11 Mayıs 2015 Pazartesi

BİLGELİĞİN İZİNDE ÇINARIN GÖLGESİNDE

Sevgili bilge çınarımız Lütfü Amcamızla birlikte Yanya'yı görme mutluluğunu bir kez daha yaşamak, unutulmaz anılara bir yenisini eklemek, dostlarla buluşmak ve ilk kez Lütfü Amcamla doğduğu şehirde koromuzla sahnede olmak, kısacası ne güzel yaşamak...

Yola çıkışımız anılara kavuşmamızın coşkusunu taşır her kezinde. Ortak öykülerimizin içtenliği sarar hepimizi. Bu kez vakıf koromuzla birlikte Lütfü Amcamın doğduğu şehirde ilk kez konser vermenin heyecanı da vardı yüreklerimizde. Gece yarısında sınıra ulaşıp ata vatana geçtiğimizde, ilk molamıza dek uykudaydık pek çoğumuz. Sabah kahvaltısıyla enerjimize kavuştuk. En öndeki, kaptanımızın arkasındaki koltuk Lütfü Amcamızındır. Diğer taraftaysa Sulamız oturup tüm yolculuk süresince bizimle başarılı bir şekilde baş etti. Lütfü Amcaya oğlu Süleyman ve biricik eşi Yasemen eşlik ediyordu. Koro elemanları ve yakınlarından oluşuyordu bizim kafile. Diğer otobüste sevgili Ayla Ablam, Aydın Ağabey, Çetin Hocamız, yolculuk anılarını güzel gönlüyle paylaşan Nesteren Silivrili ve diğer konuklar vardı. Yanyalı kızlarımız Şule ve Lale ABD'deydiler. Bu kez vakıf başkanımız Ümit Bey, dernek başkanımız Esat kardeş yanımızda olmasalar da kulakları çınlatıldı bol bol.

Geçen yıl Yanya yolculuğunda koroya kabul almıştım başkanımız Nevin Uzsoy ve koromuzun kıdemlileri Füsun Coşkuner ve Yasemin Ağaoğlu'ndan ki üçü de Lütfü Amcamızın vakıf kızları olurlar ve bu kontenjana dahil olmak için verdiğim büyük mücadeleyi sonunda takdir etmişler ve olur vermişlerdir. Ben de bu güzel topluluğun üyesi olmanın sevincini yaşıyorum, işin şakası bir yana.Çünkü bizim koromuz başkadır. Suyun iki yanının ortak türküleri bambaşka bir ruhla söylenir ve insan olmanın, barışın sesi yankılanır her tınıda, her sözcükte. Hele iki tarafın koroları ve şefleri hep birlikte o güzelim mübadele türkülerini söylerken gözlerimiz dolar. 

Haydi yine yolculuğumuza dönelim ve Ayla Ablamın ata memleketi Kastorya'da konaklayalım. Ne güzel bir otel seçilmiş bu kez. Kuş seslerini duyduğumuz, gölü seyrettiğimiz Chloe Oteldeyiz. Nazik sahibesi karşılıyor bizi.  Bu oteli yaparlarken eşini yitiren hanımefendi, ortak hayallerini yaşama geçirmiş ve tüm zarafetiyle konuklarını ağırlıyor. Odalarımıza yerleşip biraz dinlendikten sonra geleneksel akşam yemeğimizin saati geliyor. Lütfü Amcamızla fotoğraf çekimlerimiz başlıyor karnımız doyar doymaz ve o da hiç itiraz etmeden poz veriyor. 

Kastorya, Yunanca'da kunduz anlamına geliyor. Kürk merkezi. Biz o yönünden hiç haz etmesek de, günümüzde kunduz kalmadığından vizon kürkünün kullanıldığının bilgisi veriliyor. Göl kenarında yürümek, fotoğraf çekmek çok iyi geliyor.

Ertesi sabah otelimizdeki enfes kahvaltıdan sonra Yanya'ya hareket ediyoruz. Ve ilk provamıza otobüste başlıyoruz. Sevgili şefimiz Garip Meriçoğlu, müzisyenlerimiz Dilek Karayılan,Ali Aydın ve Ergin Şimşek'le çalışıyor önce. Bu arada keman sanatçımız Dilek çiçeği burnunda evli ve eşi Adnan'la bir anlamda balayı da yapıyorlar. Adnan profesyonel müzisyen ve sahnede Selanik Türküsü'nü seslendirecek solo olarak. Solo demişken, Nalan Hanım bizimle gelemiyor ve o özel sesi ata toprağında dinleyemiyoruz. Ama Cevriye Hanımımız Esma Erdok ve Cevri Beyimiz Sadrettin Soylu her zamanki gibi güzel sesleriyle ve uyumlarıyla her dinleyişimizde içimizi açıyorlar.

Yanya, erguvanlarının rengiyle hoşgeldin diyor bize. Otele yerleşir yerleşmez Lütfü Amcamızın doğduğu konağa gidiyoruz. Giriş katının restorasyonu sürüyor. Kısa bir süre sonra müze olarak hizmet verecek. Lütfü Amca'nn doğduğu odada 102 yaşındaki çınarımızla ışıkla anılarımızı yazıyoruz ve belediyedeki törene gitmek için yürüyoruz. Belediye başkanı değişti. Ancak yeni başkan da ilgiyle yanımızda. Lütfü Amca, doğduğu dilde konuşmasını yapıyor, karşılıklı armağanlar veriliyor. 

Sırada Tepedelenli Ali Paşa'nın adasına ziyaret var. Ben daha önce bir kaç kez gittiğim için sahilde bir cafede oturup hem bir şeyler yiyor hem de sosyoloji çalışıyorum. Saat altıya yaklaşırken kale içindeki eski Süvari Saray'ında vakfımızın 'Hasretin İki Yakası' sergisinin açılışı var. Nasliç'deki konserimizin öncesinde serginin son günüydü ve aile öykümü, yaşandığı topraklarda kendi sözcüklerimden okumak çok farklıydı. İlk okuyuşum, iki yıl önce İzmir'de kucağımda torunumlaydı. Bu kez daha da büyüktü coşkum. Çünkü sergi panolarının yanında öykülerimizin kitabı da ilk kez satıştaydı. Ve yalnızca 'Karaferye'nin Çamları' değil 'Yüreği Yorgun Gönlü Engin Rauf Dedem' de eklenmişti kitaba. Sanki dedelerimin,babaannemin,anneannemin amcalarımın ve babacığımın gülümsemelerini duyumsadım satırların arasında... Büyük emekle kitabı hazırlayan Sefer Bey, çeviren dostlar Sula Aslanoğlu  ve Tanaş Cimbiş'e bir kez daha buradan teşekkür ediyorum bizi öykülerimizle buluşturdukları için. Sevgili koro arkadaşlarımla aile öykümün panosunun yanında fotoğraf çektirmek de çok mutluluk verdi, unutulmaz anılarıma eklendi.Akşamına yediğimiz yemek, Füsun ve Yasemin'in de uçaktan iner inmez bize katılımıyla dinlediğimiz müzik ve danslar çok keyifliydi.Bir de serginin açılışını beklerken Kapadokya mübadillerinden Sophia'yla sohbetimiz,  onun Türkçe sohbeti, özleminin göstergesiydi. 

Ve 1 Mayıs, akıl tutulmasının pençesindeki vatanımızda, biber gazlı, TOMAlı kutlanayan bayramların hüznü içimizde Arta ve Parga'ya doğru yola çıktık. Önce otobüs provamızda şefimizden aferin aldık, sonra da Arta'nın Arathos nehri üzerindeki Osmanlı Körüsü'ne bakan cafede kahvelerimizi içip Parga'da kocaman bir masada Lütfü Amcamızla öğle yemeğimizi yedik. Bir de üzerine Parga'nın sahilinde yürürken Tülin'le dondurmamızı bitirdik. Tülin benim eş tarafından kuzenim. Mübadil kökenli olmamasına karşın öykülerimizden çok etkilendi.         

Ve döner dönmez konser için hazırlanmaya başladık. Üç koro sahne aldık. İlk olarak Yanya korosu ve sonra benim ata vatan şehrimin Karaferye/Veria  korosunun konseri ve finalde biz. Dinletinin bitiminde iki koro sahne önüne geldi, hep birlikte söyledik.Günün bitmesine bir saat kala bizler için hazırlanmış sofralardaydık. Bu arada Ayla Ablam'ın dokuttuğu 102. yıl havlularını çantalarımıza yerleştirdik. Ne güzel düşünmüşler, sağolsunlar.

Esma, Karaferye korosunun genç kadın şefi ve Garip hocamız bizlerin de katılımıyla Sagapo'yu yani sevginin şarkısını söyledik, Lütfü Amca'mızın yeni yaşı için. Karaferye korosundan tanıştığımız hanımlar dansa çağırınca hep birlikte dans ettik. Saatler ikiyi gösterirken otelimize döndük, yüreklerimiz sıcacık... 

Ve ertesi sabah manastır ormanı Meteora'ya gitmeden Lütfü Karadağ ailesinin ilk kez dede köylerindeki çiftliklerine gittiklerini öğrendik. Bu sürprizi TV haberlerinde Lütfü Amca'nın konuşmasını dinleyen köylüleri otele gelip köylerine davet etmişler ve arabayla alıp götürmeleri çok anlamlıydı. Tam otobüslerin hareket saatinde dönerek bizi bekletmemeleri de büyük incelikti. Yanya'yı kuşbakışı gören manzara eşliğnde tüm gezginler birlikte, Şule'yi, Lale'yi, Filiz Hocamızı ve Seçkin Hanım'ı düşünerek, Lütfü Amca'mız ortamızda ne hoş fotolar aldık. Yeniden doğduğun toprakları görmen dileğiyle Lütfü Amcacığım.   

Meçova'da kahve molası, peynir, bal alışverişi ve Kalambaka'ya ulaşmak için bol virajlı yollar, işte karşımızda 22 manastırlı Meteora, tüm görkemiyle, erguvanlarıyla, yeşiliyle. Tatil nedeniyle nasıl bir kalabalık. Onlarca otobüs ve yolcuları. ilk yolculukların anılarını tazeleyerek bol yürüyüş, manastırların basamaklarını tırmanıp gezenlerin izlenimlerini dinlemekle geçen saatlerin sonunda otobüsteki Sula ve Muzaffer Bey'in çift dil, çift sonuçlu sayımları, şarkılar ve fıkralarla geçen yolculuktan sonra sanki İzmir'e gelmişim gibi hissettiğim Selanik'e varış. Renkahenk gün batımının eşliğinde en neşeli grup olarak 'Efaristo para poli' diye bağrışarak çektiğimiz fotolar ve Kordonboyu'na karşı, Beyaz Kule'nin önünde ışığın en güzelinde kısacık bir mola.

Selanik akşamları en güzel Elizabeth'in Rouga Tavern'inde yaşanır. Çünkü hep dostça karşılanır, en sevdiğiniz Türkçe ve Rumca şarkıları da dinleyebilirsiniz yemeğinizi yer, ayran(!) ya da şıralarınızı(!) yudumlarken. Bizim soframızda o akşam Mehveşciğimiz'le iki gün önce Selanik'de evlenen erkek kardeşi ve eşi de vardı.Onları da kutlayıp mutluluk diledik. Rouga'nın nerdeyse yarı nüfusu bizden olunca bol şarkılı, horonlu bir yemek yedik. 

Dönüş yolu hep daha kısa gelir ya, doğrudur. Kavala kurabiyeleri de alındı, çaylar içildi.

İşte yine sınırdayız. Çok teşekkürler tüm vakıf emekçileri.Sağlıklı yaşlar Lütfü Amcam.Size gözü gibi bakan Yasemen, Süleyman ve Karadağ ailesinin sevgili Tülin ve Gülgün ablaları, İsmet Ağabey; iyi ki sizleri tanıdık. Büyük ailenizle, asırlık çınarımızın gölgesinde, bilgeliğinde daha nice güzel günlere. Bundan böyle atavatanda çekilen acılar bir daha hiç  bir yerde ve biricik anavatanda hiç yaşanmasın.


                                                                                                  

16 Şubat 2015 Pazartesi

BİR ÖZGECAN'DIR YÜREKLERİMİZDE SAKLIDIR

Yüreğim yanıyor Cuma akşamından beri. Bir can daha yitirdik bu topraklarda. Belleklerimize, yüreklerimize Özgecan'ın ismini de yerleştirdik tüm acısıyla. Artık o da Ali İsmail gibi Berkin gibi, Güldünya gibi hani ta 70'lerden beri gencecik ölümlerle dolan toplumsal belleğimize eklenen bir simge oldu.

Medya çağında yaşayanlar olarak acılarımızı çok görünür şekilde paylaşır olduk. Kin, öç alma, idam, işkence sözcükleri eklendi o ceylan gözlü ölüme. Ben en çok geleceğin umutlarından birinin daha can vermesine yanıyorum. İnsanlıktan bu denli nasibini almamış, canavarlaşmışların  her geçen gün çoğalmasına yanıyoruım. Özgecan'ın annesinin sözlerine, babasının yavrusunu son kez öpüşüne yanıyorum. Evrensel olmayı ad edinmiş bir kurumda okuyan, psikolog olmayı seçen bir gencecik canın böylesine  vahşice katledilmesine yanıyorum.     

Sakın rakamlara bakıp da bu kaçıncı cinayet demeyin. İçim o yüzden daha çok yanıyor. Küçücük çocuklar bile bu şekilde öldürülüyor, farklı kimliklerde yaşayanlar, toplumda farklılık yaratmak isteyenler, bu karanlığa yuvarlanışı görenler  ya bedenen yok ediliyor, ya işkence görüyor ya da yasaklanıyor.

Okuduklarımdan yola çıkarak devletin ne için var olduğunu sorguluyorum. Bize dayatılan devlet baba kültürü her geçen gün daha çok kararıyor. Devlet baba başta kızları olmak üzere çocuklarını, gençlerini koruyamıyor. Korumak şöyle dursun, içtenlikle üzülemiyor. Yalnızca olanları gizlemeyi ve bizleri korumakla görevlendirdiklerini, bizlere şiddet kullandırarak öfke tohumlarını serpiyor durmaksızın. Her geçen gün biraz daha ölüyoruz. Yüreklerimiz dağlandıkça her geçen gün sevgimizi öldürüyorlar, insan olmanın en güzel duygusunu. Umutlarımızı yok ediyorlar, verdikleri görüntülerle. Göz yaşlarımızdan kırgınlık ve kızgınlık aktığı için arınamıyoruz.

Umuda yürümeyi seçenler çok çevremizde. Ama birlik duygusunu yitirmişiz. İdden kurtulup egoya geçenlerin pek çoğu orada kalıyor. Narsizm çıkmazında durmaksızın bölünüyoruz. Doğrularımızla onulmaz yanlışlar üretiyoruz.

Gelişmiş devletler sınıfında rol alan olaylara bakıyorum. Şiddet onların gündeminde de var. Ama siyasal oyunların dışındaki halk kütleleri birlik içinde karşı çıkışlarını silahların ve gazların gölgesinden uzakta ortaya koyuyorlar. Biz, ne kadar çoğalırsak o denli cezalandırılıyoruz. Az önce ekranda izledim. Yalnızca beş genç kız Özgecan'ın katlini kınamak için bir afiş asıyorlar diye çoğunluğu kadın polisler tarafından yaka paça götürüldüler İstanbul'da. Artık tereddüt etmeye bile hakları yok, boyunlarından tutulup zorlanmamak için.

Cinsiyete bakmadan yalnızca insan gibi yazmaya çalışsam da öylesine zorda kalıyorum ki son yıllarda yürütülen politikalar yüzünden. Bu toprakların Kibelesi'nin yalnızca üremeye aracı varlık olarak kodlanmasından ötürü. Halbuki Kibele yaşamdır, berekettir, geniş anlamıyla doğadır. Belki de o nedenle yalnızca insanı değil doğayı da katleder oldular en ilkel benlikleriyle.

Bugün Cumartesi olduğu gibi yine katılacağım Özgecan'ın canının hakkını arama eylemine. Haziran'a dek birlik olup insanca bir düzen yaratabilmek için elimden ne geliyorsa yapacağım.Sizi de beklerim. Hani demiş ya Karacaoğlan: ''Güzel sever diye isnat ederler-Benim haktan ÖZGE sevdiğim mi var?''

              

11 Şubat 2015 Çarşamba

BİR CUMHURİYET FİLİZİDİR BUGÜN BİLE ASIRLIK SEMAHAT HALA

Siz kaç kişinin 100. yaş gününe katıldınız? Şanslıyım ki bilge çınarımız Lütfü Karadağ Amcamızdan sonra Ankara'nın ve ailenin Karaferye kökenli, yaşam sevincinin simgesi, başında çiçeklerden yapılmış tacıyla, büyük halamız Semahat Bolevin'in dalya gününe de büyük bir mutlulukla tanık oldum. 

İzmir'de Ocak ayının son gününde annem ve kuzenim Ebru ile bir aile toplantısındaydık. Kemeraltı'nın en eski saatçilerinden Aziz Şuşut Amcamızın kızı Füsun ve Semahat Halamızın torunu Selda düzenlemişlerdi güzel geçen günümüzü. Selda, bizi Ankara'ya 8 Şubat'ta kutlayacakları, babaannesinin 100. yaş gününe çağırdı. Ben zaten teyzemi ve Ankara'yı özlemiştim. Ve büyük ailenin bir çok bireyiyle en son Gülruşumuzun anma gününde görüşmüştüm. Bu yaş günü ancak yüzyılda bir olacağına göre yola çıkmaya hazırdım.

O içten kutlamayı ve İstanbul doğumlu, 80 yıllık Ankaralı ve 1950'den beri Kavaklıdereli  Semahat Halamızı anlatmaya başlayabilirim elimden geldiğince.

Karaferye'den gelir Semahat Halanın annesi, iki küçük erkek kardeşiyle, Balkan savaşlarından sonra. Kadıköy'e yerleşirler. Anneyi evlendirirler. Küçük kardeşi de ayrılmaz yanından. O yüzden 'çocuklu gelin' derler annesine. 

Annesiyle birlikte bir gün Bakırköy'e, deniz kenarında bir akraba ziyaretini unutamaz küçük Semahat. Amcaları Cevdet Bey, mübadeleyle Karaferye'den gelmiştir kısa bir süre önce. Ağlamaktadır kocaman adam. doğup büyüdüğü topraklarda yaptırdığı evinin inşaatı yarım kalmış, altınlarına devlet el koymuştur mübadeleden önce. Rauf Dedemin ağabeyidir, o ağlayan kocaman adam.

 Ne yazık ki annesini henüz on iki yaşındayken kaybeder küçük Semahat. Ablası Çapa Muallim Mektebinde okumaktadır. Onu da oraya yazdırırlar. O yılın sonunda ablası mezun olur, Düzce'ye tayini çıkar. Kadıköy Altıyol'daki evlerini kapatmışlardır. İki yıl daha yatılı okur öğretmen okulunda.Öğretmen olan dayıları yardımcı olur hafta sonlarında.  Ancak büyük bir böbrek hastalığına tutulur ve okulunu bırakmak zorunda kalıp, ablasının yanına gider. Ablası o sırada Bolu'ya tayin olmuştur. Ali Canip Yöntem tekrar okula yazdırır kendisini. Ortaokulu orada bitirip tekrar İstanbul'a döner ablasıyla. Bir kaç yıl sonra evlendirirler. 

Eşi, Rıdvan Bey yirmi iki yaş büyüktür genç gelinden. İstanbul'un eski ailelerindendir. Uzun yıllardan beri  Haydarpaşa Uzun Hafız Sokağında oturmaktadırlar. Çok sever sportmen eşini Semahat. Merkez Bankası Levazım müdürü olan Rıdvan Bey, gencecik eşiyle genç cumhuriyetin başkentine yerleşir.

Yıllar yılları kovalar. Kavaklıdere'de Merkez Bankası 26 adet üç katlı ev yaptırır. 13 yıl oturdukları Işıklar Caddesindeki evlerinden dört çocuk annesi olarak ayrılır Semahat Hanım.   Evlerinin taksitlerini üst katlara kiracı olarak gelen Amerikalı komşuları sayesinde öderler. Evin en büyüğü ailenin tek kızı Serpil 13 yaşında, en küçük oğlu Sedat henüz altı aylıktır. Amerikalı komşu çocuklarıyla oynarken İngilizce de öğrenirler hepsi. Bir yirmi yıl da böyle geçer. Serpil ve Selahattin evlenmiş ve iki oğul Sinan ve Sedat da İsveç'e gitmişlerdir okumak için. 

O dönemde apartmanlaşma başlar Kavaklıdere'de. Semahat Hala ve Rıdvan Enişte daha sakin buldukları Yalova'ya yerleşirler, artık apartman olan evlerini bırakıp.

Sevgili eşini Yalova'da yitiren Semahat Hala yeniden Kavaklıdere'ye döner, kızının karşı dairesine yerleşir. Ve yaşamının en büyük acısını tadar. Büyük oğlu Selah Ağabeyimizi kaybeder. Artık tek tesellisi torunları ve bugün salonunun duvarlarını süsleyen elinin emeği goblen işlemeleri ve yağlı boya tablolarıdır. Çocukluğumun unutulmaz tatlarında kalan muzlu rulo pastaları ve diğer leziz yemekleriyle dostlarını, akrabalarını da ağırlamak büyük zevktir onun için.        

Cumhuriyet'in aydın beyinli kadınlarındandır Semahat Hala. Çocukluğunu Kadıköy'de yaşamış Kavaklıdere'nin ilk kuruluş yıllarında tüm komşularıyla Kavaklıdere İlk Okulunun temeline harç koymuştur. Tel dolaplarda sakladığı, eşinin Ulus'dan yiyecek getirdiği, komşulardan Şaziye Hanım'ın İsmet İnönü geçerken yoluna çıkıp Kavaklıdere'ye yol yapılmasını istediği günler çok eskide kalmıştır ama belleğinde canlılığını korumaktadır. 

Hele Atatürkümüzle ilgili anıları en unutulmazlarındandır. 17 yaşında evlenip geldiği Ankara'da ilk yılbaşı balosunda Orduevi'ne gider eşiyle. Atatürk de Sabiha Gökçen'le katılır baloya. Nasıl heyecanlanır gördüğünde. Daha sonra ilk bebeği Serpil'i bebek arabasına koyup, Kızılay'a gider tenis oynayan eşini seyretmeye. ''Birden ''Atatürk geliyor.'' diye sesler duyulur. Herkes yola dizilir, alkışlamaya başlar, o da bize şapkasını çıkarıp selam verirdi, o denli yakınımızdan geçerdi.'' diye anlatır o günleri.

Ve bugün o yılları yaşamış olmanın kıvancıyla ayaktadır, gözlerinde hala o günlerin ışığıyla.

Yüzüncü yaşında da bizi aynı ışıkla karşıladı, yanında sevgili çocukları,damadı, İsveç'den gelirken eliyle yaptığı çiçek tacını getiren gelini Mirya ve Selah ağabeyimizin eşi Nesrin Ablamız, yeğenleri ve torunları ve torun çocuklarıyla. Mutfak şefliğini devrettiği Serpil Ablamız başkanlığında hazırlanan eşsiz yemeklerle dolu bereket sofrasında ağırladı. Şarkılar söyledi çocuklarıyla, şiirler okudu, pastasından önce gelen bir yüzyılın mumlarını üfledi, pastasını yedi, hepimizin ellerinden tuttu, konuşurken. Fotoğraflarını çekerken el salladı, gülücükler dağıttı hepimize. Ve gelecek yılki doğum gününe çağırmayı da unutmadı.

İşte Cumhuriyet'in kuruluşunun gencecik filizi Semahat Halamız, varlığıyla bugünün Türkiye'sinin umutsuzluğunda olan bizlere de yeniden yaşam sevincini ve umudunu aşıladı ışığıyla. 

Nice yıllara sevgili Semahat Hala. Biliyorum, bir gün torunların tüm yaşamınızı daha ayrıntılı yazacak. Bu yazı da benim ufacık bir armağanım olsun ve bugün yazımı yazarken doğum gününü kutlayan biricik oğluma da  sizin ışığınızı, yaşam sevincinizi yansıtsın. 

Bir ufak not: Ne çok isterdim, çocukluk anılarımda kalan Semahat Halamızın küçük dayısı, Rauf Dedemin kuzeni eğitimci Kemal Ertem Amcayı ve sevgili eşi Mutahhar Yengeyi de yazabilmeyi. Ancak bilgiler çok yetersiz. Işıklar içinde yatsınlar.     

              




3 Şubat 2015 Salı

LODOS FIRTINASI EŞLİĞİNDE 15. YIL YEMEĞİMİZ

Bugün Mübadelenin 92. yılı ve birlikteliğimizin ve geleneksel buluşmalarımızın 15. yıl dönümünü kutladığımız 1 Şubat yemeğimizi yazmak için bilgisayarımın başına oturduğumda İz TV açıktı ve ekranda Nazım Alpman'ın hazırlayıp sunduğu 'Yakın Tarih' programında 26 Temmuz'da sonsuzluğa uğurladığımız vakfımızın kurucularından Atila Karaelmas görüntüde anlatıyordu Türkiye'nin 68 baharını.Yaşam böyle acı tatlı sürprizlerle doludur.  İki gün önce yemekte herkes onun yokluğunu duyumsarken yazının içine sesi ve görüntüsüyle katılıverdi. Lozan Mübadilleri Vakfı'nın  birlikteliği,ortak anıların paylaşılması, ortak öykülerin dostluğu değil midir? Yorucu ve günden güne katlanması zorlaşan ülke gerileşmesini bir kaç saat ya da gezilerimizde bir kaç gün için unutup  yalnızca dostluğun nefesiyle tazelendiğimiz buluşmalardır her biri.

Bu yılki yemeğimiz kolayca unutulmayacak lodos fırtınasına denk geldi. Vapurların çalışmadığı, tüm katılımcıların trafikte azimle çabalayıp ulaştığı Pazar akşamı, Modaspor Lokali'ne adım atınca rahatlanan bir buluşma oldu.

Açılış konuşmasını başkanımız Ümit İşler ve  genel sekreterimiz Sefer Güvenç yaptılar. Sefer Bey'den söz edince onun anılarını yazmadan olmaz. 

Büyük Marmara depreminden sonra 1999'da ilk yardımımıza koşanlar suyun öte yanındaki komşularımız olur. O günlerin sağlık bakanı 'yunan kanı istemeyiz' diye bir mesaj verince Sefer Bey'in kanı donar, çok etkilenir ve Yunanistan'a ilk ziyaretini yapar. Konuk olduğu yerlerde ilk kuşak Türkçe konuşmaktadır ve yerleşim bölgelerinin adları önlerine 'yeni' sözcüğü eklenmiş Anadolu topraklarından gelmektedir. Dönüşte mübadil çocukları olan arkadaşlarını arar ve Müfide Pekin, Füsun Çeliker, Atila Karaelmas ve Çağatay Yaylalı ile birlikte vakfın çatısını oluşturan 'Büyük Mübadele Çocukları Girişimi' bildirisine imzalarını atarlar. 25 Mayıs 2001'de tüm uğraşlardan sonra Vakıf kuruluşu resmileşir. O gün bugündür Sefer Bey ve Vakıf ayrılmaz ikilidir. Emeği geçenlerin hiç biri unutulmaz. Bugün kocaman bir aileysek hep onların gönüllü çalışmalarıdır nedeni.

Haydi yine yemeğe dönelim. Sahnede birinci kuşaktan Vedia Elgün ve Refia Çeliker hanımlar ve bilge çınarımız Lütfü Karadağ'ımız var. En genç mübadil torunlarından çiçeklerini alıyorlar. Hepimiz duyguluyuz. Vedia Hanım konuşma hazırlamış. Tüm coşkusuyla okuyor ve ben de sizinle paylaşmak üzere konuşmasını not ediyorum. 

''Sevgili Dostlar, Vakıf Arkadaşlarım, 
Yeni bir Mübadil buluşmasında tekrar beraberiz. Ne mutlu hepimize. Böyle güzel ve etkin bir vakfımız var. Geçtiğimiz yılı da başarı ve etkinlik dolu geçirdik. 
Türkiye Avrupa Birliğine giremedi ama vakfımız orada çok iyi tanınıyor. 
2014'de çok acı kayıplar da yaşadık. Vakfımızın kurucularından,kusursuz değerler sahibi Atila Karaelmas'ın kaybı hepimizi derin bir acıya boğdu. Kendisini sevgiyle ve hüzünle anıyoruz. 
Yeni yılın da ülkemiz ve vakfımız için başarı ve güzelliklerle dolu geçmesini diler, hepinizi sevgiyle selamlarım,benim canım dostlarım. 

Bu anlamlı konuşmadan sonra koromuz programda olmasa da dernek başkanımız Esat Ergelen'in isteğiyle 'Hey Onbeşli' türküsünü söyledi 15. buluşma ve gönülleri genç bilgelerimizin hatırına. 

Sıra 'Tatavla Keyfi' müziğiyle ruhumuzu, yemeklerle midelerimizi şenlendirmeye gelmişti. Bizim masa Şule ve (aylar sonra kavuştuğumuz) Lale kardeşler, Erşen bey, kuzenleri ve yaşça benden küçük ama mübadil kuşağı olarak (Osman Amcacığım Karaferye'de doğduğu için) benden büyük kuzenim Gonca'dan oluşuyordu. Hemen yanımda Ayla ablacığım, Aydın Ağabey ve çocukları, önümüzde Lütfü amcamız ve Gülgün ablanın dışında büyük ailesi,onların önünde Ergelenler, arkamızda İşler ailesi hep birlikteydik. Koro masasından biraz uzak kalsak da karşılıklı ziyaretlerle bu uzaklığı yakınlaştırdık. Gezi arkadaşlarımız Yurdanur hocam ve Saime hanımlarla da sohbet etmek iyi geldi. Yanımızda olmayan Özlem'in ve Şadan ablanın da kulaklarını çınlattık. 

Gözüm Çimen ablayı, Müfide ve Semra hanımı da aradı. Çünkü onlarsız vakıf buluşmaları hep eksik gelir bana. Hemşehrim Erol ağabey de yoktu. Biliyorum ki hepsinin de  katılamadıkları için bir nedenleri vardı. Buradan sevgilerimi iletiyorum. Çetin hocamıza gelince; bu yıl onun güzel sohbetinden ve fotoğraflarından yoksun kaldık. Beşiktaş'a kadar gelmiş deniz ulaşımının iptalinden ve köprü trafiğinin yoğunluğundan geri dönmek zorunda kalmış.  

Müzikle halaylar çektik, Lütfü amcam yoğun istek üzerine koronun öz grubuyla şarkılar söyledi. Fotoğraflar çektik. Sıra Ayşe'nin çabasıyla satılan piyango biletlerinin çekilişine geldi ve Sefer bey tarihin en hızlı çekilişini yaparak armağan kazanan numaraları açıkladı.

Ertesi sabah iş günü olduğu için bir yemeğimizin daha sonuna gelmiştik. Vedalaşmalar ve yeniden buluşma dilekleriyle yola koyulduk. Dönüş yolunu sormayın, vakfımızın çalışkan ve güler yüzlü sekreteri Ayşe ve eşi Altan komşucuğum Sula'yı, beni ve Oğuz hocayı arabalarına aldılar. İki saatte geçebildik karşıya. Bir kez daha teşekkür ediyorum. 

Ne diyelim, gelecek buluşmalarımız eksiksiz ve daha sakin bir hava durumunda gerçekleşsin. Ve çekilen acılar bir daha yaşanmasın, dostluğumuz hep sürsün.            

      

27 Ocak 2015 Salı

YİNE YENİDEN ÖĞRENCİYİM

Yeni bir yıla gireli tam yirmi yedi gün biterken blogumu açmak, ara verdiğim kırk günden sonra yeniden yazmaya başlamak heyecanlandırdı beni. İlk yarı yıl sınavlarını bitirmiş bir öğrencinin heyecanı gibi desem hiç yalan değil. Biricik oğlunun düğününden altı buçuk yıl sonra bir tanecik kızının da evlenmesini görmüş bir annenin mutluluğu desem, o da doğru. 

Haydi, başlayalım o zaman: Dünyaya solak gelişimden midir bilmem, hani o klişeleşmiş yaşam sıralamasından farklıdır bazı dizinler benim yaşamımda. 

Üniversite sınavına on yedi yaşında girdiğimde Türkiye'de üniversiteye giriş soruları çalındı ilk kez. ve bizim 8 Eylül'de ikinci kez girdiğimiz sınavda sonuçlar ancak Aralık başında açıklandı. Eh, ben yeni nişanlı bir kız olarak o zamanki adıyla Buca Eğitim Enstitüsü olan okulumun İngilizce Öğretmenliği Bölümü'nün bir buçuk aylık yatılı öğrencisiydim. Çok istediğim Hacettepe Üniversitesi Sosyoloji Bölümüne gitmek yerine babamın isteğiyle Buca'da kaldım. Bir yıl sonra evlenip Ankara'ya gidince okuluma tam dokuz yıl ara verip çıkan afla iki çocuk annesi olarak DEÜ  Eğitim Fakültesi olarak adlandırılmış Buca kampüsüne geri döndüm. Hemen her ders arasında henüz bir buçuk yaşında olan kızımı sormak için bakıcımızı ankesörlü telefondan arayarak geçen üç yıldan sonra Haziran döneminde sınıfımızdan mezun olan beş öğrenciden biriydim.

Dokuz yıl ara vermiştim ancak o uzun arada iki kez daha atakta bulundum. Milliyetçi Cephe Hükümetleri döneminde yine af çıkmış, ben okula teslim ettiğim belgelerimle okula dönmeyi beklerken, kağıtlarımın kaybolduğunu  öğrenmiş ve ne yazık ki hiç bir şikayette bulunamamıştım. Yine karanlık ve kanlı bir dönemdi seksen darbesi öncesi...

İçimdeki okuma aşkını söndüremeyince 81'de bir kez daha ÖYS'ye girip tek tercihim olan Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji Bölümü'nü kazandım bu kez. İngilizce yarım kaldı, Türk Edebiyatı'ndan mezun olurum diye düşündüm herhalde. Yine İzmir dışında oturduğumuz için üç hafta devam edip Osmanlıca sözcük yazmayı öğrenirken bir kez daha kaldı öğrencilik yaşamım.         

Neyse ben yine sonunda görebildiğim mezuniyet günlerine döneyim. Öğretmenlik için alan yeterlilik sınavı yapılırdı o yıllarda.Sınavı kazanan ilk yirmi beş öğrenci arasında olmama ve eş durumu belgelerime karşın tayinim Düzce Anadolu Ticaret Lisesi'ne çıktı. İlkokul beşinci sınıfa başlayan oğlum kolej ve Anadolu lisesi sınavlarına hazırlanıyordu, bırakıp gidemezdim. Tam o sırada Kıbrıslı arkadaşım Yeşim, Eylül döneminde mezun olduğu için memleketine dönmüş, bitirme belgesini almam için bana vekalet yollamıştı. Bölüm Başkanımızdan belgesini almaya gittiğimde benim tayinimin gelip gelmediğini sordu. Durumumu anlatınca çok üzüldü. Ne de olsa İngilizce-Türkçe çeviri derslerinin en devamlı, en çeviri sever ve dönemimin tek anne öğrencisiydim. Eşinin görev yaptığı İzmir Anadolu Ticaret Lisesinde İngilizce öğretmeni eksiği olduğunu ve bana yardımcı olacağını söyleyince dünyalar benim oldu. Hem onların büyük yardımı hem de benim tükenmeyen çabamla bir ay içinde yaşamımda unutulmaz izler bırakan sevgili öğrencilerimi bulacağım okulumda göreve başladım ve on yıl süresince bugün bayrağı devrettiğimiz bir çok meslektaşımızı yetiştirdik, mesleğinin ustaları olan ve ömür boyu dostluğumuzun süreceği zümre arkadaşlarımla.                            

Hep üniversitede ders verme düşüm vardı. British Council'ın sürekli çalıştaylarına katılırdım. Bir kezinde fakülteden arkadaşım Selami'yle karşılaştım. Çalıştığı DEÜ Yabancı Diller Yüksek Okulu'na okutman alınacağını söyledi. Arkadaşlarım emekli olmuşlar, zümre başkanlığı görevi bana verilmişti. Ama takım çalışmamızı çok arar olmuştum. Böylece büyük bir coşkuyla sınava girdim. Ancak yazma sınavında başlık atmayı unutunca elendim. Belki de çok kısa bir süre önce lösemiden yitirdiğim Yıldız arkadaşıma verdiğim sözü tutmam gerekiyordu. Çünkü benden son isteğiydi o yıl ATL'ye başlayan kızını okutmam.Böylece sevgili Başak da hazırlık sınıfını geçti benim yanımda ve yakınımda. İkinci kez sınav açıldığını duyunca hemen başvurdum. Gönlüm rahattı,  bu kez. Tam sınavdan bir gün önce eşim trafik kazası geçirdi. Arkadan çarpmışlardı arabasına ve doktoru geçirdiği sarsıntıdan ötürü 24 saat uyumaması gerektiğini söyledi. Tüm gecenin uykusuzluğuna karşın, geçen saatlerin sağlığında olumlu gelişmeler göstermesinin sevinci ve rahatlığıyla girdiğim sınavda meslek yaşamımın yeni ve en çok istediğim bölümüne başladım. Nasıl anlaştık, nasıl bir hevesle sarıldık derslerimize anlatmak zor. Ve yaşamımın beşizler dönemi başladı. Çünkü dostluk şansım çok açıktır. Önce sevgili partnerim, daha sonra diğer üçlüm ve aramızdan çok erken ayrılan Meralciğimizle birlikte on beş okutman çok mutlu neşeli ve akademik yönden verimli dönemler geçirdik. 

Türkiye dönüşürken, okulumuzda da yönetsel değişiklikler olumsuz yöne kaymaya başladı. Tıp Fakültesi koordinatörlüğü ve ders programı hazırlama komitesi görevleri  de yapıyordum değerli Mehmet Ali Yavuz ve Uğur Altunay hocalarımızın yönetiminde. Bir de DEÜ Vakfı İlköğretim Okulunun kuruluşunda gönüllü komisyon çalışmalarında. En yoğun yıllarımdı o sıralar. Bu kez kızım üniversite sınavlarına hazırlanırken Genel Dilbilim yüksek lisans programına başladım. Yedi öğrenci- öğretmendik sınıfta. Benim tez konum 'İslami Kadın Dergilerinde Kadına Yüklenen Anlamsal Roller' üzerineydi. Ve tam AKP iktidarı başlarken bitirdim. Biraz önce açıp sonuç bölümüne baktığımda tüylerim ürperdi. Dönüşümün kuramsal göstergeleri nasıl da yerleştirilmiş diye. Doktoraya başlayıp bu konuda devam etmeyi çok isterdim, isterdim de bazı hocalar fazla sorgulayanları sevmezlerdi o dönemde de...

 Kısa bir süre sonra Mehmet Ali ve Uğur Hocalarımız da YDY'den ayrılınca her şey birden çok farklılaştı. Galatasaray Üniversitesi'nin okutman aradığını öğrendim Mısır gezisinde karşılaştığımız tur arkadaşlarımızdan.

Ve final çok sevdiğim Boğaziçi'nin kıyısındaki o minik yerleşkede oldu. Emekli oluşumun üçüncü haftasında mesleğimi özlemeye başladım. Babam çok zor bir ameliyat geçirmişti çaresi tam bulunamayan hastalıktan. İzmir'e dönmem gerekiyordu. Yine de yalnızca üç yıl süren iyilik döneminde önce Kadir Has Üniversitesi, sonra İTÜ'de yaşamımın en güzel derslerini verdim diyebilirim. Çünkü yeniden öğrencilerime kavuşmanın coşkusunu yaşıyordum. Babacığımın hastalığı yinelenince her şey anlamını yitirdi uzun bir süre. 

Babamı sonsuzluğa uğurlayışımızdan yedi ay sonra canımın içi torunum katıldı aramıza. Ve babaanneliği öğrenmeye başladım. Arada GSÜ haftasonu kurslarında ders verdim ve iki yıl önce çok sevdiğim mesleğimi artık tümüyle gençlere bırakmaya hazır hissettim kendimi .

Ve bu yıl Eylül'de ilk göz ağrım Sosyoloji'de öğrenciliğe başladım. Tüm arkadaşlarıma öneririm. Anadolu Üniversitesi'nin ikinci üniversite programlarını. Kayıt ve kitap kuyrukları dışında yaşamımın en rahat öğrenciliği diyebilirim. Çünkü olgunluk döneminde yeni bilgilere kavuşmanın tadı bir başka. Ama benim öğrencilik dönemlerim hep hareketli ya; kural bozulmadı. Tam vizelere hazırlanırken kızımın yaşamında yeni dönem hazırlıkları ve yarıyıl sınavı öncesinde de evlenmesi çok tatlı anılar oldu. Ama azimli bir öğrenci olarak ilk dönemi başarıyla atlattım. Umarım sakince mezuniyetimi de görürüz hep birlikte.

Bu arada öğrencilik karanlık dönemlerin bir umut ışığı gibi. Toplumbilim öğrenirken sabretmeyi de daha kolay başarıyorum sanki...            

       

18 Aralık 2014 Perşembe

BABAANNEM

Babaannemi yazmak ailenin en güçlü kadının anlatmak, mübadeleyi anımsamak, çocukluğumu çağırmak ve zor zamanlarda onu düşünüp güç almaktır. 

Karaferye'de doğmuş babaannem. Bir ablası ve dört kızkardeşi ve ailenin en küçüğü bir erkek kardeşiyle,anneleri Leyla Hanım ve babaları İbrahim Bey'le büyük bir aileymişler. Behçet Dayımız Kozacı soy adını aldığına göre ailenin ipekçilikle uğraştığını varsayalım. Ne yazık ki babaları genç yaşta vefat eder. Büyük abla Necmiye hanım, (benim 'Masalcı Teyzemiz' yazımda anlattığım) yardımcı olur Leyla Hanım'a. Kızkardeşler, Fatma, Atiye, Faika, Emine, Rukiye dikiş nakışla uğraşmayı severler. Necmiye Hanımın evlenmiştir. Sıra babaannem Fatma Hanıma gelir. Karaferye'nin Çermen mahallesinin varlıklı ailelerinden Edip Ağa'nın oğlu Şükrü Bey'e isterler. Babanın sağlığında onay çıkmaz. Edip ağa çevresinde geçimsizliğiyle bilinir çünkü. İbrahim bey'in vefatından sonra yeniden isterler Şükrü dedeme babaannemi. Bu kez razı olur Leyla Hanım.


Sevgili  Osman Amcam 1920 doğumlu olduğuna göre yıl 1918- 1919 olmalı. Edip Ağa'nın durumu gayet iyi. Saat kulesinin yanındaki konağına gelin gider Fatma Hanım. Dedem Şükrü Bey, çok narin yapılıdır. Babaannemi çok sever aile. İlk bir iki yıl rahat geçer. Osman Amcam ve ardından ikinci oğulları İbrahim doğar. Ne yazık ki zor zamanlar başlamış, iyi komşuluklar geride kalmıştır. Üstüne Bulgar çetelerinin baskını da ortaya çıkmıştır. 

Mübadele kararından sonra konaklarını paylaşmak zorunda kalırlar ve Edip Ağa bu eziyete dayanamaz, Konağı terk etmelerinden hemen önce babaannemden süt getirmesini ister ve sütünü içip daldığı uykudan uyanamaz. İsteği olmuş, bedeni doğduğu topraklarda kalmıştır. Dedem ve babaannem daha güvenli diye mübadele yoluna çıkmadan son haftaları Leyla Hanım'ın evinde geçirirler. Trenle Selanik Limanı'na gelirler. Babaannem yola çıkış sıralarını beklerken ailenin ilk kızı Muzaffer dünyaya gelir. 

Gemi yolculuğunda, kaptan lohusa babaanneme kamara verir. Ve  yeni vatanlarına ayak basınca Karaferyeye çok benzediğini duydukları Tireyi seçerler. 


Tire'de ellerindeki onca tapuya karşın yerleşmeleri çok uzun süre alır. Bir ay Kaptanoğlu Mağazası diye bilinen tüm mübadillerin bekletildiği soğuk ve nemli yerde kalırlar. O sürede hem iki yaşındaki İbrahim hem de bebek Muzaffer'i hastalıktan kurtaramaz, kaybederler. 


Onca üzüntüden sonra evlerine kavuşurlar. Konakları, hizmetkarları, çiftlikleri  uzak ve güzel bir hayaldir artık. Ellerine 'Koca Han'ın sekizde yedi tapusu verilir sadece. 

Babaannem güçlü olmak zorundadır. Dedem hiç bir şekilde alışamamıştır yeni durumlarına. eski günlerin özlemiyle yaşamaktadır. 'Hancı Fatmanım' olmuştur Tire'de Edip Bey'in çok sevdiği ve güvendiği gelini. Ah, bir de kasabanın yerli halkının ilk yıllardaki küçümseyen bakışları daha da arttırır hasretlerini. 

Aradan tam dokuz yıl geçer ve babannemin yitirdiği çocuklarının acısı biraz olsun küllendikten sonra sırasıyla, Necdet Amcam, canım babam, Hikmet Amcam ve halam dünyaya gelir. Benim becerikli ve güçlü babaannem, ciddiyeti ve disipliniyle herkesin saygısını kazanmıştır. çocuklarına bakacak yardımcıları da vardır. 


Yüzünde gülümsemesi azalmış, herkesin sorumluluğunu üstüne almıştır. Ailenin en büyük çocuğu Osman Amcam okumayı aklına koymuştur. Ama babaannem işleri ona bırakmayı planladığı için izin vermez. Bir at arabasına atladığı gibi Buca Ortaokulu'na gider,amcacığım. Ve Atatürk Lisesi'ni de üstün dereceyle bitirip, parlak matematik zekasıyla İTÜ İnşaat Fakültesinden mezun olur.


Sıra Necdet Amcam'da ve babamdadır. Babacığım Tire Ortaokulu'nu üç yıl üstüste iftiharla geçip Maarif Vekaleti'nin hazırladığı İftihar Kitabında yer almasına karşın, okuma hakkını Necdet Amcama verir. Ve handa babaannemin daha fazla çalışmasını istemez. En küçük amcam küçüklüğünde ağır bir böbrek ameliyatı geçirdiği için babaannem onu kaybetme korkusunu yaşar sürekli. ve Necdet Amcam Çapa Tıp fakültesi'ne Hikmet Amcam da onun koruması altında Diş Hekimliğini seçer. 


Babam, babaannem ve dedem, Osman Amcamın planını çizdiği Tire'nin en modern otelinin ve hemen yanındaki evin sahibidirler 50'li yılların başında. Halam dört ağabeyin baskısıyla Tire'de lise olmadığı için evde babaanneme yardımcı olur. Necdet ve Hikmet Amcam uzmanlıkları için bir süre İkinci Dünya Savaşı sonrası Almanyasında, Hamburg'da eğitimlerine devam ederler.


O yıllarda babamın askerlik görevi gelmiş ve aynı yıllarda Türkiye Cumhuriyet'i Kore'ye asker göndermeye başlamıştır. Babamı çok seven komutanı, onu yazıcısı olarak tutmuş ve belki de Kunuri Faciasından kurtarmıştır. 


Evin en yakışıklı oğlu askerden dönüp kurduğu otelde işlerine devam eder, boş zaman buldukça da futbol oynar ve motorsikletine biner. Babaannem ve dedem, Osman Amcamı nerdeyse on yıl önce,Kavalalı Köseoğlu ailesinin güzel ve alımlı kızı Nihal yengemle evlendirmiş hatta ilk iki erkek torunları Edip ve Zafer'e kavuşmuşlardır. Halam da babamın arkadaşlarından Ispartalı Keresteci ailesinden Süleyman Eniştemle evlenmiştir. Sıra babama gelmiştir. Babaannem  ve dedem bu kez Karaferye'den uzak akrabaları olan Şuşut ailesinin büyük kızı, güzeller güzeli anneciğimi isterler gelin olarak. Annem için yazdığım blog yazımda anlattığım gibi anneciğim, İzmir Kız Lisesindeki öğrenciliğini babasının dileğiyle bırakır ve babamla nişanlanır. Genç çift, annemin amcasının deyişiyle '' Ancak yedi yılda bir sizin gibi uyumlu bir çift bir araya gelir.'' sözlerine yakışan bir yuva kurar ve tam 55 yıl boyunca aynen ilk günlerindeki gibi bir aşk ve anlayışla sürdürürler, babacığımın son nefesine dek.Bu arada unutmamakta yarar var. Annemle babamın düğünü Tire'nin bugün Kent Müzesi olan Belediye Salonunda yapılan ilk düğündür. bir hafta sonra da babamın ömür boyu sevgili arkadaşı Ayhan Gülcüoğlu evlenir Güler Uğurbil'le aynı salonda.


Babaannem ve dedem halamın ilk bebeği İbrahim'le üçüncü erkek torunlarına da sahip olmuşlardır bu arada. Eh, sıra bendedir şimdi. Ailenin ilk kız torunu gelince herkes çok sevinir. Özellikle Şükrü dedem hep Yançister'deki  çiftliğinin özlemini gidermek istercesine 'Çiftliğim geldi.' diye severmiş.

Ne yazık ki yalnızca yedi ay sonra dedem vefat etmiş. 

Belleğimde  kalan bu çiftlik sözcüğü ve yedi yaşındayken kaybettiğim anne dedemin çocukluk anılarımın en güzellerinden olan o kocaman, bereketli ve tüm Tirenin bildiği sebze- meyve bahçesi yüreğimde müthiş bir toprak ve doğa sevgisi yeşertmiş herhalde. Umarım bir gün küçük de olsa birkaç zeytin, bir kaç meyve ağacı ve biraz da sebze yetiştirebileceğim bir bahçem olur.


Neyse, artık benim babaanneli yıllarımı anlatabilirim. Gezmeyi, sinemayı çok seven babaanneciğim. Her zaman tertemiz, düzenli giyinen babaannem. Gardırobunda iki türlü sıralardı elbiselerini, dikiliş yıllarına göre. Evin içinde de hep ipekli ve yünlü giyerdi. En yeniler gezmeye,diğerleri evdeyken. Düğmeler bile özenle seçilirdi o yıllarda. Saçını hep enseden küçük bir simit topuz yapardı. Ancak son yıllarında iğne oyalı bir yemeni takar onu da Balkan usulü bağlardı. Gezmeye giderken ipek eşarbını takardı. 


Benim görevimdi yakında oturan kız kardeşleri Atiye ve Rukiye Teyzelere gideceği zaman haber vermek. Kapıyı çalar, seslenirdim. ''Atiye Teyze, Bir maniniz yoksa, babaannem size gelecek.'' Bu kız kardeş buluşmalarından başımda bir yara izi de kalmıştır, eh, sohbetler koyulaşınca,olur böyle kazalar. 


Masalcı Teyzemiz, İstanbul'dan gelecekti. Parka gitmiştik otobüsü beklemek için. Söke'den gelen Emine kardeşleri, Atiye Teyzem ve babaannem konuşmaya dalmışlar, annemin işlediği keten boy önlüğü ve altındaki mavi elbisemle üç- dört yaşlarındaki bendeniz parkın bankının tahtaları arasından kayıp başımı betondan çite vurunca akan kandan telaşlanıp tütün basmışlardı yaraya ilk müdahale. Sonra da en yakın eczanede bandaj. Tütün basmak bugün pek anımsanmaz. O yıllarda saf memleket tütünü kullanıldığı için ilk yardımda malzemesiymiş demek. 


Dört yaşım biterken ailemize çok zor bir doğumla dünyaya gelen biricik kız kardeşim katıldı. Babaannem ve anneannemin adı Fatma verildi. Ama, o bizim Fatoşumuz oldu resmi kullanımı dışında. Zaten Fatma değil Fatoş yakıştı hep ona hiç değişmeyen o bebek yüzüne. Babaannemse adı konduğundan mı, yaşama zor tutunduğundan mu bilemem, başka türlü bağlandı üçüncü kız torununa. Hiç kimseyi nazlamadığı kadar nazladı. Bu benim abla görüşüm değil, tüm ailenin dile getirdiği görüştür ayrıca. 


İşte burada, Fatoşcuğumla dinlediğimiz babaanne masallarını anımsarım. Babaanneyle aynı evde yaşamanın en güzel yanıydı her akşam uykudan önce masal dinlemek. ne güzel anlatırdı tüm masalları. Sonra da öğrettiği kısacık duaları yineler, saf çocuk uykularımıza dalardık.


Babaannemden öğrenmiştik, 'Ankara'nın taşına bak, gözlerimin yaşına bak' marşını ve Selanik türkülerini. Keyifli olduğunda söyler ve Atatürk'e çok şey borçlu olduğumuzu, özgürlüğe onun sayesinde kavuştuklarını sürekli yinelerdi. Doğdukları topraklardan kopsalar da esaretin acısını bildiği için çok değerliydi Atatürk'ümüz.


Babaannem her yıl bir kaç ay İstanbul'a gider, Necdet ve Hikmet Amcamlarda kalırdı. Hiç unutmam, Migros'u ilk kez ondan duymuştuk. ''Bilir misiniz, İstanbul'da kapımızın önüne gelir gezici bakkal arabası. Her şeyimizi oradan alırız.'' diye farkında olmadan Türkiye'nin ilk süpermarketinin reklamını yapardı.


Mübadil olmasına karşın Rumca bilmezdi. Yalnızca geniş zamanı bolca kullanırdı. Bir kaç özel sesletimi vardı ama çok fark edilmezdi.Yıllar sonra Lozan Mübadilleri Vakfının araştırmalarında ya da konuşmalarında bunun nedeninin Karaferye'nin Türk nüfusunun çoğunlukta olmasından kaynaklandığını anladım. Çünkü evimizin mutfağından hanın avlularına çıktığımda hemen yanımızdaki iki odanın sakinleri Giritli Nine ve kızı Zehra Nine hep Rumca konuşurlardı aralarında. 'Kopela' ve 'Okso' diye seslenirlerdi diğer çocuklara. Ah, öğrensem ne güzel olurmuş onlardan bir dil daha.


Babaannem ve annemin mutfağı tümüyle Rumeli lezzetiydi. önceleri babaannemin daha sonra annemin daha büyük bir incelikte açtığı patlıcanlı, kıymalı kol böreklerinin,etli yaprak sarmalarının, Elbasan tavanın,kadayıf sarmanın,içi muhallebili muska böreklerin tadı damağımdadır. Ama yetmişli yaşlarından sonra babaannem akşam yemeklerinde sadece çorba içerek sağlığını korudu.Yine de sevgili Fatoşuyla ikili olarak bol bol ayçiçeği çekirdeği yerlerdi.    


Çocukluğumda kuskus, tarhana,erişte, salça yapılır, saklanırdı. Salça, şimdi antika diye satılan o büyük memleketten getirilmiş seramik tabaklarda güneşe çıkarılırdı. Karaferye anısı büyük deri sandık çocukluk evimin tavan arasındaydı. Bir de kırmızı renkli memleketten gelen yün battaniye, lacivert çini soba, pirinç mangal,incecik dokunmuş halılar,yeşil billur camdan reçel takımları bugün bile gözümün önünde.


 O yıllarda her evde pek bulunmayan buzdolabı bizde vardı. Babaannem bir gün aceleyle su yerine rakı şişesini alınca ve içince nasıl söylenmişse, ben de onun etkisinde kalıp elli yaşına gelene dek yalnızca şarap içtim içki olarak. Neyse ki son yıllarda bu hatadan kurtuldum.


 Yetmişli yılların ortalarında Çeşme Boyalık Sitesinde yazlık evimiz olmuştu. Aynı sitede Hikmet Amcam da ev almıştı. Oğlumun doğumundan altı yaşına dek yazları o büyük aile ortamında geçti. Babaannem hem yeğenlerimin sorumluluğunu alır hem de Barış'ı da görmenin tadını çıkarırdı. 


Kızım Başak doğduğunda, babaannem doksan yaşına gelmişti. '' kızın becerikli olacak, yaptığını yakıştıracak.'' demişti ilk kucağına aldığında. Hep dualarında tekrarladığı  ''Akıl sağlığımı bozmadan al emanetini.'' tümcesine uygun pırıl pırıl belleğiyle yaşadı doksan altı yaşına dek. 


Bir gün kemikleri ona ihanet etti ve düştü. Kalça kemiği kırıldı ve yatağa bağlandı. Tüm yaşamı boyunca geçirdiği hafif bir cilt kanseri dışında hiç ameliyat geçirmeden ve hep çocuklarından,kardeşlerinden saygı görerek yaşadı.


Yatağa bağlanmak onun güçlü duruşuna hiç yakışmadı ve ilk kez, yaratana, ''Al artık emanetini'' diye yakardı ve sonsuzluğa kavuştu çok geçmeden. O gidince sanki koca bir çınar devrildi, çocukluğumun anılarının büyük bir bölümünü de götürse de yanında,hepimize genetik olarak bıraktığı disiplini, azmi ve yaşama bağlılığının izleriyle güç veriyor her an.         






17 Aralık 2014 Çarşamba

DAYANMAK MASUM ÇOCUKLAR İÇİN

Merhaba, sevgili blogum,

Bugün tam bir ay olmuş sana içimi dökmeyeli. Ne zaman böylesine uzun ara versem, şu artık tanıyamadığım, yabancılaştığım ülkede sürekli eksilen ve yerine konanlarla ilgili dertlenmişimdir. Kutular, şura, çArşı, kriz, cemaat, çocuk katliamı,ağaçlar ve insanlar  diye başlasam...

Şura, sözcüğü Arapça kökenli ve Kuran'da da geçiyor. aslında ilk kez 15 Temmuz 1921'de TBMM hükümetinin kuruluşundan sonra Mustafa Kemal'in başkanlığında   Maarif Kongresi olarak toplanıyor ve ilköğretimle orta öğretimin düzenlenmesi konusunda kararlar alınıyor. Daha sonraları da 1926'ya dek Heyet-i İlmiye adıyla bu toplantılar sürüyor. Atatürk'ün vefatından sonra 'eğitim Şurası' adıyla toplantılar yapılıyor.Ve bildiğimiz gibi Milli Eğitim burada alınan kararlara göre düzenleniyor. 

Bu yılki şura kadar geriye dönük ve laiklikten uzak, bilimden uzak yoğunlaştırılmiş sonuçlar hiç bir zaman çıkmadı ortaya. Eğitime, bilime ve çağdaş bilgiye gönül vermiş biri olarak etkilenmemek olanaksız. Tek umudum, yetiştirdiğimiz pırıl pırıl öğrencilerimizin ve mesleğimizi devralmış çocuklarımızın her tür karanlığa karşın çağdaşlıktan vazgeçmeyeceklerine ve çocuklarını yetiştiren genç annelerin babaların sessizce de olsa bilimin yolundan ayrılmayacakları yolundaki inancım. 

Kutuların birinci yıl dönümü bugün. Artık onların toplumsal belleğimizde farklı bir algısı var. Belki bugün tarihin derinliklerine yollanmış gibi görünüyor. bir yılda zaman aşımıyla her şey sonlandırılıyor da, bazı zamanlar gelecek günler geçmişini de sorar, unutmayalım.

Cemaat, Zaman ve erk ortaklığı da unutuldu ve yeni duvarlar yapılandırıldı. Onlar uğraşadursun; bizim çArşı'mız var. Adliye saray'larının çevresini bile renklendiren kalabalığımız var. 82 yaşındaki nineden 15 yaşındaki gence dek, herkesn birlikte umut türküleri söylediği, hukuk tarihine geçen, bir taraftar grubunun ömür boyu tutsaklıkla yargılandığı davalarımız var.

Bu nice uygarlığın yeşerdiği kadim topraklardaki beton çılgınlığına artık hiç bir uzman meslek odasının karışamadığı yeni yönergelerimiz de var. Ekonominin yalnızca beton bloklarla canlandığı, her gün yeni işçi ölümlerini kanıksattıkları bloklarlarla tarihe geçmek de var.

Basın özgürlüğüne kocaman bir kilit vurulmuş, imalarla, sezgilerle, satır aralarını okuyarak bilgilendiğimiz haberler, yazılar, gün ve gece rahat uyuyalım diye her televizyon kanalında izlediğimiz bol dizili, bol eğlenceli programlarımız da var.

Devlet tiyatrosu sanatçılarımız bulabildikleri salonlarda izin verilen oyunlarda ya da oyunlarının giysileriyle karşılama törenlerinde...

Bizim topraklar böyle de diğer benzer topraklar sakin mi derseniz; dün insanlıktan bir zerre almamış yaratıklar resmi verilere göre 141 çocuğu ve öğretmenlerini katlettiler  okulda, Pakistan'da.

Tüm bu acılara, kin güdücülüğe, sevgisizliğe, bağnazlığa karşı daha güçlü olmak gerek. İnadına dayanmak, inadına insanım diyebilmek her geçen gün çok daha değerli. Dünyaya gözlerini yeni açan masum çocuklara bırakacağız her şeyimizi...