak da bilinen adada Türkan Saylan'ımızı andık, onun lepra  hastaları için verdiği uğraşları ve emeği düşünüp. Koro üyemiz fotoğraf sanatçımız Alberto'nun dediği gibi ''iki satlik süre hiç yetmedi'. Fotoğraflarımız adanın upuzun  tarihine kısacık bir bakış oldu. 

Akşam yine unutulmayacak bir etkinliğin izleyicileriydik . Eliondua'da halen çiftlik olarak kullanılan ve mübadele öncesi varlıklı bir Türk'e ait olan ancak bugün yıkıntı halindeki evin duvarlarına yansıyan eflatun ışığın eşliğinde 'tabakhaniotaka' şarkıları dinledik lavta ve lyrea  çalan ve söyleyen müzisyenlerin tellerinden ve seslerinden. Bir ara üç haftalık menisküs ameliyatlı dizimle kendimi  horona katılmış bulunca şaşırmadım desem yalan olur. Doktorum Yalçın bey beni o halde görse yaptığı operasyonla gurur duyardı.  Dilek'imiz yoğunluk ve yorgunlukla hastalanınca başta Tanaş, doktorlarımız Zerrin hanım, Erdal bey  ve Ayşe'miz nasıl koştular  hastaneye götürmek için. Neyse ki serumla hemen iyileşti de hepimiz rahat bir nefes aldık koro ailesi olarak.

Sonraki iki gün Resmo ve Hanya'da Osmanlı dönemi eserlerini gezmek ve Girit'in lezzetli yemeklerini sohbetlerimizle daha bir tadlandırarak geçti.  Hanya her sokağı, her evi, kalesi ve fırkasıyla yüzyılların farklı kültürlerini yansıtan bir tablo gibiydi.   
  
İki sergi gezdik Hanya'da. Fırka'daki sergi Hanya''nın farklı sanatçılarının çektiği fotoğraflardan oluşuyordu. Dört mevsimiyle, farklı ışıkları ve insanlarıyla karşımızdaydı güzel şehir.

İkinci sergi yüreklere dokundu. Yalı Camii  bir sanat merkezine dönüşmüş. Eski ibadet yerinde yüzlerce çift ayakkabı ve duvara yansıyan dalgalı denizin ortasında yanan bir mum... Tüm yitirdiklerimizin  bir gün inancımızla bize döneceğini sembolleştirmişti sanatçı Marios Spiliopoulos. Aylan'ın minicik bedeninde simge olan mülteciler usumuza geldi. Ve savaşlar  ve zorunlu göçler... 

Sevgili Tanaş ve Maria, Girit sizinle daha güzel ve daha anlamlıydı. Ümit bey, Sefer bey, Esat kardeş, Garip şefimiz hepinizin çabalarıyla bu unutulmaz konserleri ve geziyi bize yaşattığınız için çok teşekkürler. 

SUYUN İKİ YANININ DOSTLUĞU HEP BÖYLE SÜRSÜN...