28 Haziran 2016 Salı

ÇAĞIN YANGINI MÜLTECİLERİ YERYÜZÜNÜN RENKLERİ İNSANLARLA YANSITAN DİNLETİ

Dün akşam çok farklı bir konser vardı İstanbul'da. IKSV 44. Müzik Festivali'nde klasik müziğin çok değerli solist, orkestra ve besteleriyle buluşmanın hazzını yaşamıştım geçen haftasonuna dek. Bu konserse, Afrika'dan, Amerika'ya,  Avrupa'dan Asya'ya bir çok müzisyeni birleştiren ve 'mülteci' deyip geçtiğimiz, milyonlarca insanın sığınmacı durumuna düşürüldüğü günümüzde, müzikle kalpten bir seslenişte bulunan bir dinletiydi.

Sahnede Suriye Ulusal Orkestrası vardı. Bu orkestranın üyeleri ülkelerindeki savaş nedeniyle 23 farklı ülkede yaşamak zorunda kalmışlar ve son altı yıldır birlikte müzik yapamamışlardı. Bir mucize gerçekleşti. Sığınmacı statüleri, vize sorunları, provaları, çalgıları hepsi aşıldı ve sanatçılar susadıkları müziklerine, dostluklarına İngiliz müzik insanı Damon Albarn'ın el vermesiyle 'Africa Express' projesi kapsamında bu yüreklere dokunan konseri gerçekleştirdiler.

Beyaz giysili koristler sesleri ve üzerlerine vuran ışıkla sanki ölümden yaşama, müzikle dönüşü gösterir gibi yorumladılar ağıtlarını. Fondaki grafikler kanayan toprakları, yıkılan kentleri, yuvaları, dinamit lokumlu sınırları, göğe uzanan çaresiz elleri, kat üzerine katlanmış çaresizce bükülmüş bedenleri, tel örgülerin üzerinde ayakta kalmaya çalışan sanatı ve  masum insanlara doğrultulan acımasız kirli ellerin nasıl silaha dönüştüğünü kırmızı ve siyah gölgelerle öylesine vurucu yansıttılar ki sanki sahnedekilerin sesleri daha bir devleşti bu tasarımların vurgusuyla.    

Yalnızca gidenlere, toprağa ağıtlar sahnede değildi, savaşa direniş yeryüzünün tüm renkleriyle yansıtıldı biz büyülenmiş izleyicilere.

Çok farklı enstrümanlarla, çok renkli giysileriyle dört kıtanın müzik insanları ne güzel bilgilendirdiler bizi müziklerinin ritminde.

Cezayirli sanatçı Rachid Taha, fikir anlamına gelen 'rai' müziğiyle 1930'lardan gelen ve insanı sömürenlere seslendi.
Californiya'lı çağdaş ozan kırılgan bedenli, kocaman yürekli genç ozan Julia Holter seslendi hepimize. 
Babaa Maal, Senegal'li balıkçı çocuktan, Paris'e burslu müzik öğrencisi olarak uzanan yaşamını sesi ve gitarının olgunluğuyla güçlendirdi barışa seslenişini.
Bassekou Kouyate, Mali'nin geleneksel çalgısı 'ngoni' ile tınılarının büyülü yolculuğuna çıkardı tüm dinlleyenleri.
Maura Mint Seymali, Moritanya topraklarından rengarenk örtüsü, giysisi ve kadınlara özgü 9 telli 'ardine' denen arpıyla gönlümüze yerleşti. Sanki 'çöl divası' diye adlandırılan bir annenin, ülkesinin ulusal marşını da bestelemiş bir babanın ve eşiyle verdiği uluslararası dinletilerin olgunluğunda değil de ilk konserine çıkan bir sanatçının taze nefesi vardı sesinde. İslam cumhuriyeti durumundaki ülkesinin  kalın duvarları, örtüsünü çekiştirip, kapatmaya uğraşan müzikli parmaklarını acıtıyormuş gibiydi .  

Ve 'rap' müziğinin temsilcileri, karşı çıkışlarını, direnişlerini bizim temsilcimiz Ceza'yla birlikte müthiş bir uyumla duyurdular.

Biz dinleyiciler Arapça'nın farklı melodisini çağın yangınında dinlerken çok içten duyumsadık. Sabah haberlerinde gencecik bir Alevi kızın yirmi yaşında kanserden yitirdiği yaşamını yakınlarına 'sala' vererek duyurmak isteyen ailesine 'cemevi' denmesinin yasaklandığını ve bu yüzden son görevlerini yapmak isteyenlerin birkaç cemevini dolaşıp sonunda cenazeyi bulabildiklerini okuduktan sonra bunca farklı kültürün renklerinin buluşması çok daha anlamlı geldi bana...

Emeği geçen tüm sanatçılar, tüm vakıflar, tüm insanlar insanca değerlerin, sanatın ve doğanın korunduğu bir dünyada yaşasınlar dileğiyle yaşamaya devam.



       

    
       

10 Nisan 2016 Pazar

KARTALLAR ÜLKESİ ARNAVUTLUK'DAN GELİYORUM GÜMÜŞ VE BEYAZ KENTLERİN ANILARIYLA


Sararmış bir zarftan yıllar sonra çıkan  bir mektupla öykülenen bir geziye hiç katıldınız mı?  Arnavutluk  kapıları  Yanya'ya gelin giden bir genç kadının tüm yaşamı boyunca göremediği kardeşinin yazdığı mektup aracılığıyla açıldı bizim için. Ve kalıpyargıların değişmesini de sağladı. Geçmişi, bugünü ve geleceğin imgelerini hep birlikte izledik.

Lozan Mübadilleri Vakfı'nın yıllardır düzenlediği atavatan gezileriyle geçmiş öykülerine kavuşan yüzlerce yeni kuşak mübadillere, sevgili arkadaşlarım Şule ve Lale kardeşler de katıldı İşkodra'da. Mektup, babaannelerine yollanmıştı ve yıllar sonra Tanaş arkadaşımızın yardımıyla aile üyelerinin İşkodra'da kalan parçalarıyla bütünleşti iki kardeş. Öykülerini tüm anları ve duygularıyla en kısa zamanda okumak dileğiyle ben Arnavutluk'un yeni  yüzünü anlatmaya çalışacağım. 

Kartallar ülkesi anlamına gelen 'Shqiperia' ya da yaygın kullanımıyla 'Albanya' çok kimlik değiştirmiş ve kültürlenmiş, 1967'de, Enver Hoca tarafından  Ateist bir devlet olarak resmen tanımlanan ve işgal korkusuyla tüm yolboyu 200-300 metrede bir gözünüze takılan beton papatyaların/bunkerların/koruganların ülkesi Arnavutluk bugün hızla kapitalist sistemin içinde yer alıyor. Ve çeyrek asra yakın dinsiz olan devlet bugün laikliğiyle gurur duyuyor. En güzeli de farklı inanç sahipleri ya da inançsızları aynı mezarlıkta sonsuz uykularını uyuyorlar.Nüfus olarak üç milyon gibi bize göre çok küçük bir ülke ama etki alanları genişlemekte.       

30 Mart öğleden sonrası 14 kişilik grubumuz ve iki kaptanımızla başladık gezimize. Keşan, Yeni muhacir beldesinde yenen lezzetli köfteler ve peynir tatlısından sonra bol uykulu bir gece  yolculuğunun ardından Yanya güneşinde açtık gözlerimizi. Her zaman kaldığımız otelde kahvaltı edip, Girit'den gelip bizi bekleyen  Vakıf gönüllümüz Tanaş'ı alıp aynı Kapadokya gibi 'güzel atlar diyarı' anlamına gelen Konitça/ Koniça'ya gittik. UNESCO'nun koruması altındaki yemyeşil vadide 1536'da Sultan Süleyman'ın yaptırdığı küçük bir cami ve yanında türbesi de var. Köprü ve ırmağı da fotoğraflayıp yıllarca okul olarak kullanılan bugün bir konferans ve sergi salonu olan yapıyı da gördükten sonra Arnavutluk'a giriş yaptık. Gümrük memuresinden aldığımız bilgiyle Dervişcan'ın yerinde bol kekikli et, organik otlar ve İtalyan komşuların tatlısı panacottayı yedik. Bu gezideki mide bayramları nasıl başladıysa öyle gitti. Aslında gurme kimliğini korumak için tüm grup elimizden geleni yaptık doğrusu. 



Belleğimde eski taş evleri ve Arnavut kaldırımlarıyla, Drino Vadisi'ne bakan karlı dağlarıyla bir masal şehir olarak kalacak olan Gjirokastra ya da Ergiri'ye ulaştık.  Kentin adını taşıyan otelimiz eski bir Osmanlı Konağı'nın avlusuna sıra sıra dizilmiş odalar biçimindeydi. Otel işletmecisi Kazım, annesi ve kardeşiyle güleryüzle karşıladılar  bizi. Gümüş renkli şehirde yaptığımız yürüyüş bizi bugün müze olan Enver Hoca'nın doğduğu, annesinin evine ve Etnoğrafya Müzesine götürdü, İsmail Kadere Caddesi'nden geçerek. 

Etnoğrafya Müzesi'ndeki geçmiş yüzyıllara dayanan  döşeme şekli  ve babaannemin Rumeli'den getirdiği kırmızı yün dokumaları (Valesa) ve büyük kumaş ve kürk kaplı sandıklar çocukluğuma döndürdü beni. 
Çarşı sanki yüzyıl öncesinde kalmış gibiydi, dinginliğiyle, sessizliğiyle. Yemeğimizi taş oymacısı ustanın işliğinin hemen üstündeki  Odacı'da çıtır çıtır yanan odun sobasıyla sıcacık bir ortamda yedik.  

Ertesi sabah Balkanların en büyüklerinden olan ve ilk izleri İsa'dan önce 4. yüzyıla dayanan ve 13.-15 yüzyıllar da genişleyen kalenin son genişlemesi Tepelenli Ali Paşa zamanında olmuş. Öyle ki Ali Paşa Kale'nin eteklerinden başlayıp oniki kilometreye ulaşan bir su kemeri  de yaptırmış. Ünlü İngiliz ressamEdward Lear, bu kemeri bölgeye yaptığı gezide resimlemiş. Ancak 1932'de şehir konseyi güzelim yapıtı yıkarak taşlarını farklı yerlerde kullanmış. O yıllarda yok edici olan yetkililer bugün bu dev kalenin tüm galerilerini güneş enerjisiyle aydınlatarak farklı bir boyuta ulaşmışlar ve çevre koruma ödülü almışlar. Çevreden söz ederken; bu  güzel şehir yüzyıllarca canlı bir ticaret merkezi olmuş Osmanlı döneminde. Enver Hoca da doğduğu şehre endrüstri yatırımı yapmış. Ancak 1990'dan sonra rejim değişince Gjirokastra tam bir gerileme dönemine girmiş. 2005'de UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası kapsamına alınınca şehir yeniden tarih ve kültür turizmiyle canlanmaya başlamış. Umarız bu koruma bilinci hep böyle sürer. 

Kalede Bektaşi türbelerinden tutun da  Birinci ve İkinci Dünya Savaşları'ndan kalan Amerikan Casus uçağına dek çok farklı dokulara rastlamak ilginçti. Doğduğum şehir Tire'de türbesi olan ve adını taşıyan köyün tepesindeki özgün lokantasıyla geniş kitlelere ulaşan,  böylelikle adı hep söylenen Kaplan Baba'nın Ergiri'deki gömütünde de kendimizce dua etmek hoştu. 1968'den beri savaş anılarıyla değil ülkenin en büyük halk oyunları festivaline evsahipliğiyle çok farklı bir konumda kale.

Arnavutça 'paleminderi' diyerek konuksever otel sahibi Kazım'a ve yediğim en lezzetli pişilerden ve ayva reçellerinden birini yapan annesine teşekkür edip düştük yola.

İlk durağımız Tepelene. Tepedelenli Ali Paşa'nın ikinci yuvasıymış. Şehrin merkezinde  dev bir heykeli var Paşa'nın. Kısa bir dinlenme ve fotoğraf molasından sonra  ülkenin güneyinden biraz daha ortadaki ikinci müze kent Berat'a geliyoruz.  

Berat, Osumi  Nehri'nin üstündeki Gorica Köprüsü'yle karşılıyor bizi.  2008'de UNESCO tarafından belli mahallleleri koruma altına alınmış. Görür görmez Safranbolu'ya benzetiyoruz. Osmanlı döneminden kalma evleri pencere üstüne pencereleriyle 'Beyaz Şehir'  ya da 'Binbir Pencereli Kent' olarak da biliniyor. 

Halveti Tekkesi Barok stilinden uyarlanmış kalem işleri ve 
14 ayar  altın kaplamalı tavanıyla Ahmet Kurt Paşa tarafından 18. yüzyılda yenilenmiş. Kırmızı çarpıcı bir tonda kullanılnış. Belki de 16. yüzyılda kendi bulduğu pembe/kırmızı tonunu tüm dünyaya tanıtan ressam Onufri'nin etkisidir.  Aynı avluda Sultan Cami de bulunuyor. Tekkenin yakınında  Sabatay Levi'nin mezarı olduğu da söyleniyor. 

Kaleye çıkamasak da içindeki II. Bayazıd zamanında yapılan caminin bugüne kalan yıkık minaresini fotoğraflıyoruz uzaktan. Şehrin girişinde Bekarlar Camii de var. Adını şehri koruyan bekar erkeklerden alıyor. Avlonyalı İbrahim Paşa Camii olarak da adlandırılıyor. Kurşunlu Cami  bugün de şehir merkezinde yer alıyor. Berat'ın en önemli kültür miraslarından biri de Onurfi Ulusal Müzesi. Bölgenin en önemli ikonografi koleksiyonunu koruyor. 

Tipik bir aile lokantasında lezzetli köfte ve etlerimizi yedikten sonra ve bu müze kente hiç yakışmayan 'Beyaz Saray' kopyası üniversite yapısını görüp Durres ya da Dıraç' a doğru yola koyuluyoruz. 

Arnavutluğun Adriyatik kıyısındaki, Italya'ya çok yakın bu ikinci büyük şehrinde en güzel görüntü sahil boyu. Diğer yönleriyle günümüz Türkiyesi. Betonlaşmayı ve estetikten uzak tabelaları, ışıkları, yapıları görünce, ''Buraya da TOKİ uğramış.'' dedik  hepimiz. Caddeler geniş yapılmış, bizdekilerden farklı olarak. Recep Tayyip Erdoğan Pizzacısı, Klaşnikov ve Wall Street barları da unutulmamalı..!  

Artık başkentteyiz. Akşam renklerinde otelimize ulaşıyoruz. Enver Hoca zamanında yapılan yapay göle yakın Dınasti Otel'de kalıyoruz. Otel müdürü Ali Bey emekli subay olduğunu ve kurmaylık eğitimini Türkiye'de KKK'nda aldığını söylüyor,çok düzgün Türkçesiyle. Onun önerdiği Jubennilya Castle restoran, kulesinden saç örgüsü şeklinde sarkıtılmış halatıyla Rapunzel masalına ışınlıyor bizi  çocukluk gülümsemelerimizle.Nefis yemekler, peynirler, kaliteli şaraplar ve Triliçe tatlısının en leziz örneklerinden birinin sunumuyla keyfimiz artıyor.       

Kapitalizmin en dinamik/t şehirlerinden biri olmuş Tiran. Her yerde yapılaşma sürüyor.  Sabah ilk durağımız olan kentin merkezindeki meydan ulusal kahramanları Gjergi K. Skanderberg'in adını taşıyor. Eski rejimin karargahı şimdi kültür merkezi. Ön cephesi bize 1946 sonrasını anımsatıyor. Bir yanda Opera Binası, karşısında kalem işleri, revakları ve saat kulesiyle Osmanlı sanatının zarif bir örneği Ethem Bey Camii, caminin önünde hediyelik eşya satmaya uğraşan savaş göçünün çocukları ve diğer yanda merkez bankası binası. Tam anlamıyla çağımızın kaosu görselleşmiş burada. İki günün dinginliğinden sonra bu karmaşa çok fazla geliyor bize. 

Sırada dünya Bektaşiliğinin merkezini ziyaret var. Orada huzur ve sessizlik vardır diye düşünerek rahatlıyorum da inşaat gürültüsüyle karşılaşınca alt üst oluyorum. Merkez Eylül 2015'de açılmış. Ancak bahçe düzenlemeleri hala sürüyor.

Türkiye'de üniversite öğrenimini bitiren Hüseyin Süleymani rehberimiz Arnavutluk'da Bektaşiliğin tarihini anlatıyor. 1925 sonrası Salih Niyazi Dede Türkiye'den Tiran'a taşıyor dergahı. Mücellitler kolu (hiç evlenmeyenler) burada devam ediyor. İran ve ABD'den çok  destek aldıklarını öğreniyoruz. Varaklı koltuklar, gösterişli bir yapı şaşırtıyor beni; Hacıbektaş'da duyumsadığım huzuru burada duyamıyorum. Ancak geçmişten bugüne dek sakladıklarını sergiledikleri salonda dinlediklerim ve gördüklerim olumsuz düşüncelerimi uzaklaştırıyor.  Asıl önemli olan kimseyi yargılamadan görebilmek ve hissedebilmek. 

Galatasaray Spor  Klubü'nün kurucusu Ali Sami Yen'in ailesi de çok önemli bir yere sahip Arnavutluk'da Fraşerler olarak. Bu konudaki incelemeleri de Esat arkadaşımız yazacak bizlere.

Bahçede yer alan Hacı Bektaş heykelinin önünde fotoğraf çekip İşkodra yoluna çıkıyoruz. 

İşkodra yüzyıllarca Osmanlı kimliğini korumuş bir kent.. İlk fotoğrafı Şule, Lale ve onları karşılayan kuzenleriyle çekiyorum otobüsten iner inmez. Ne güzel bir ailenin üyelerinin yıllar sonra ilk kez bir araya gelmesi. İşkodra Venedik tarzı evleriyle, eski çarşısıyla da ünlü. Rozafa Kalesi, Drin nehrine bakan tepede tüm görkemiyle ve söylencesiyle en büyük çekim merkezi. Kalenin eteğinde yer alan Kurşunlu  ya da Buşatlı Mehmet Paşa Camii 18. yüzyıldan kalan  tek tarihi cami. Kaleyi gezdikten sonra o güzelim manzarada oturup sosyoloji çalışmak da iyiydi benim için.

Akşama doğru Şule ve Lale'yle buluşup yola çıktık. İkisi de çok duygulanmış ve sıcacık anılarla dolu nemli gözlerle geldiler  yanımıza.  Otel sahibi bizi kendi seçimi mönüyle ve kavındaki şaraplarla ağırladı restoranında. Arnavut müziğinden örnekler beklerken Tanju Okan, Ayla Dikmen ve Ajda Pekkan'ı dinledik. Gelincik çiçeğinin yeşil halinde yapılan mücverimsi köftesini yedik.Şulelerin akrabalarının  hazırladıkları tatlılar ve sohbetimizin tadıyla yemeğimiz de daha bir tatlandı.  

Arnavutluk gezimizin son günü Elbasan'dayız.  Annemin yoğurtlu yumurtalı karışımla hazırladığı nefis Elbasan Tavası'nı Elbasan'da yemek için zamanımız yoktu. Şehrin merkezindeki surları, burçları ve arkeolojik alanı ve geniş ana caddesiyle sevdim Elbasan'ı. Ah, bir de kahve içerken yanımızdan ayrılmayıp sürekli para isteyen o uzak ve acılı  topraklardan gelen çocukların  zamansız büyümüş gözleri yüreklerimizi yakmasa dünya güzel diyebilirdik... 

Arnavutluk çok iz bıraktı bende. Farklı kültürleri, kimliklerin harmanı, dinginliği, enerjisi, gümüş rengi kaldırımları, taş çatıları, kırmızısı, ırmakları, çocukları, yaşlıları, özgüvenli kadınlarıyla özel bir ülke. Umarım, gereksiz dış yardımımsı müdahelelerle yüzyıllar sonra buldukları yaşam birliğini yitirmezler.

Kristalopigi sınır kapısından Makedonya'ya giriş yapıyor Ohrid Gölü kıyısında mola veriyoruz öğleden sonra. İkinci gelişim  Ohri'ye. 200 den fazla endemik türü barındıran bu derin göl 1979'da  UNESCO tarafından korunmaya alınmış. Ancak çevresindeki yoğun nüfus ve turizm gölün geleceği açısından pek de umut vermiyor. 

Eski çarşı, Safranbolu tarzı evler, park ve güneşli bir Nisan gününün kalabalığında yediğimiz yemek ve dondurma içimizi açtı doğrusu. 

Şimdi yine sınırdayız. Bu kez  Yunanistan'a giriş.Sabah kahvaltısı Arnavutluk'da, öğle yemeği Makedonya'da ve akşam yemeği Yunanistan'da bugün.  

Gianitsa'da dostlar karşılıyor; Muratis, Sophia, Eleni, Petros da katılıyorlar akşam yemeğimize. Kasım ayında verdiğimiz konseri, neşemizi anımsıyorum. 

Rahat bir uykudan sonra bu güzel gezinin en anlamlı durağı ata şehrim Karaferye'deyiz. Harula, Yorgo, Marinazlı yanımızdalar. Çermen Mahallesinde Medrese Camisini geziyoruz, Barbuta Mahallesindeki Ulusal Arşiv'de bilgileniyoruz. Tepedeki cafede babacığımın çok sevdiği revaniyi çabucak bitiriyorum. Sonra da hani paylaşacaktık diye hayıflanıyorum. 

Bir gün Tire ve Karaferye'yi karşılaştıran bir kitap yazma umudundayım. O denli çok benzerlık buluyorum ki her gidişimde. Çocukluğumun hısım akraba yüzlerini de eklemeliyim mutlaka. Renkler çok hızla yok ediliyor çünkü. 

Gece yarısı eve ulaştığımda her gezinin bir anlamda yeniden doğuş olduğunu, belleğime eklenen her yeni bilgiyle, çektiğim her fotoğrafla, tanıdığım her yeni yüzle adeta bir ağaçmışcasına yeni dallara kavuştuğumu duyumsuyorum.

Sözün özü: Toplam 16 kişi çıktık yola, hoşgörü ve güler yüzle gittik, döndük. Biz bu rotada ilk olduk Vakıf ve Derneğimiz için. Çok yolcusu ve hep güzel anıları olsun tüm gezilerimizin, sağlık, sevgi ve dostlukla.        








       
    



   

1 Aralık 2015 Salı

ANILAR DOSTLUKLAR VE BİZ HEP BİRLİKTEYİZ

Benim için anlamı çok farklı  geziyi anlatmaya çalışacağım bugün. Biliyorum yüreklerimiz kararıyor günden güne... Belki de onun için dostluk ve müziğin paylaşıldığı sözcükleri paylaşmak çok daha önemli. Karaferye'ye  ya da bugünkü adıyla Veria'ya, aile büyüklerimin doğup büyüdüğü, kuşaklar boyu anıların saklı kaldığı ve 'Mübadele' ile ayrıldıkları topraklarda ilk kez koromuzla müziği ve dostluğu paylaştık 20-22 Kasım 2015 arası. Yine, yeniden unutulmazları ekledik belleklerimize ve yüreklerimize.  

Sisli bir İstanbul sabahında erkenden çıktık yola. Bu kez tek bir otobüste koromuz ve konuklarımız hep birlikteydik. Koromuzun üyelerinin yarısı işleri nedeniyle katılamamışlardı bu yolculuğa. Ve bilge çınarımız Lütfü Amcamız da yoktu yanımızda. Teyzem, kardeşim ve kuzenim, diğer Karaferyeli konuklarımız güç verdiler bize gelemeyenlerin eksikliğini hissetmememiz için. Sevgili Ayla Ablam da Lütfü Amcamızın koltuklarından birinde onun gibi, varlığıyla bize enerji vererek oturdu yol boyu.   Hemen yanında diğer tarafta da vakfımızın en büyük emekçileri Sulamız ve Sefer Beyimiz.

En arka koltuklar sevgili şefimiz ve müzisyenlerimize ayrılmıştı. Tam on bir saatte ulaşabildik Giannitsa/Yenice-Vardar'daki otelimiz Pella'ya. Çabucak hazırlanıp Gazi Evrenos Bey Türbesi'ndeki 'Mübadil Aile Öyküleri' sergimizin açılışı ve mini konserimize katılmak üzere bir kez daha otobüslerimize bindik. Bir polisin eskortluğunda ulaştık türbeye. Teyzemin otobüste dağıtmak üzere getirdiği çikolataları da eskort polisimizi sevindirdi doğrusu. Böylece ''Kime niyet, kime kısmet'' deyişinin doğruluğu da bir kez daha kanıtlandı.  

Tarihsel açıdan böyle değerli bir yerde aile öykümü bir kez daha görmek ve bu kez aile bireylerimle paylaşmak  o kadar güzeldi ki... Açılışta Yunanistan sanayi bakan yardımcısı ve başkonsolosumuz konuşma yaptılar. Sefer Bey, bu tür restorasyonların ortak belleğimize sağladığı katkının önemini vurguladı ve desteklerin artmasını diledi. Sula da her zamanki gibi akıcı çevirisiyle açılışın anlamını güçlendirdi.   

Açılış sonrası, şefimiz Garip Meriç Mansuroğlu, müzisyenlerimiz Dr. Erdal Oltulu, Emin Çetin, Dilek Orhan ve Görkem Şişko ve on beş kişilik koromuz mini bir konser verdik açık ve soğuk havada. Ayakta çalan sevgili müzisyenlerimizin işi hiç de kolay değildi doğrusu ama şarkılarımıza eşlik edenlerin alkışları her şeyi unutturdu.

Akşam yemeği, Giannitsa belediye başkanınca düzenlenmişti. İki ulusun dostluğuna müzisyenlerimizin katkısı büyük oldu. Hep birlikte ortak şarkılarımız,halaylarımız ve Yasemin'in dördüncü doğum günü  pastası ki Sophia'nın annesi tarafından çok güzel yapılmıştı üflendi ve sevgili arkadaşımızın tam gönlüne göre memlekette de kutlandı.

Ertesi sabah, kültür turumuza başladık. Gazi Evrenos Bey Türbesi'ni, saat kulesini gün ışığında görüp Pella antik kentini ve hemen yanındaki Arkeoloji Müzesi'ni ziyaret ettik. Avrupa Birliği'nin desteğiyle açılan müze, İsa'dan önce 4. yüzyıla dayanan ve Makedonya'nın ilk krallığı olması nedeniyle çok önem taşıyan buluntularıyla hepimizin ilgisini çekti. Müze dört farklı temada yerleştirilmişti. Birinci tema, Pella'nın ilk yerleşim evlerinin yeniden canlandırılmış günlük yaşam örnekleri ve özgün mozaikleri üzerineydi. İkincisi Agora ve ona dayalı buluntular, üçüncüsü kutsal yapılar ve mozaikleri ve son tema da Bronz ve Demir çağlarından Hellenistik döneme dek uzanan mezar kalıtlarıydı. Gerçekten gezilip görülmeye ve daha çok zaman geçirmeye değerdi.        

İkinci durağımız Vergina'da Büyük İskender'in babası II. Philip'in kraliyet hazinesi ve tümülüsüydü. Akıl almaz hazinenin yer aldığı bölümler ve mezarın aydınlatılmasında renklerin işlevi göz önünde tutulmuştu. Ölümle ilgili herşey grinin gölgesinde kalırken, elde edilen hazineler için dökülen kanları anımsatmak için kırmızı kullanılmış, yaşamla ilgili objelerdeyse, güneşin parlak renkleri yansıtılmış. Her ne kadar  fotoğraf ve kamera kullanımı yasaksa da genlerimiz olmayacak yerde yasa tanımaz olduğundan hemen hepimizde cep telefonları marifetiyle bir kaç poz bulunmaktadır..! 

Müzelerde renkler işlevsel olsa da doğa bize tüm cömertliğiyle güz renklerini ve çiçeklerini sunuyordu bahçelerde ve yollarda.
Narlar ve tazecik cevizler de önce gönlümüzü sonra midelerimizi  şenlendirdiler. Burada yazmadan geçemeyeceğim bir küçük anımız da var. Müze yolundaki ceviz satıcısı yaşlı adam, Muzaffer arkadaşımız sayesinde stoğundaki tüm cevizleri sattı, ben de fiyat öğrenme konusunda ilk basamak Yunancamla yardımcı oldum:))) Yunanca kursundaki beş haftadan sonra çıktığım ilk geziydi bu. Tüm  levhaları yeni öğrenen çocukların merakıyla okuyup Yunanlı dostları kendi dillerinde selamlamak ve teşekkür etmek, gülümseyen yüzlerle karşılık almak çok hoştu.         

Koronun en deneyimli üyelerinin dostları hep yanımızdaydılar. Üstte de yazdığım gibi doğum günü pastalarından, Muratis'in bizim için hazırladığı özel sepetlere, Yorgo'nun sunduğu Veria'nın tarihini yansıtan ahşap objelere dek dostluk yansıdı tüm armağanlarda. Bizden de onlara doğal olarak.

Evet, sonunda Karaferye'deyiz. Babaannemin anılarından dinlediğim, kocaman kürklü deri sandığın çocukluğumdaki gizeminin yola çıktığı memleket. Yine güzel, üçüncü ziyaretimde. Yine biraz Tire, biraz Bursa sanki. Çermen Mahallesi'nin sakinlerinin çocukları, torunları geziyoruz hep birlikte, büyüklerimizin ruhlarına gitmesini dileyerek. Teyzem ve kuzenim Gonca ikinci kuşak mübadiller olarak ilk kez görüyorlar baba şehrini. Bol bol fotoğraf çekiyoruz eski mahallede. Hep birlikte yenen yemekten sonra biz dördümüz Barbuta Deresi'nin üzerine kurulmuş ve korumaya alınmış  o zamanın Karaferye'sinde yoğun nüfusa sahip Yahudi mahallesini görmeye karar veriyoruz. İyi ki gitmişiz. Derenin çağlayan suları, yaprakların güzelim renkleri ve eski evler, içtiğimiz kahve nasıl da iyi geliyor konser öncesi.

Dönüşte yine taksiyle buluşma yerimize ulaşıyoruz. Babacığımın çok sevdiği, anneciğimin  de çok güzel yaptığı, bizim yoğurt tatlımıza benzeyen revanilerinden yiyoruz bu kez. Yanımızda adaşım  sevgili koristimiz de var, Fontana Cafe'de. Biz dışardayız, iç kısımda da diğer Verialılar Erol abimiz başkanlığında tatlı ve sahlep severler olarak yerlerini almışlar. Eh, bu kadar keyif yeter. Artık konserimize hazırlanmak gerek. 

Konser vereceğimiz salonun girişinde tanıdık yüzler karşılıyor bizi. Daha önce birlikte konserler verdiğimiz Veria Küçük Asyalılar Derneği ve Neos Milotopos Kapadokyalılar Derneği'nin koro üyeleriyle sarılıp kucaklaşıyoruz. Prova sonrası dinlenip sohbet ediyoruz. 

Bu konser diğerlerinden farklı olarak  tüm biletleri özürlü çocuklar derneği yararına satılmış bir dinleti. Biz de katkıda bulunduğumuz için sevinçliyiz. Ayrıca Çatalca ve Edessa konserlerimizde, karşılıklı olarak ilk kez ata vatanlarını ziyaret eden mübadillerimizin ziyaret öncesi ve sonrası anılarını anlattıkları,  Sula Aslanoğlu, Tanaş Çimbis Sefer Güvenç ve ailesinin, Esat Ergelen koordinatörlüğünde başkanımız Ümit İşler, müze görevlimiz Müge Ürpek Toker ve hep yanımızda olan Necmettin Güvenç'in görüşmeleri yaptıkları, büyük emekle kısa sürede hazırlanan öykülere benim de son okumada destek olmaktan kıvanç duyduğum, duygu yüklü anıların yer aldığı, ''Onlar İki Kere Yabancıydılar'' sergisinin ve kitabının ilk açılışı ve tanıtımı girişte yer alıyor.   

Konserimiz çok coşkulu geçti. Biz, diğer iki koronun aksine sahnede bitimsiz enerjisini dinleyiciye de yansıtan sevgili şefimiz, dört değerli müzisyenimizle yalnızca 20 kişiydik görüntüde. Yüreklerimize gelemeyen arkadaşlarımızın coşkusu da katılınca çok kalabalık olduk yine. Son üç şarkımızı üç koro hep birlikte kol kola, omuz omuza söyledik barış için, barış uğruna can verenler için, barış isteyen düşleyen herkes için...    

Dönüşteyiz. Konser sonrası gittiğimiz tavernanın şarkıları ve şarkıcıları, danslarımızın neşesiyle az uykuyla geçen geceye karşın yüzlerimiz gülüyor. Teyzem, Gülruş'umuzun müzik anılarıyla sekiz yıl sonra ilk kez bu kadar yüzleşti. Selanik  Türküsü'nü  canımız Gülruş'umuz söylermiş gibi dinlerken gözleri buğuluydu. Ama Dilek ve Garip'in de teyzesi olmaktan çok mutluydu.  Çocukluğunun Tire'sini anımsadı hep Yunanistan'ın sakin ve yeşili bol yollarında. Kuzenim Gonca,  Osman Amcacığımın dört yaşındaki mübadil yolculuğunu yüreğinde yaşadı, Erdal Bey'in tüm uğraşına karşın şarkı söylemese de kahkahaları eksilmedi. Biricik kardeşimle üç güzel günü paylaşmanın sevincindeyiz.

Selanik ziyaretimiz çok kısa olsa da Atamızın evini ziyaret edip Selanik'in dalgalı kordonboyunu, Beyaz Kule'sini de gördük bir kez daha. Füsun, Yasemin ve Belgin üçlümüzü bıraktık Selanik'de uçakla dönecekleri için. Bizim için biraz daha gezerler. 

Güzel şehir Kavala'da öğle yemeğimiz daha önceki gelişlerimizin anılarıyla daha bir lezzetlendi. Kurabiyelerimiz alındı. Malkara molamız verildi. Geleneksel peynir ve tost, çay seremonisi gerçekleştirildi. Hatta 'O Ses Kavala' doğaçlama performansı Erdal Bey'in solo isteğiyle ustalıkla gerçekleştirildi. 'Müzisyenlerin Çekirdek Çitlemesi' kısa filmi sayısız provadan sonra çekilip arşivimizdeki yerini aldı. Kulaklarım üflemelere karşın hala sağlam gibi ve İstanbul'un yeni korkutucu siluetinden geçerek gece yarısı ikide evdeyiz. 

YENİ GEZİLERİMİZE, KONSERLERİMİZE YÜREKLERİ BARIŞ, DOSTLUK, MÜZİK VE İNSANCA YAŞAM İÇİN  ATAN HERKESİ BEKLİYORUZ UMUTLARIMIZI EKSİLTMEDEN...






  

24 Temmuz 2015 Cuma

LOZAN ANTLAŞMASININ YIL DÖNÜMÜNDE LMV BARIŞ KOROSU

Lozan Barış Antlaşması'nın 92. yıldönümüydü bugün. T.B.M.M. Hükümeti'nin Türkiye Cumhuriyeti kurulmadan önce imzaladığı bu belge her geçen an daha fazla saygınlığını arttırıyor. Bugün ülkemizin geldiği durum ve savaş günlerinin resmileştirildiği   zamanları yaşadıkça, her yaştan insanımızın korkunç bir şekilde kurban edildiğine tanık oldukça, sevgiye saygının kalmadığı, tümüyle maddesel bir dünyada yaşadıkça dayanmamız zorlaşıyor.

İşte bu kara günlerde yüreğinizi dostluk ve barış duygularıyla biraz olsun ferahlatmak istediğim için bir koroyu anlatacağım sizlere. LOZAN MÜBADİLLERİ VAKFI KOROSU  ya da kısaca LMV Korosu.

Birinci kuşaktan son dördüncü kuşağa kadar tüm mübadiller için 30 Ocak 1923 tarihi önemlidir çünkü o gün dünyanın ilk ve son olmasını dilediğimiz resmi mübadele antlaşması imzalanmıştır. Her yıl  o gün denize kırmızı karanfiller bırakılır vakfımızca Tuzla'da, tüm yitirdiklerimizin anısına... Tuzla, Çeşme, Samsun başlıca limanlardır mübadilleri taşıyan gemilerin yanaştığı ve karantinada bekletildikleri... 

Büyük 1999 Marmara ve Atina depremlerinin yaşandığı günlerden ve iki savaşan ulusun o zor günlerde karşılıklı yardımlaşmasından sonra eyleme geçen bir avuç gönüllünün iki yıllık uğraşlarının sonucu kurulur LMV. Bu yazıyı okuyabilen herkes o uzun yürüyüşün adımlarını, tüm projelerini, yayınlarını, mübadele müzemizi, atavatana yapılan  yolculukları ve ataların bıraktığı izlerde paylaşılan duyguları vakfımızın ve derneğimizin sayfalarında okuyabilir. 

Gelelim benim vakıfla ve dernekle ve son bir yıla yakın süredir koromuzla olan yolculuğuma: Çocukluğumda babaannemden dinlediğim anılar, mübadele türküleri, memleketten getirilip özenle saklanan bir kaç eşya, fotoğraf ve o çok büyük kürk ve deri kaplı sandığın gizindeydi aslında her şey. 2001 yılında sevgili arkadaşım Mürüvet'le Karaferye ya da bugünkü adıyla Veria'ya  yaptığımız ilk yolculuk hep daha çok öğrenme ve benzer öyküleri paylaşma isteğimi pekiştirdi.

İnternet'te 'Lozan Mübadilleri' diye ilk kez arama yaptığımda vakfın ve derneğin varlığından haberdar oldum. O yıllarda çok yoğun çalıştığım için tek yapabildiğim; kitap fuarlarında vakfımızın standına uğrayıp, güler yüzle karşılanıp, kitap almakta kaldı. Bir de açılan mübadele sergilerini gezdim. Emekli olduktan sonra  ve hele babacığımı sonsuzluğa uğurladıktan sonra Çatalca Mübadele Müzesi'nin açılışına gittik anneciğimle. Orada vakfın mottosu olan '' ÇEKİLEN ACILAR BİR DAHA YAŞANMASIN'' sözcüklerinin daha bir derinden ayırdına vardım, gördüğüm öyküsü olan her bir bağışlanan eşyanın önünde ve koromuzdan ilk kez dinlediğim şarkılar ve türkülerde.

Bir kaç ay sonra kardeşim ve kuzenimle derneğimizin düzenlediği 'mübadil buluşmaları' gezilerinden ilkine katıldım ve orada benzer öyküleri olan ve bugün de yaşamımda çok önemli yerleri süren ilk mübadil dostlarımla tanıştım. Karaferye bu kez çok daha anlamlı bir iz bıraktı bende. İlk gezimde babaannem ve dedem için aldığım memleket toprağını bu kez babacığım içn taşıdım.

Bu ilk buluşma sonbahardaydı. Nisan sonunda GSÜ'deki kurslarda verdiğim dönem dersleri bitmiş ve bu kez vakıfça Yanya'ya düzenlenen gezinin haberini almıştım.Artık derneğimizin üyesiydim. Bu kez tek başıma çıktığım gezide vakfımızın ve koromuzun bilge çınarı Lütfü Karadağ ve ailesi vardı çünkü Lütfü Amcamız 99. yaşını bitiriyordu. Unutulmaz anılarla geçen bu yolculuk yaşamımda yeni bir bakış açısı ve yepyeni görünen ama kırk yıllıkmış gibi gelen dostlar kazandırdı. 

Artık alışkanlık haline gelmişti Lütfü Amca'mızın doğum günlerine Yanya'da konuk olmak. Ertesi yılki gezide Lütfü Amca'nın kendi kızlarının yanında korodaki kızlarıyla da tanıştım. O yolculukta karar vermiştim. Bir gün ben de Lütfü Amca'yla koroda birlikte şarkılarımızı, türkülerimizi söyleyeceğim ve sanki yitirdiğim tüm aile üyelerime sesleneceğim.

Bunun için geçen yılki Yanya gezimizde koro başkanımız ve  Lütfü Amca'mızın diğer iki koro kızıyla adeta bir ön protokol imzalayıp ilk izinleri aldım ve geçen sonbaharda provalara başladım.

Vakfımızın giriş bölümü dışındaki tek oda/salonu, Sefer Bey'in ofisi, seminer yeri, Yunanca dersliği ve Salı akşamları da koro prova odası olan o mekan bana müzikle birlikte paylaşılan dostluğun ve sevginin ne denli yoğun olduğunu anlattı. 

2005 yılında kurulan koromuzun ilk günlerinden bugüne dek katılanları olduğu gibi genç ve sanatının pırıltısını her an yansıtan sevgili şefimiz ve genç arkadaşlarımız o güzelim sesleriyle can oldular dünyama.  

Ve değerli müzisyen arkadaşlarım: Akordiyonist doktorumuz Erdal Oltulu, Udi sanatçımız Emin Çetin, ritmde Görkem Şişko ve çiçeğimiz , kemancımız Dilek Orhan. Onların fedakarca çalışmaları ve işlerini, izinlerini ayarlayarak bize eşlik etmeleri, kısıtlı ses sistemleriyle mücadeleleri... Çok şanslıyız hep birlikte takım çalışmasına inandığımız için.

  
İlk kez Çatalca konserinde, lise yıllarımın beş yöreden halk oyunları oynadığımız günlerinden 40 yıllık bir süre geçtikten sonra mikrofon ve müzik sistemi eksikliğini içten katılımımız ve şefimizin bizlere de yansıttığı enerjisiyle ortaya çıkan coşkumuzla, sahnede olmanın heyecanını ve Yunanistan'dan gelen koroyla ortak şarkı söylemenin unutulmaz  duygulanımını yaşadım. Ve o günden sonra Yunanistan'a yapılan dört ayrı yolculuk, Sulamız'ın, Sefer Bey'in ve Esat Kardeşimin tüm emekleri sonucunda verilen altı konser, her konser öncesi açılan '' Mübadele Öyküleri sergimizde aile öykümüzün önünde çekilen fotoğraflar ve en önemlisi konser sonunda Türk ve Yunan koroları olarak birlikte söylediğimiz ortak şarkılar, izleyicilerin unutulmaz alkışları, bizler söylerken iki halkın elele, omuz omuza dansları, konserler sonrası hep birlikte yenen yemekler için kurulan güneş sofraları; kısacası barışın tablosu... 

Barış için uğraş veren vakfımızın, derneğimizin ve koromuzun bir üyesi olarak kuruluşundan bugüne dek yoğun bilgi ve emek veren tanımaktan onur duyduğum  dostlarımın adını anmadan geçemem. Unuttuklarım varsa affola: Başta Lütfü Karadağ ve ailesi, yitirdiğimiz Atilla Karaelmas, başkanımız Ümit İşler, her an çalışan genel sekreterimiz Sefer Güvenç, Çimen Turan, Müfide Pekin, Filiz Yenişehirlioğlu, Esat Ergelen, Sula Aslanoğlu, Tanaş Cimbis, Şule Kılıç, Nüshet Ak, Çetin Özer, Oğuz Altay, İskender Özsoy,, Sadrettin Soylu koro başkanımız Nevin Uzsoy, Füsun Coşkuner, Yasemin Ağaoğlu, Nalan Moray, Mehveş Sorkun  koro şefimiz Garip Mansuroğlu ve  tüm sevgili koro arkadaşlarım emekleriniz hiç unutulmasın.  

Bunca sözün özü: Kurtuluş ve kuruluş için verilen bir savaşın çocukları, torunları olarak barışın önemini, savaşın kötülüğünü bizler çok iyi biliyoruz ve savaş karşıtlığımızı savaş verilen tarafın çocukları ve torunlarıyla şarkı söyleyerek, her iki tarafın da çok acı yaşadığının bilincinde olarak müzikle büyütüyoruz... 

UMUDUMUZ ŞARKILAR HEP BİRLİKTE VE HEP BARIŞ İÇİN SÖYLENSİN...









            

9 Haziran 2015 Salı

ANNEANNEMİ ANNEANNESİNİ ÖZLEYENLER İÇİN YAZDIM

Daha umutlu günlere başlarken en güzel çocukluk anılarımın pek çoğunu paylaştığım sevgili anneannemi anlatmak istedim bu sabah. İİk torun sevgisini benimle tadan ve kendi çocukluk anılarını tüm canlılığıyla anlatan Karadenizli ve evlenene dek yaşadığı Giresun'un bol yağmurlu yeşilinin bazen boğucu olduğunu anlatan anneanneciğim.

Babaannem, Şükrü ve Rauf  dedem hep mübadeleyle geldikleri için Anadolu doğumlu yalnızca anneannemdir aile ağacında. Daha sonra Mualla yengem anlatınca öğrendim ki anneannemin dedeleri de Batı Trakya'dan göç ederler, '93 Harbi' diye de bilinen Osmanlı-Rus Savaşı sonrasında Antalya'ya yerleşirler. Toprak sahibi aile rahat bir yaşam sürdürürler. Anneannemin babası Rahmi Bey ilk eşi Adife Hanım'la evlenir. Üç oğulları olur. Ancak Adife Hanım Balkan Savaşında biricik kardeşinin şehit haberi gelince üzüntüden ölür. 

Çok sevdiği eşinin ölümünden sonra kendini toparlayamayan Rahmi Bey, Antalya'da daha fazla duramaz ve Karadeniz'e Şebinkarahisar'a göç etmeye karar verir. Burada teninin beyazlığı nedeniyle 'Yoğurt  Nine' diye bilinen komşularının torunu Hafize Hanım'la evlenir. En büyükleri anneannem olmak üzere dört çocukları olur. Fatma, Enver, Kadriye ve Ertuğrul. O yıllarda Rahmi Bey midesinden rahatsızlanır ve dinlenmek niyetiyle eski bir Ermeni köyü olan Asarcık'ı satın alır. Terk edilmiş kilisesi ve evleriyle, yazları geçirdikleri bu köyün anneannemin anılarında ayrı bir yeri vardır. 

Rahmi Bey, 1923 yılında Giresun'un il olmasıyla oraya taşınır ailesiyle. Emekli olur ve büyük bir bakkal dükkanı açar ki anneanneciğime göre o dükkanda yok yoktur. Artık Giresun Çınarlar Mahallesinde üç katlı, panjurlu bir evde oturmaktadırlar. Sabahları semaverde demlenen çayın kokusuyla uyanır çocuklar.  Anneannem 1919 doğumludur. Ve genç Cumhuriyet'in ilk çocuklarındandır. Anaokuluna da gitmiş ilk çocuk şarkılarını orada öğrenmiş ve hiç unutmadan çocuklarına ve bana da öğretmiştir. Teyzem bu şarkılardan birini sevgili Gülrumuzun bildiğini anlatmıştı. 

Anneannem o yılların Giresun'unda denize de girermiş arkadaşlarıyla. Geceleri bile kadınlara ayrılmış sahil banyolarında deniz sefası yaptıklarını  eklerdi sözlerine. Babası sessiz sinema gösterimlerine de götürür, piyano eşliğinde oynatılan filmleri izlerlermiş. Anneannemin  'Raspa' dansı yaptığını, hatta  bir kez anneannemin onlar için dans ettiğini anımsıyor teyzem. Çocukluğunda yazları yaylaya (Asarcık'a) çıktıklarında topuk otu kızağı da yaparlarmış. O da ne derseniz; günümüzde nasıl çim kayağı varsa, kayak yapılan yerde kızakla da kayıldığı için anneannemler de mera hayvanlarının pek sevdiği topuk otuyla kaplı yaylalarda kızakla kayarlarmış. Çocukluğunda kar öylesine yoğun yağarmış ki komşularına bile ulaşmak için karda tünel kazarlarmış. Eh, karda kızağa  alışkın olduklarından yazları da kaymadan duramazlarmış. 

Anneannem arkadaşlarını anlatırken isimleri bana çok ilginç gelirdi. Benim hiç Kiraz ve Ayna isimli arkadaşım yoktu ama onun en iyi arkadaşlarıydı Kiraz ve Ayna. Çok gülerdim o isimlere. Şimdi düşünüyorum da Kiraz Giresun'un antik çağ adına bir göndermeydi belki. Ve hiç göremediği çocukluk dostlarını kim bilir nasıl özlüyordu Tire'nin yeşil Güme dağlarına bakarken.

Bir ilginç anı da soyadı yasasının çıktığı günlerinden. Tahrirat katibi, okumayı seven Rahmi Bey özkitapçı olarak seçer aile ismini. O yıllarda çok sık rastlanan bir hata ile Özkütükçü diye yazar nüfus memuru. Yani kitap yerine ham maddesi olur soyadları. Neden değiştiremezler? O da ayrı bir soru.    

Nakış işleyen menekşe gözlü güzel Fatma'ya görücüler gelir. Hiçbirine evet demezken, 19 yaş büyüğü Rauf Bey'in  isteği kabul edilir ve modern Cumhuriyet'in şapkalı kızı özenle hazırlanmış çeyiziyle Tire'ye gelin gider. Artık Karadeniz'in boğucu yeşilinden Ege'nin verimli ovasına yol almaktadır .

Rauf Dedemin  öyküsünde yazdığım gibi gemi yolculuğu sonrası karaya inerlerken taşıyıcıların dikkatsizliğiyle kırılır tüm porselenleri. Sonra da dedemin verdiği  o romantik sözleri yerine getirememesinden kırılır gencecik yüreği.

Yıllar geçer, anneannemin Gülsen'i, Ruşen'i ve Altan'ı doğar. Tire'nin en verimli ve lezzetli sebzelerinin yetiştiği Rauf Bey'in bahçesinin hanımıdır. Önce Kurtuluş Mahallesi, sonra bahçenin içindeki Kule ev ve ömrünün sonuna dek yaşayacağı Rauf Bey'in kahve, fırın ve berber dükkanının üst katını kaplayan ulu çınarın gölgesindeki evde yaşam sürer. 

Anneannem benim için yalnızca son evinde vardı. Her gidişimde içimi bir sevinç kaplardı. Ne de olsa dört yaşıma doğru abla olmuş, birdenbire büyüdüğümü hissetmiştim. Anneannemdeyken, evin tek kraliçesi bendim hala. Salondaki büyük kare masanın altına kurduğum evimde istediğim gibi nazlanır, Mülkiye'den yaz tatiline gelen teyzemin getirdiği birbirinden güzel oyuncaklarla oynar, dayımla gezmeye gider dim. Ve bahçede beslenen ineklerin sütünden anneannemin elleriyle yaptığı peynir, tereyağla ve dedemin tenekeyle aldığı çok lezzetli balla ve de evin altındaki fırında pişen Tire'nin ünlü tatlı maya ekmeğiyle yaptığımız sabah ve akşamüzeri kahvaltılarının tadı tüm canlılığıyla belleğimdeki yerinde saklıdır.

Anneannemin müthiş bir 'Radyo dergisi'  koleksiyonu vardı. O siyah beyaz fotoğraflarla süslü dergileri okumayı öğrendikten sonra okumak ne çok hoşuma giderdi. Perihan Altındağ Sözeri, Muzaffer Sarısözen isimleri de o sayfalardan aklımda. Sarı pirinç karyolalı yatak odasının,kurutulmuş sarı kantaron çiçeğiyle dolu vazosu ve yeşil dağlara bakan penceresinin önündeki dantelli divanında otururken radyodan gelen müziğin eşliğinde nasıl bir sakinlik ve huzur yayılırdı. 

Benim rahatım eve İstanbul ve Giresun'dan dedemin ablaları büyük halalar gelip de bir kaç ay kalınca kaçardı. Çünkü misafirler evin en büyükleri olarak her türlü ayrıcalığa sahipti. Çok da ağır ve ciddiydiler. Biz de dayımın plaklarını dinlerdik evin teras bölümünde. Bu kez bendeniz bir müzik devrimi yaşar, onlu yaşların başında Erol Büyükburç, Alpay ve Cem Karaca'nın müziklerinin tadına varmaya başlardım.  Hele dayımla gittiğim ilk açık hava konserinde Erol Büyükburç'u dinlerken nasıl coşup tüm şarkılarına eşlik ettiğimizi hiç unutamam.

Sevgili anneannem, işlemeli keten perdeli, bol begonyalı evini dedemi kaybedip dayımı askere yollayınca bırakıp Ankara'ya o sırada OYAK Genel Müdürlüğünde işe başlayan teyzemin yanına taşındı.

Ben de iki aylık Ankara tatilimi iki sevdiğim insanla geçirdim. Anıtkabir'e yakın Maltepe'deki evde geçen günleri 'Teyzemle Ankara' yazımda anlattığım için pek yinelemeye gerek yok. Ama bir kez daha anneanneciğimle Anıtkabir pikniklerimizi ve o sırada nişanlı olan teyzemle eniştemin her buluşmalarında eniştemin getirdiği çikolataların tadını bir kez daha yazmadan duramayacağım.  

Teyzemin ev sahibi o zamanın sağlık bakanı Mustafa Özkan'dı. O yılların bakanları gayet sade döşenmiş evlerinde oturur ve ayrıcalıklı konumları göz önünde olmazdı. Annesi de anneannemin iyi komşusuydu. Birlikte sohbet ederler, sabah kahvelerine giderlerdi. Teyzemin yakın arkadaşı Hamiyet Ablanın annesiyle çıktıkları pazarlardan memnun değildi yalnızca anneannem. Tire'deki bereketli bahçelerinin özlemini çekerdi. Eniştemlerin Yenimahalle'deki bol meyve ağaçlı bahçeli evlerine gitmekten ikimiz de keyif alırdık. Ben arkadaşlarımla buluşmaktan, anneannem de dalından koparılmış meyveleri tatmaktan.  Eh, bir de Cevdet Hanım Teyzenin nefis yemekleriyle donatılmış sofrasında hep birlikte yemek yemekten. 

Anneannem iki yıl sonra evine döndü, can dostu, bacısı İhsan Hanım Teyze'ye ve bizlere kavuştu. Dayım evlendi. Artık altı tane kız torunu vardı. Bir de oğlum Barış doğunca ilk torun çocuğunu görmenin sevincini yaşadı. Sonra dayımın çocuklarına yakın yaştaki kızım Başak'ın ve biricik yeğenim Akgün'ün. 

Artık yaşlanıyor, bol bol Kuran okuyor, tüm oruçlarını tutuyor, bizlerle her buluşmasında nazar duası yapıyordu. Gül küpeleri hep kulaklarındaydı. Ve saçlarını hiç bir zaman boyasız bırakmaz, sokağa çıkarken ipek eşarplarıyla örter, yazları Kuşadası'nda biraz annemlerde, çoğunlukla dayımlarda kalır, komşularıyla görüşmeye hep devam ederdi.

Göz tansiyonu, romatizma ve böbrek rahatsızlıkları vardı. Annem ilaçlarıyla ilgilenir, doktor kontrollerini yaptırırdı. Seksen yaşının ortalarına doğru üç gün yattı ve bir daha kalkamadı. Kimseyi üzmeden, tüm çocukları ve torunları başındayken Karadenizli Fatma Hanım bir sevgililer gününde tüm özlediklerine kavuştu. 

Canım anneannem, hep ışıklar içinde yat. Nur yüzlüm diye sevdiğin ilk torunun bu satırları yazarken seni ne çok sevdiğini bir kez daha yineliyor  ve öykünü anneannesini tüm özleyenlere gönderiyor.            

        

  
  




11 Mayıs 2015 Pazartesi

BİLGELİĞİN İZİNDE ÇINARIN GÖLGESİNDE

Sevgili bilge çınarımız Lütfü Amcamızla birlikte Yanya'yı görme mutluluğunu bir kez daha yaşamak, unutulmaz anılara bir yenisini eklemek, dostlarla buluşmak ve ilk kez Lütfü Amcamla doğduğu şehirde koromuzla sahnede olmak, kısacası ne güzel yaşamak...

Yola çıkışımız anılara kavuşmamızın coşkusunu taşır her kezinde. Ortak öykülerimizin içtenliği sarar hepimizi. Bu kez vakıf koromuzla birlikte Lütfü Amcamın doğduğu şehirde ilk kez konser vermenin heyecanı da vardı yüreklerimizde. Gece yarısında sınıra ulaşıp ata vatana geçtiğimizde, ilk molamıza dek uykudaydık pek çoğumuz. Sabah kahvaltısıyla enerjimize kavuştuk. En öndeki, kaptanımızın arkasındaki koltuk Lütfü Amcamızındır. Diğer taraftaysa Sulamız oturup tüm yolculuk süresince bizimle başarılı bir şekilde baş etti. Lütfü Amcaya oğlu Süleyman ve biricik eşi Yasemen eşlik ediyordu. Koro elemanları ve yakınlarından oluşuyordu bizim kafile. Diğer otobüste sevgili Ayla Ablam, Aydın Ağabey, Çetin Hocamız, yolculuk anılarını güzel gönlüyle paylaşan Nesteren Silivrili ve diğer konuklar vardı. Yanyalı kızlarımız Şule ve Lale ABD'deydiler. Bu kez vakıf başkanımız Ümit Bey, dernek başkanımız Esat kardeş yanımızda olmasalar da kulakları çınlatıldı bol bol.

Geçen yıl Yanya yolculuğunda koroya kabul almıştım başkanımız Nevin Uzsoy ve koromuzun kıdemlileri Füsun Coşkuner ve Yasemin Ağaoğlu'ndan ki üçü de Lütfü Amcamızın vakıf kızları olurlar ve bu kontenjana dahil olmak için verdiğim büyük mücadeleyi sonunda takdir etmişler ve olur vermişlerdir. Ben de bu güzel topluluğun üyesi olmanın sevincini yaşıyorum, işin şakası bir yana.Çünkü bizim koromuz başkadır. Suyun iki yanının ortak türküleri bambaşka bir ruhla söylenir ve insan olmanın, barışın sesi yankılanır her tınıda, her sözcükte. Hele iki tarafın koroları ve şefleri hep birlikte o güzelim mübadele türkülerini söylerken gözlerimiz dolar. 

Haydi yine yolculuğumuza dönelim ve Ayla Ablamın ata memleketi Kastorya'da konaklayalım. Ne güzel bir otel seçilmiş bu kez. Kuş seslerini duyduğumuz, gölü seyrettiğimiz Chloe Oteldeyiz. Nazik sahibesi karşılıyor bizi.  Bu oteli yaparlarken eşini yitiren hanımefendi, ortak hayallerini yaşama geçirmiş ve tüm zarafetiyle konuklarını ağırlıyor. Odalarımıza yerleşip biraz dinlendikten sonra geleneksel akşam yemeğimizin saati geliyor. Lütfü Amcamızla fotoğraf çekimlerimiz başlıyor karnımız doyar doymaz ve o da hiç itiraz etmeden poz veriyor. 

Kastorya, Yunanca'da kunduz anlamına geliyor. Kürk merkezi. Biz o yönünden hiç haz etmesek de, günümüzde kunduz kalmadığından vizon kürkünün kullanıldığının bilgisi veriliyor. Göl kenarında yürümek, fotoğraf çekmek çok iyi geliyor.

Ertesi sabah otelimizdeki enfes kahvaltıdan sonra Yanya'ya hareket ediyoruz. Ve ilk provamıza otobüste başlıyoruz. Sevgili şefimiz Garip Meriçoğlu, müzisyenlerimiz Dilek Karayılan,Ali Aydın ve Ergin Şimşek'le çalışıyor önce. Bu arada keman sanatçımız Dilek çiçeği burnunda evli ve eşi Adnan'la bir anlamda balayı da yapıyorlar. Adnan profesyonel müzisyen ve sahnede Selanik Türküsü'nü seslendirecek solo olarak. Solo demişken, Nalan Hanım bizimle gelemiyor ve o özel sesi ata toprağında dinleyemiyoruz. Ama Cevriye Hanımımız Esma Erdok ve Cevri Beyimiz Sadrettin Soylu her zamanki gibi güzel sesleriyle ve uyumlarıyla her dinleyişimizde içimizi açıyorlar.

Yanya, erguvanlarının rengiyle hoşgeldin diyor bize. Otele yerleşir yerleşmez Lütfü Amcamızın doğduğu konağa gidiyoruz. Giriş katının restorasyonu sürüyor. Kısa bir süre sonra müze olarak hizmet verecek. Lütfü Amca'nn doğduğu odada 102 yaşındaki çınarımızla ışıkla anılarımızı yazıyoruz ve belediyedeki törene gitmek için yürüyoruz. Belediye başkanı değişti. Ancak yeni başkan da ilgiyle yanımızda. Lütfü Amca, doğduğu dilde konuşmasını yapıyor, karşılıklı armağanlar veriliyor. 

Sırada Tepedelenli Ali Paşa'nın adasına ziyaret var. Ben daha önce bir kaç kez gittiğim için sahilde bir cafede oturup hem bir şeyler yiyor hem de sosyoloji çalışıyorum. Saat altıya yaklaşırken kale içindeki eski Süvari Saray'ında vakfımızın 'Hasretin İki Yakası' sergisinin açılışı var. Nasliç'deki konserimizin öncesinde serginin son günüydü ve aile öykümü, yaşandığı topraklarda kendi sözcüklerimden okumak çok farklıydı. İlk okuyuşum, iki yıl önce İzmir'de kucağımda torunumlaydı. Bu kez daha da büyüktü coşkum. Çünkü sergi panolarının yanında öykülerimizin kitabı da ilk kez satıştaydı. Ve yalnızca 'Karaferye'nin Çamları' değil 'Yüreği Yorgun Gönlü Engin Rauf Dedem' de eklenmişti kitaba. Sanki dedelerimin,babaannemin,anneannemin amcalarımın ve babacığımın gülümsemelerini duyumsadım satırların arasında... Büyük emekle kitabı hazırlayan Sefer Bey, çeviren dostlar Sula Aslanoğlu  ve Tanaş Cimbiş'e bir kez daha buradan teşekkür ediyorum bizi öykülerimizle buluşturdukları için. Sevgili koro arkadaşlarımla aile öykümün panosunun yanında fotoğraf çektirmek de çok mutluluk verdi, unutulmaz anılarıma eklendi.Akşamına yediğimiz yemek, Füsun ve Yasemin'in de uçaktan iner inmez bize katılımıyla dinlediğimiz müzik ve danslar çok keyifliydi.Bir de serginin açılışını beklerken Kapadokya mübadillerinden Sophia'yla sohbetimiz,  onun Türkçe sohbeti, özleminin göstergesiydi. 

Ve 1 Mayıs, akıl tutulmasının pençesindeki vatanımızda, biber gazlı, TOMAlı kutlanayan bayramların hüznü içimizde Arta ve Parga'ya doğru yola çıktık. Önce otobüs provamızda şefimizden aferin aldık, sonra da Arta'nın Arathos nehri üzerindeki Osmanlı Körüsü'ne bakan cafede kahvelerimizi içip Parga'da kocaman bir masada Lütfü Amcamızla öğle yemeğimizi yedik. Bir de üzerine Parga'nın sahilinde yürürken Tülin'le dondurmamızı bitirdik. Tülin benim eş tarafından kuzenim. Mübadil kökenli olmamasına karşın öykülerimizden çok etkilendi.         

Ve döner dönmez konser için hazırlanmaya başladık. Üç koro sahne aldık. İlk olarak Yanya korosu ve sonra benim ata vatan şehrimin Karaferye/Veria  korosunun konseri ve finalde biz. Dinletinin bitiminde iki koro sahne önüne geldi, hep birlikte söyledik.Günün bitmesine bir saat kala bizler için hazırlanmış sofralardaydık. Bu arada Ayla Ablam'ın dokuttuğu 102. yıl havlularını çantalarımıza yerleştirdik. Ne güzel düşünmüşler, sağolsunlar.

Esma, Karaferye korosunun genç kadın şefi ve Garip hocamız bizlerin de katılımıyla Sagapo'yu yani sevginin şarkısını söyledik, Lütfü Amca'mızın yeni yaşı için. Karaferye korosundan tanıştığımız hanımlar dansa çağırınca hep birlikte dans ettik. Saatler ikiyi gösterirken otelimize döndük, yüreklerimiz sıcacık... 

Ve ertesi sabah manastır ormanı Meteora'ya gitmeden Lütfü Karadağ ailesinin ilk kez dede köylerindeki çiftliklerine gittiklerini öğrendik. Bu sürprizi TV haberlerinde Lütfü Amca'nın konuşmasını dinleyen köylüleri otele gelip köylerine davet etmişler ve arabayla alıp götürmeleri çok anlamlıydı. Tam otobüslerin hareket saatinde dönerek bizi bekletmemeleri de büyük incelikti. Yanya'yı kuşbakışı gören manzara eşliğnde tüm gezginler birlikte, Şule'yi, Lale'yi, Filiz Hocamızı ve Seçkin Hanım'ı düşünerek, Lütfü Amca'mız ortamızda ne hoş fotolar aldık. Yeniden doğduğun toprakları görmen dileğiyle Lütfü Amcacığım.   

Meçova'da kahve molası, peynir, bal alışverişi ve Kalambaka'ya ulaşmak için bol virajlı yollar, işte karşımızda 22 manastırlı Meteora, tüm görkemiyle, erguvanlarıyla, yeşiliyle. Tatil nedeniyle nasıl bir kalabalık. Onlarca otobüs ve yolcuları. ilk yolculukların anılarını tazeleyerek bol yürüyüş, manastırların basamaklarını tırmanıp gezenlerin izlenimlerini dinlemekle geçen saatlerin sonunda otobüsteki Sula ve Muzaffer Bey'in çift dil, çift sonuçlu sayımları, şarkılar ve fıkralarla geçen yolculuktan sonra sanki İzmir'e gelmişim gibi hissettiğim Selanik'e varış. Renkahenk gün batımının eşliğinde en neşeli grup olarak 'Efaristo para poli' diye bağrışarak çektiğimiz fotolar ve Kordonboyu'na karşı, Beyaz Kule'nin önünde ışığın en güzelinde kısacık bir mola.

Selanik akşamları en güzel Elizabeth'in Rouga Tavern'inde yaşanır. Çünkü hep dostça karşılanır, en sevdiğiniz Türkçe ve Rumca şarkıları da dinleyebilirsiniz yemeğinizi yer, ayran(!) ya da şıralarınızı(!) yudumlarken. Bizim soframızda o akşam Mehveşciğimiz'le iki gün önce Selanik'de evlenen erkek kardeşi ve eşi de vardı.Onları da kutlayıp mutluluk diledik. Rouga'nın nerdeyse yarı nüfusu bizden olunca bol şarkılı, horonlu bir yemek yedik. 

Dönüş yolu hep daha kısa gelir ya, doğrudur. Kavala kurabiyeleri de alındı, çaylar içildi.

İşte yine sınırdayız. Çok teşekkürler tüm vakıf emekçileri.Sağlıklı yaşlar Lütfü Amcam.Size gözü gibi bakan Yasemen, Süleyman ve Karadağ ailesinin sevgili Tülin ve Gülgün ablaları, İsmet Ağabey; iyi ki sizleri tanıdık. Büyük ailenizle, asırlık çınarımızın gölgesinde, bilgeliğinde daha nice güzel günlere. Bundan böyle atavatanda çekilen acılar bir daha hiç  bir yerde ve biricik anavatanda hiç yaşanmasın.


                                                                                                  

16 Şubat 2015 Pazartesi

BİR ÖZGECAN'DIR YÜREKLERİMİZDE SAKLIDIR

Yüreğim yanıyor Cuma akşamından beri. Bir can daha yitirdik bu topraklarda. Belleklerimize, yüreklerimize Özgecan'ın ismini de yerleştirdik tüm acısıyla. Artık o da Ali İsmail gibi Berkin gibi, Güldünya gibi hani ta 70'lerden beri gencecik ölümlerle dolan toplumsal belleğimize eklenen bir simge oldu.

Medya çağında yaşayanlar olarak acılarımızı çok görünür şekilde paylaşır olduk. Kin, öç alma, idam, işkence sözcükleri eklendi o ceylan gözlü ölüme. Ben en çok geleceğin umutlarından birinin daha can vermesine yanıyorum. İnsanlıktan bu denli nasibini almamış, canavarlaşmışların  her geçen gün çoğalmasına yanıyoruım. Özgecan'ın annesinin sözlerine, babasının yavrusunu son kez öpüşüne yanıyorum. Evrensel olmayı ad edinmiş bir kurumda okuyan, psikolog olmayı seçen bir gencecik canın böylesine  vahşice katledilmesine yanıyorum.     

Sakın rakamlara bakıp da bu kaçıncı cinayet demeyin. İçim o yüzden daha çok yanıyor. Küçücük çocuklar bile bu şekilde öldürülüyor, farklı kimliklerde yaşayanlar, toplumda farklılık yaratmak isteyenler, bu karanlığa yuvarlanışı görenler  ya bedenen yok ediliyor, ya işkence görüyor ya da yasaklanıyor.

Okuduklarımdan yola çıkarak devletin ne için var olduğunu sorguluyorum. Bize dayatılan devlet baba kültürü her geçen gün daha çok kararıyor. Devlet baba başta kızları olmak üzere çocuklarını, gençlerini koruyamıyor. Korumak şöyle dursun, içtenlikle üzülemiyor. Yalnızca olanları gizlemeyi ve bizleri korumakla görevlendirdiklerini, bizlere şiddet kullandırarak öfke tohumlarını serpiyor durmaksızın. Her geçen gün biraz daha ölüyoruz. Yüreklerimiz dağlandıkça her geçen gün sevgimizi öldürüyorlar, insan olmanın en güzel duygusunu. Umutlarımızı yok ediyorlar, verdikleri görüntülerle. Göz yaşlarımızdan kırgınlık ve kızgınlık aktığı için arınamıyoruz.

Umuda yürümeyi seçenler çok çevremizde. Ama birlik duygusunu yitirmişiz. İdden kurtulup egoya geçenlerin pek çoğu orada kalıyor. Narsizm çıkmazında durmaksızın bölünüyoruz. Doğrularımızla onulmaz yanlışlar üretiyoruz.

Gelişmiş devletler sınıfında rol alan olaylara bakıyorum. Şiddet onların gündeminde de var. Ama siyasal oyunların dışındaki halk kütleleri birlik içinde karşı çıkışlarını silahların ve gazların gölgesinden uzakta ortaya koyuyorlar. Biz, ne kadar çoğalırsak o denli cezalandırılıyoruz. Az önce ekranda izledim. Yalnızca beş genç kız Özgecan'ın katlini kınamak için bir afiş asıyorlar diye çoğunluğu kadın polisler tarafından yaka paça götürüldüler İstanbul'da. Artık tereddüt etmeye bile hakları yok, boyunlarından tutulup zorlanmamak için.

Cinsiyete bakmadan yalnızca insan gibi yazmaya çalışsam da öylesine zorda kalıyorum ki son yıllarda yürütülen politikalar yüzünden. Bu toprakların Kibelesi'nin yalnızca üremeye aracı varlık olarak kodlanmasından ötürü. Halbuki Kibele yaşamdır, berekettir, geniş anlamıyla doğadır. Belki de o nedenle yalnızca insanı değil doğayı da katleder oldular en ilkel benlikleriyle.

Bugün Cumartesi olduğu gibi yine katılacağım Özgecan'ın canının hakkını arama eylemine. Haziran'a dek birlik olup insanca bir düzen yaratabilmek için elimden ne geliyorsa yapacağım.Sizi de beklerim. Hani demiş ya Karacaoğlan: ''Güzel sever diye isnat ederler-Benim haktan ÖZGE sevdiğim mi var?''