14 Haziran 2014 Cumartesi

TİRE BAÇ FEN LİSESİ İLK DERS YILINI NE GÜZEL BİTİRDİ

Dün karneler alındı.Ve bizim göz bebeğimiz  Tire Fen Lisesi öğrencileri de ilk yılı bitirip tatile girdiler. Ne güzel ne içten bir tören hazırlanmıştı. Madem ki bu blog benim duygularımı yansıtıyor öyleyse dünkü mutluluğumu da paylaşacağım. Size Şefika'yı ve arkadaşlarını anlatacağım.

Eylüldeki açılıştan sonra bir kaç kez gittiğim okulda öğrencilerin ve öğretmenlerinin, müdürlerin ve tüm çalışanların uyumuna seviniyordum. Dün bu düşüncelerimin ne denli doğru olduğunu gördüm ve çok mutlu oldum.

Sabah on bire doğru okuldaydık. Konferans salonunda toplandık. Müdürümüz açılış konuşmasını yaptı. Öğrenci başarısı gerçekten çok iyiydi. Fen lisesi olarak genel ortalama seksenin üzerindeydi. Çocuklar bilim olimpiyatlarına da katılmışlardı. Zaten olimpiyat odalarında nasıl çalıştıklarına okula uğradığımız bir gün biz de tanık olmuştuk. Çocukların katıldığı etkinlikler, yapılması gerekenler, hedefler gibi konuları gayet akıcı anlatan müdürümüzden sonra hayırseverimizin  konuşması çok motive ediciydi. İş yaşamındaki başarıların rastlantısal olmadığına, hedef  koymanın önemine değindi ve başarılı öğrenciler için düşünülen ödülleri anlattı. 

Sıra okul birincisi Şefika Akman'ındı. Şefika Tire'nın Tulumköy'ünde yaşayan ailesinin biricik kızıydı. Çok heyecanlı ve içtendi sözleri. İşte, o konuşurken ben bu güzel ülkede eğitimde fırsat eşitliği olsa daha ne Şefikalarımız olacak diye düşündüm gözlerim dolarak. 

Sonra Şefika'nın babaannesi, annesi ve babasıyla tanıştım. Tanıdığım nice aydından çok daha geniş dünyaları yansıyordu pırıl pırıl gözlerine. Eğitimin değerini biliyorlar ve kızlarının okuması için hepsi de ellerinden geleni yapıyorlardı. Hele o babaanne, nasıl da gururluydu torununun başarısından. ''Ben uyurum, o hep çalışır, babası on yaşındaydı yetim kaldığında okuyamadı hep tarlalardaydık, gelinim de 17 yaşından beri bizimle beraber, o da çalıştı.''diye anlatırken, Şefika'nın babası da  kendi annesini doğruluyor, ''Eğitim çok değerli. Ben liseyi dışardan bitirdim. Bu okul, kızım için çok iyi oldu.'' diyordu. Tören sonrası pek çok pozdan sonra ben de anneciğim yanımda, Şefika ve annesiyle de fotoğraf çektirdik. 

Gerçekten çok etkilendim tüm öğrencilerimizden ve başarılarından, o sırada törende konuşma sırası bana gelmişti,öğretim ve eğitim yılının son dersini vermem için. Yine unutulmayacak dakikalardı. Bu kez öğrenci merkezli olmalıydı dersimiz. İlki ilkelerimiz ve amaçlarımız üzerineydi genellikle. Ama şimdi koskocaman dokuz ayı okulda geçirmişlerdi çocuklar; deneyimlerini ve isteklerini anlatmalıydılar. Gönüllü bir kızımız yanında beş öğrencimizi çağırdım sahneye. İçtenlikle isteklerini anlattılar. En çok hoşuma giden isteklerinin drama kulübü dans kulübü, piyano alınması ve voleybol oynama saatlerinin çoğaltılması  olmasıydı. İçimden ''Yaşasın, tek yönlü değil, çok yönlü çocuklar yetişiyor.'' diye çok sevindim. Ben de 'beyin ve yürek uyumlu olursa yaşam daha anlamlı olur'' diyerek ve iyi tatiller dileyerek dersimi bitirdim.

Okulun tanıtım filmini coğrafya öğretmenimiz Mustafa Konur hazırlamış, rehberlik öğretmenimiz Fatma Mut  da seslendirmişti. Emekleri içn buradan bir kez daha teşekkür ediyorum. Okulun bilim laboratuvarlarını hibe eden ve okulda bilim çadırı kurdurarak tüm çevredeki öğrencilerin de yararlanmasını sağlayan İbrahim Çağlar arkadaşımızın hazırladığı bu etkinlik unutulmuştu. O da eklenecek.  Her önemli anımızda yanımızda olan Metin Kaya dostumuz da ödül verenlere katıldı.

Sırada eşimin ilk beşe giren çocuklara ödülü, Paris ve Disneyland gezisini kazanan en başarılı  beş öğrencinin açıklanması vardı. Umarım öğretmenleri Fatma hanım ile çok güzel bir tatil yaparlar.

Son olarak okula emeği geçen personele armağanları verildi ve en çok alkışı da onlar aldı. Ne güzeldi bunu görmek. Okula katkısı olan tüm bireyler birlik içinde ellerinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorlardı. 

Ülkemiz üzerindeki kapkara bulutları dağıtan pırıl pırıl bir gündü dün. Dileğim nice yıllar daha da gelişerek sürüp gitmesi. 

Ne yazık ki öğretmen okulları kapatılıyor, mesleksel eğitim göz ardı ediliyor, sanat eğitimi ve uygulayıcı kurumlar yok ediliyor. Sadece yeni beton kütleleri ekleniyor adeta beyinlerimizi ve yüreklerimizi de betonlaştırır gibi. o yüzden bu sevinçli günü paylaştım tüm dost bildiklerimle.














     
   

13 Haziran 2014 Cuma

GİRİT BİR ADA MIDIR YALNIZCA

Girit, Ege'de bir ada mıdır yalnızca? Yoksa bir çok Egeli için memleket midir? Hep yakın gelirdi bana Girit ve Giritliler. Çünkü benim Giritli Ninem, Giritli İhsan Teyzem çocuk gönlümde iz bırakanlardandı. Onların tertemiz evleri, el işleri belleğimde kalmıştır ve bir de konuştukları sözcükler; anlamasam da hoşuma giden. 

Lozan Mübadilleri Vakfımız bu kez izmir'den Girit'e gezi düzenleyince ve sevgili Şule, İstanbul'dan geliyorum, birlikte gidelim deyince, Lale ve Seçkin hanım istedikleri halde özürleri çıkıp katılamayınca atladık uçağa ve kırk dakikada indik Heraklion/Kandiye Hava Alanı'na. 

İlk durağımız, Ayios Nikolaos'dı. Oradan sevgili Vakıf temsilcimiz Tanaş Cimbis'i alıp nefis manzarasıyla krater gölünde fotoğraf çektik. Ve hepimiz son günlerin Haziran'a benzemeyen bulutlu ve seller akıtan havasından sonra Girit'in Hellos'una kavuşmaktan mutluyduk doğrusu. Yoğun program nedeniyle Şule'yle içimizde kalan göl kenarındaki kahve hayaliyle 'kutsal taş' anlamına gelen Iera Petra'ya doğru yeniden yola koyulduk. 

Elounda'da ilk önce 'Spina Longa'  yani 'uzun diken' adasına  ya da 1950 lere dek cüzzamlıların tedavi edildiği adaya gidildi. Aslında yakın adalara düzenlenen turlardan biri de Barbaros Hayrettin Paşa'nın adı 'Pirate Barba Rossa' yani 'Kızıl Korsan' olarak geçen paşa'mızın adasınaydı. 

Uykusuzca ve sabah çok erken başlayan bir uçuşun ardından süren bu turlardan sonra Bella Petra'da yenen,  güzel sunumlu ve enfes lezzetli yemek hepimizin enerjisini yerine getirdi. Mayısta İstanbul'da izlediğimiz halk oyunları ekibinin üyeleriyle bir arada olmak ve halay çekmek de neşelendirdi bizi. Ve yemeğin en güzel yönlerinden biri de eski gezi arkadaşlarımızdan Reha Erekli ve eşi Sibel'le tüm yolculuk  boyunca süren kutsal masa arkadaşlığının ilkinin yaşanması ve hep aynı yılların insanları olarak benzer esprilerle gezi üyelerimizi  tanımaya çalışmamızdı. 

İlk günü hala bitiremediğimin farkındayım. Sevgili başkan Ümit Bey ve genel sekreter Sefer Bey bir arada olunca ikisinin de katkılarıyla bu yoğun yolculuğun bir sonraki durağı Iera Petra ya da 'kutsal taş' oldu. Ve akşam özellikle Reisdere ve Alaçatı mübadillerinin kurduğu derneğe konuk olduk. Nasıl da candan karşılandık ve ağırlandık her ziyarette olduğu gibi .  Sonra da genç bir çiftin yaptığı müziği dinledik kıyıdaki kafelerden birinde.

Ertesi sabah Kandiye'ye gittik önce. Kazancakis'in mezarını ziyaret ettik. Sadeliği ve üzerindeki yazısıyla bize 'Zorba' gibi bir filmin kitabını da armağan eden bu büyük yazarın ve felsefecinin mezar taşında 'Hiç bir şey ummuyorum, hiçbir şeyden korkmuyorum, özgürüm' yazar  şehrin en yüksek tepesinde.





Ve çok görmek istediğim bir yerde Knossos Sarayı'ndayız bugün. Söylencelerin gerçeğe dönüştüğü bir yer burası. Labirentlerin doğduğu saray. 1500 den fazla odasını olduğu söyleniyor. Benim çok sevdiğim o incecik, zarif figürlerin bol kullanıldığı, başka bir deyişle estetiğin doğum yeri Minos uygarlığının tam ortasındayız...

Ana tanrıçaların doğum yeri de Girit. Sefer Bey'in eski arkadaşı Ömer Bey de 'Anadolu uygarlığının gözeleri Girit'tendir' diyerek son noktayı koyuyor. Minos uygarlığının eril rengi pembe, dişil rengi beyaz tüm duvar resimlerinde. Ertesi sabah gezdiğimiz Heraklion Müzesinde sergilenen mozaikler, küpler ve duvar resimleri hele takılar çok zarif gerçekten. Müze görevlileri de öyle. Bir gün önce İera Petra'nın müze görevlisinin öfkeli davranışlarının tam aksine 

Müzeden sonra Resmo'ya gidiyoruz. Mübadele öncesinde yoğun Türk nüfusa sahip bu şehirde Venedik ve Osmanlı etkisi çok yoğun.

                                                









 Kalesi ve limanı etkileyici.Ancak cunta döneminde pek çoğu yok edilmiş.

Ben bu gezide en çok Hanya'yı sevdim. Eski limanı İzmir'i anımsattı belki de. Bir de insanlar nasıl da candan ve güler yüzlü. Otelimizin karşısında Kapalı Çarşı, az ilerisinde Hünkar Camii.  Çan kulesi ve minaresiyle bir arada çok etkiledi beni. Sahilde eski evler. Yan yana daracık cepheleri , rengarenk çiçeklerle çevrelenmiş. Hele mübadeleden sonra devirdikleri minaresinin yokluğuna karşın gücünü koruyan Yalı Cami. Sahilde yenen yemekler... Hasanaki Meydanı'nın ulu çınarları, üzerlerine maniler kazınmış Girit bıçakları...

Dönüş yolunda El Greco'nun köyüne uğradık. Köyün yukarı kısmındaki müzede gencecik anne Christina'nın güzelliğinin
ışığı etkiledi herkesi. Neyse ki  ne Türkçe ne de İngilizceyi anlamadığından Sibel 'in ''Kızım gel, Türkiye'de dizi yıldızı olursun. '' önerisine karşılık veremedi. Onu yaşlıların bol makrome ördüğü köyünde bırakıp yola çıktık.



Evet, bir geziyi daha yaşadık Vakıfla. Girit, Samyotisa, rengarenk çiçekler, çok farklı ama çok renkli yolcular, lezzetli Girit mutfağı, iki ulusun birbirlerine sıcak yaklaşımı,son anda bize billur sesiyle şarkılar söyleyen sevgili Hülya hanım, kitaplarını yazarken dedelerini yeniden yaşatan Ferda hanım,  İzmir'de de Vakfı omuzlayan Taner Bey ve bu yolculuğa eşiyle birlikte katılan Sefer Bey, güler yüzüyle başkanımız Ümit Bey,tek tek isimlerini yazamadığım diğer arkadaşlar ve sevgili arkadaşım Şule ile dostluğumuzu paylaştığımız sevgili Erekliler ile daha nice gezilere ...

29 Mayıs 2014 Perşembe

İSTANBUL'DA GEZERKEN

Ülkenin kalbinde yaşamak hep derin nefes almak gibidir. Tüm olanlar, duygular daha bir derine işler. Gözünüzün önünden değişim geçer tüm ivediliğiyle. İstanbul  o yüzden yorar, üzer ve çok da sevdirir kendini.

Benim gibi iki şehirli yaşıyorsanız ve hele kültürel etkinlikler yaşam iksirinizse yetişemezsiniz aldığınız etkinlik notlarınıza. 

Soma sonrası Gezi yıl dönümü öncesi, bildiğimce ve sevdiğimce kısacası Belgince vurdum kendimi oyunlara, sergilere ve dinletilere. Haydi unutmadan yazayım birazını. Çünkü şu bir yıldır ne güzel izlediğim yada dinledimse her 'haydi biraz oturayım da yazayım' deyişimde ertesi gün gündem karardı ve canım yazmak istemedi. Ve dün yürüdüğüm Gezi Parkı'nda yarın yürüyemeyecek olmanın dayanılmaz ağırlığı, İstiklal'de dağıtılan toplantı bildirilerine karşın AKM'de konuşlanan polis ordusu ya da orantısız zekaya orantısız TOMA gücünün iki gün önceden ortada görünmesi yeni günün ilk saatlerinde otur da gördüğün ve izlediğin güzellikleri paylaş dedirtiyor bana.

İlk katıldığım etkinlik bir edebiyat etkinliğiydi. Heyamola Yayınları'nın,  Ari Çokona hocamızın hazırladığı Çağdaş Yunan Edebiyatı Antolojisi ve kızkardeşi İo Çokona'nın çevirdiği edebiyat tarihinde ilk roman özelliğine sahip Longos'un Dafnis ve Hloi'nin tanıtımları için düzenlediği tanıtım toplantısıydı. 

Ertesi gün evdeki boya işinin bitti ve kızımla güzel bir akşam yemeğinden sonra CRR'de ''Rodrigo Akşamı'' dinletisinde unutulmaz müzikler dinledik.

Cumartesi yapacak işler çoktu. En güzeli de IKSV tiyatro Festivali çerçevesinde Tiyatro Propeller'in çok başarılı bir yorumla sahnelediği William Shakespeare'in 'Yanlışlıklar Komedyası'nı izleme şansım oldu. Bu arada Salt Beyoğlu'nda 'The Clock' adlı Christian Marclay tarafından 2011 Venedik Bienali için hazırlanan 24 saatlik film benzersizdi. İsterseniz tüm gün boyunca oturup bu unutulmaz film tarihine saygı gösterisini izleyebiliyordunuz.

Zamanın yaşamımızdaki yerini de çok iyi kurgulamış yönetmen. 24 saatlik bir kurgudan yalnızca bir saat süren ama tüm izleyenleri avucunun içine çekip alan bir oyun da bizdendi. 'Garaj'. Craft Oyuncuları  Enis Arıkan ve Güven Murat Akpınar İpek Bilgin'in yönetmenliğinde çok içtendiler.

Pazar  günü Borusan Perili Köşk'de 'Ortak  Zemin ' ve 'Exercise' sergilerini gezdim. Ve akşamına da büyük usta Genco Erkal ve Tülay Günal'ın oyunculuk düetleri 'Yaşamaya Dair' unutulmazlar arasındaki yerini aldı. İki büyük oyuncunun yanı sıra  mekan Ali Paşa Hanı da çok etkileyiciydi.

O akşam Hem adı gibi 'ışığın bilgesi' Nuri Bilge Ceylan'ın Cannes'da 'Kış Uykusu' ile kazandığı büyük ödül ve 'Yaşama Dair' de tüm izleyenlerin ayakta alkışları nasıl farklılaştırdı ve o gururlanma duygusu  yaşattı.

Bir de Medica Görüntüleme Merkezi'nde,güzelim Tozan Köşkü'nde  Dr Zafer Mutlu'nun bella cantoları ve piyanist Murat Toker'in yorumlarını dinlemek çok iyi geldi.

İki anı sergi  de gezdim şu bir haftada. 'Oktay Rıfat 100 Yaşında- Elleri Var Özgürlüğün' YKY Kültür Merkezinde. 
ve Milli Reasürans'da 'Sabit Bilir- 20. Yüzyılda Bir Hazerfen- Sabit Karamani' sergileri gerek sunum ve gerek bilgilendirme açısından çok başarılıydılar.

Salı akşamı kızımın çağrısıyla BAU Karaköy binasında genç besteci ve yorumcu Çağıl Kaya'yı dinledik. Nasıl etkileyici sözler ve müziklerdi tüm parçaları.
Ve son olarak da bu akşam önce Osman Hamdi Bey'in kızı Nazlı Hanım'ın anı defterlerinden yola çıkarak hazırlanan sergiden ve Fransız Kültür Merkezi'ndeki Selçuk Demirel'in beynimizi açan çizgilerinden sonra Pera Müze'sinde  'İzmir Barok' topluluğuna kulak verdim.

İnsanca yaşamanın güzelliklerine varmak ve paylaşabilmek önümüzdeki günlerin sıkıntıları için de birebir.  Tüm sevdiklerime öneririm gönülden

24 Mayıs 2014 Cumartesi

ÖNCE DİLİN ÖFKESİ YAKAR

On gün geçti. İlk haber aldığımda on yedi can çıkarıldı dendi ve çevik kuvvet gönderildi Soma'ya. İşte ben o zamandan beri yine paramparçayım. Canlarımız yerin altındayken, yangın ve dumanla boğuşur ve acıyla son nefeslerini verirken yönetenler her şeyden önce çevik kuvvet yolluyorlar matem kentine. Sonra her şey çığrından çıkıyor onulmaz acılar bırakarak...

Bu güzelim yeryüzünü biz insanlar yüzyıllardır çok kirlettik iktidar uğruna. Ve çağdaş bir yaşama erişebilmek için öğrenmeyi, bilgilenmeyi ve sevmeyi seçtik pek çoğumuz. Öyleyse neden şu satırları yazarken bile gözyaşlarım akıyor? Yönetenlerin bizleri bu denli tüketmeye ve yok etmeye ne hakları var?

Niye görsel belleğimiz hep acı fotoğraflarla dolu, özellikle son bir yıldır günden güne hatta saatten saate artan boyutta? Bir yanda o masum kömür karası özürler:''Çizmelerim kirli, sedye kirlenmesin.'' Diğer yanda aynı matemin içinde uçan tekmeler ve o tekme atan ayağa verilen bir haftalık incinme raporu. Halktan kaçarken atılan yumruk ve yumruğu yiyenin her şeyden vazgeçişi.
Soma'ya her gidenin okuduğunuz ve izledikleriniz burada yaşanandan çok farklı deyişi, babasız kalan yüzlerce çocuk, yaslarını bile yaşayamayan işçilerin yeniden hiç bir iyileştirme yapılmaksızın yerin altına çağrılması...

Ve acının dalga dalga yayılmasıyla polisin orantısızca her yere konuşlanması; taziyeye gelen gencecik bir insanın ensesine kahpece sıkılan kurşun ve cemevinde inanılmaz bir görüntü. Ve mutlaka onu izleyen bir ölüm daha, Berkin'in mahallesi artık polispoli... Berkin'in cenazesinden sonra Burak can, Uğur candan sonra Ayhan can... 

Her giden can yeni bir kara leke. Madencinin yüzünün karası ne kadar temizse bu cinayetler o denli kirli. 

Ben sözcük emekçisiyim. Bir dili öğrenebilmek için, öğretebilmek için önce melodisini duymalısınız. Her dilin müziği farklıdır ve siz o dilin tınısını severseniz çok daha kolay öğrenir ve öğretebilirsiniz çünkü özüne varırsınız. Yıllarca sevgili öğrencilerimle dinleme ve konuşma alıştırmaları yaparken yineledim bu sözcükleri ya da tümceleri. Ve severek öğrenmeye çalıştık birlikte. 

Neden mi yazdım bunları? Dün akşam Rodrigo'nun Aranjuez Konçertosu'nu Marco Socias'nın enfes yorumundan dinlerken düşündüm; belleğimde 'Gülünün Solduğu Akşam' bana üç fidanı, arkadaşlarını Erdal Öz'ü ve diğer mücadele insanlarını anımsatırdı, onlar için dinlerdim. Son yıllarda ne çok gülü soldurdular, hele Gezi'den beri ne çok filizler, fidanlar gitti.

İşte bir sözcük emekçisi için umutsuzluk dilin melodisinin yok edilmesiyle başlar. O sürekli bağıran, küçümseyen, küfreden, argo konuşan yalnızca kendi sınırlarındakilerin bile yetmediği, ülke dışındaki diğer devlet yetkililerini de küçümsemeyi kendince düstur edinen ve sözcüklerindeki ve eylemlerindeki zalimliğin altında  bir böcek gibi ezilen yığınları uyuşturan, uyuşmamak için direnenleri tüketen bir yönetimde İNADINA YAŞAMALIYIZ, bizden sonrakilere daha güzel bir dünya umudunu yaşatmak için...

5 Mayıs 2014 Pazartesi

ANILARA YOLCULUĞUN GÜLEN YÜZLERİ

Bu gezi Lütfü Amca'nın doğduğu şehre özlemi için, bizimse aile öykülerimizin yuvasına sığınıp vatanın içimizi acıtan gündeminden uzaklaşmamız için beş günlük bir pırıltıydı gözlerimizde ve ruhumuzda. O yüzden bu kez ortak öykülerimizi paylaştığım 101. yaşına basan Lütfü Amcamla,  sekiz yaşındaki İpek'le ve diğer dostlarla anılar olacak konumuz. 

Aslında ben 1 Mayıs kaçkınıydım. Emek sineması protestolarında başlayıp Gezi Parkı'nda paramparça olan ruhumu sağaltamamıştım. Okuyup yazdıkça daha derinleşiyordu her biri. 2011 1 Mayıs Taksim Meydanı bayram yeriydi. Son üç yıldır ülke akıl almaz bir hızla değişip dönüştükçe sınırın dışına çıkmak, bir kaç gün gezgin olmak ve öykülerimizi paylaşmak inanılmaz derecede mutlu ediyor. Hele bu yolculuk Lozan Mübadilleri Vakfı'mızın asırlık çınarı Lütfü Amcamızla ve vakıf ailemizin diğer sevgili üyeleriyle olunca arınıyoruz tüm sıkıntılarımızdan.

Bu kez de otobüsümüzün arka sıralarında, Ayla Ablam ve Aydın Ağabeyimin arkasındaki koltuktaydım. Sevgili Şule ve Lale programları uymayınca gelemeseler de  her an kulaklarını çınlattım  Filiz hocamın, Seçkin hanımın, Ülkü'cüğüm'ün de öyle. Neyse ki Mübadil kuzenim, fotoğraf önderim Çetin hocam ve dernek başkanımız Esat kardeş de hemen yakınımızdaki koltuklarda yerlerini aldılar. Arka kapı bölgesinin diğer üyeleri koromuzun değerli başkanı Nevin hanım, eşi Karaferye'li  hemşehrim Erol ağabey ve de koromuzun mümtaz elemanları Füsun, Yasemin, nezleli de olsa geziyi kaçırmayıp anılarını tazeleyen diğer koristimiz Atilla bey ve  en arka koltukların değişmez elemanları Yurdanur öğretmenimiz, Saime hanım, İpek hanım. Birbirlerini gayet iyi tanıyan bu yöre insanlarına iki çok genç eleman da katıldılar. Otobüsün neşesi, elma yanaklı, tatlı zeybetikocumuz, Yunanca'yı  hemen her Türkçe sözcüğe -aki son eki takarak konuşabilen İpek ve 14 yaşına karşın olgun duruşuyla kitap kurdu ablası Dilara. Anneleri Aydan ve baba Murat bey yol boyunca bizden çok daha sessiz ancak dans zamanı Yunanlı arkadaşlara taş çıkartacak ölçüde ustalıklarıyla figürleri ve uyumlarıyla övgü dolu alkışları aldılar.

Yazarken bile coşkusunu yaşadığım gezimizin bize sinerji sağlayan en büyük gücü Karadağ ailesiydi. Onların varlığı bizi kocaman bir aile yapıyordu ve dilerim hep böyle sürer. Tülin Abla, Lütfü Amcamızın en büyük evladı, hep gülen maviş gözleri, zarafeti ve babacığını koruyup kollaması ve yazdıklarıyla gönlümüzdeki tahtında her zaman. Süleyman Karadağ, değerli arkadaşım, sohbetleriyle, içtenliğiyle aslında o da arka koltukların üyesiydi de arada sırada Lütfü Amcanın göz sınırlarına girmek zorundaydı. Lozan Mübadilleri Ailesini her zaman bir araya getiren Sefer Beyin sabrına her gezimizde bir kez daha tanıklık ederim doğrusu. Herkesi dinler, bilgilendirir, şakalara katılır ve arada bir de ne yazık ki  sevgili beresini kaybeder. Tanaş  Cımbış, Lütfü Amcanın en sevgili yavuru, Yeniköy'de  doğmuş büyümüş, gerçek bir İstanbul beyefendisi olarak Girit'ten tüm gezilerimize katılır, gönüllü çevirmenlik ve mihmandarlık yapar. İskender Bey de notlarını alır, fotoğraflarını çeker ve sürekli kitap yazar.  Diğer  otobüsün sorumlularıysa başkan Ümit bey, eşi Ümit hanım ve sevgili Sula'dır.


İlk durağımız Kastorya'ydı. Göl kenarında yürüyüş yaptık, bol fotoğraf çektik. Türk mahallesi hala ayakta. Çiçekler, evler, doğanın ilkyaz renkleri dinginlik verdi hepimize. Hep birlikte müzik eşliğinde Familya Taverna'da güzel bir akşam yemeği yedik,101. yaş ilk kutlamasını yaptık, İpek ve ailesinin danslarını alkışladık ve ertesi sabah Yanya yoluna çıktık.

Günlerden 1 Mayıs'tı ve hepimiz haber almaya çalışıyorduk sosyal medya aracılığıyla. Bir gece önceden İstanbul'da ulaşımın durdurulduğunu, Taksim'in yine yasak meydan haline getirildiğini okumuştuk. Hatta atılan Tweetlerden biri durumu çok iyi özetliyordu. ''Kıbrıs Barış  Harekatı için 5900 asker, 1 Mayıs 2014  Taksim için 30.000 polis'' Ve biz sabah onbire doğru Yanya'ya girdiğimizde serin  yağmurlu havada rengarenk şemsiyeleriyle 1 Mayıs yürüyüşlerini yapan Yanyalıları, gülümseyerek, bize el sallayarak, yürüyen, polissiz insanları görünce çok sevindim Yanyalılar için, uygarlık için, kültür için; yüreğim yurdum için yangın yeri olsa








da. Sonra çok sevdiğim Parga'da bile mahzundum. aynen Kavafis 'in şiirindeki gibi şehrin  yükünü taşıyordum uzaktan. Neyse ki dönüş için otobüslere yürürken yüzümüz güldüren bir şey oldu. Parga'da taksi pek kolay bulunmuyor. O yüzden yoldan geçen iki çocuklu anneye rica ettik acaba iki arkadaşımızı otobüsümüzün beklediği meydana götürür mü diye. O da kabul etti. Lütfü Amca, yaşını söyleyince genç kadının yüzünün aldığı şekle çok gülmüş


   


Ertesi gün çok yoğun geçti. Sabah saat onda Lütfü Amca'nın doğduğu eve gittik ve 101. yaşının ilk gününe başladık. Doğduğu evde 101. yaşa basışını kutlamak kaç kişi için olasıdır? Hele bu ev artık pasaportla girilen bir topraktaysa... Belki de o yüzden Yanya Belediyesi'ndeki konuşmasına Kavafis'in dizeleriyle başladı Lütfü Amca. O denli heyecanlıydı ki konuşma metnini biricik oğlu Süleyman Karadağ okudu gözleri dolarak. Yanya'da bizi hep güleryüzüyle karşılayan değerli belediye başkanı Filios Filipidis, Lütfü Amca için hazırlattığı pastaya 100 rakamı şeklindeki mumları kendi ellleriyle sıraladı ve bu yıl Mayıs ayında yapılacak seçimlere katılmayacağını ama her zaman Yanya'da bizleri ağırlamaktan mutlu olacağını belirtti. Daha sonra Arkeoloji Müzesi'ni gezdik ve öğle yemeği için ayrıldık.

Yanya'da Pamvotis Gölü'nün ve Tepedelenli Ali Paşa'nın adasındaki yemekte Lütfü Amca  ve tüm kızları, oğulları olarak unutulmaz anılarımıza bir yenisini ekledik. Ben bu kez Şule ve Lale'nin de rolünü üstlenerek bayağı bir aşama kat ettim Lütfü Amca'nın LMV evladı sıralamasında tüm engellere karşın. 

Akşam da Yanya Kayserililer Derneği'nin düzenlediği yemekte bir takım müziksel ve fiziksel bozukluklara dayanıp proto masadan ayrılmadım... dernek başkanı Anastasia Papasoglu'nun babası mikrofonu bırakmak istemedi Lütfü Amca ve koromuza. Heyecanlı bir karşılaşma izler gibi olduk uzunca bir süre.  Pist hiç boş kalmadı. İki ulusun mübadilleri kuşaktan kuşağa, el ele, kol kola benzer müziklerle dans ettik saatler boyunca, kimi zaman hızlı kimi zaman salınırcasına... Lütfü Amcamızı hayranları hiç yalnız bırakmadı, çünkü tüm köy halkı onun için adeta bayram kutlar gibiydiler .  Tülin Abla zarif kolyeler armağan etti bize. Çok değerli bir anı olacak benim için. Sevgili Christina'nın  da bizimle olması daha bir mutlu  etti gerçekten. 

Az uyku, iyi bir kahvaltıyla Meçova'ya yola çıktık. Ulu çınarlarıyla, karlı dağlarıyla çok sevdiğim bu köyde sabah kahvemizi içtik. Bastonlu dedelerin yerleri boştu bu yıl. Bal, peynir ve ahşap işleriyle tanınan köyün pazarını da görüp Kalambaka bölgesindeki Meteora manastırlarına ulaşmaktı hedefimiz. Tam 21 manastırın olduğu bu bölge çok etkileyici. Bu kez manastırın  girişindeki sunakta  mumlarımızı da yaktık Ümit Hanımla.

Akşama doğru Ata'mızın şehrindeydik. Selanik o kadar İzmir ki her görüşüm eski bir arkadaşa kavuşmak gibi. Yürüyüşümüzü yaptık otele yerleşir yerleşmez. Akşam da çok iyi bir restorandaydık. Rouga Restoran Füsun ve Yasemin'in daha önce de  gittikleri işletmecisi  Elizabeth'i de tanıdıkları çok iyi bir lokanta.Nefis yemekler, kaliteli müzik ve tatlı sohbetle dostluğun güzelliğinde gezimizin son akşam yemeğini taçlandırdık Lütfü Amcamızın da katılımıyla. Bu arada gecenin en şık hanımı dantel yakalı bluzuyla Ayla Ablamdı.

Sabah dönüşe geçmeden Aristoteles Meydanında Electra Hotel'in cafesinde Ayla ablamın yorumuyla 'Cazcı Kızlar' görüntüsünde kahvelerimizi içtik ve Ata'mızın evine gittik. Gittik de ben yeni düzenlemeyi çok ruhsuz bulduğum için ve eski ziyaretlerin tadını bozmak istemediğim için dışardan fotoğraf çektim. Zaten imza defterinin bile özgür olmadığı Ata evi ona yakışır mı? 

Ve Kavala, güzel şehir, midyeli pilavın bu kez farklı olsa da Özlem'ciğim için içilen Mitos, Seçkin Hanım için yenen kabak kızartma ve diğer yemekler kilo almama biraz daha katkıda bulunsa da güler yüzlü LMV ailemizin gezilerine bir yenisini eklemek ve sınırı geçip İstanbul'a girene dek şakalar ve şarkılarla geçen yolculuğu tamamlamak öyle iyi geldi ki gezgin ruhuma.

Lütfü Amca'ma  sağlık ve daha nice geziler diliyorum ve tüm dostlarla daha nice buluşmalarımıza. İyi ki varsın Vakıf Ailem. Bundan sonra tüm ortak öykülerimiz geçmişin çekilen acılarından uzak, dostluğun dayanışması ve güzel anılarıyla bezeli olsun.          










    

11 Nisan 2014 Cuma

TİRE'DE SEÇİM ŞÖLENİ

Doğduğum yerde, bu toprakların en güzel ilçelerinden birinde bir şölen gibi kutlandı 2014 yerel seçimlerinin sonuçları. Pazartesi günü Tire'deydim ve yüzüm gülerek döndüm İzmir'e.

Tire'de 64 yıldır ilk kez CHP belediye başkanlığı seçimini kazandı. Bu çok büyük bir değişim sayılabilir. Hepimizin bildiği gibi CHP'nin aday belirleme süreci çok sancılı geçti. Bir çok istifalar ve DSP'ye geçip aday gösterilenler olduğu gibi, olgunlukla sonucu kabullenip destek verenler de görüldü. Ve genelde takım çalışması olumlu sonuçlar getirdi. 

Tire'de durum pek farklı sayılmazdı aslında. Tayfur Çiçek Demokrat Parti'den kazanmıştı geçen dönem seçimleri. Çünkü Tire, yıllarca Adalet Partisi'nin ve sonra Doğruyol'un kalesi konumundaydı. Ancak son dönemde giderek ötekileştirmeyi seçen ve halkın demokratik haklarını kısıtlayan yürütme erkinin giderek kararan dayatmacı tavrından dolayı pek çok yurttaş gibi o da  olumsuz etkilenmiş ve CHP'ye geçmişti. Altı aday adayı vardı Tire'de ve aday olan geçmiş hizmetlerinden ötürü Tayfur Çiçek oldu. Ve İzmir'in kaybedilen altı ilçesinin verdiği üzüntü yanında Tire ve komşu ilçe Bayındır bu kez CHP'nin yüzünü güldürdüler. 

Evet, buraya dek nesnel bir bilgi derlemesi yapmaya çalıştım aslında. Bundan sonrası eski arkadaşlıklar, güzel paylaşımlar ve bizim evdeki ilk resmi politikacıyla ilgili. 

Tayfur ve eşi Yüksel Çiçek bizim çok gençlik yıllarımızdan arkadaşlarımız ve benim meslektaşlarımdı. Uzun yıllardır Tire'ye genelde ailelerimizi görmeye gittiğimiz ve yoğun çalıştığımız için pek görüşemez olmuştuk. Fen Lisesi projemizi gerçekleştirmemizde eski arkadaşımızın çok büyük desteği oldu. Bir eğitimci olarak belediyenin tüm hizmetlerini kullandı ve inşaatın başında o da durarak  16 Mayıs 2012'de atılan temelin 2013- 2014 öğretim yılına yetişmesini sağlamada büyük payı oldu. 

Okulun açılışında da töreni belediye gerçekleştirdi. Kendimizce sıcak ve duygulu bir başlangıç yaşadık ilk öğrenciler, öğretmenler ve yakınlarımızla. Yılbaşına doğru eşime Tire CHP örgütü için çalışması yönünde öneriler gelmeye başladı. İlk anda olanaksız gibi geldi bana bu düşünce. Neden derseniz bizim evin sıkı CHP'lisi bendenizdim ve Atatürk'ün Partisi 1999 Genel Seçimleri'nde Türkiye Büyük Millet Meclis'ine giremeyince gidip bundan sonra daha iyi çalışmak gerek diyerek partiye üye olmuştum. Yoğun çalışma yaşamı ve mühendislikten gelen daha analitik düşünce yapısıyla sevgili eşimin teknokrat hükümetlere daha sempatiyle bakışı bizim evde demokrasinin işleyişinin bir tür simgesiydi. 

Son yıllar pek çok şey değiştirdi düşünce yapısında. Bizim evdeki değişim tüm sandıklarda adaletli şekilde yansımış olsaydı ne umutlu bakardık seçim sonrasında...

Neyse sözü daha çok uzatmadan değerli başkanın ''Yanımda olup destek verirsen çok sevinirim.''  önerisi ve değişen belediyeler yasası Tire'de ve bizim evde CHP'nin zaferiyle sonuçlandı.

On yıldır İstanbul'da oy verdiğim için, İstanbul'da gözetmenlik görevim olduğundan ve bir oy bile çok önemli diye düşündüğümden çok yoğun ve şenlikli geçen Tire'deki seçim çalışmalarının uzağındaydım. Sandık sonuçlarına inanamayan pek çoğumuz gibi karamsar döndüm EGE'ye. Ama mazbata alımını ve onca yıl sonra CHP'li başkanın görevine başlama törenini kaçırmadım doğrusu. İyi ki katıldım böylece sevgili Yüksel Çiçek'in yıllardır değişmeyen olgun tutumuyla eşinin hep yanında oluşu, konukseverliği ve lise yıllarından arkadaşım Lale'nin ilçe örgütündeki gayretli çalışmasının sonuçlarına da tanık oldum.     



Adeta o eski Türk filmlerinin tadında bir tören oldu. Davullu zurnalı karşılama, ilçe meclisindeki üç kadın üyeyi az bulduğunu belirten gencecik yargıç hanımdan mazbata alma, farklı partilerden seçilenlerin birbirlerini kutlaması, Tire Bandosu'nun eşliğinde

Atatürk anıtında saygı duruşu, İstiklal Marşı söyleme, çelenk bırakma ve Ata'nın huzurunda tüm Tire'ye eşit hizmet sözü, son olarak belediyeye yürüyüş ve yine davul zurna eşliğinde oynanan zeybekler, tüm personelin yüzleri gülerek başkanlarını alkışlarla karşılamaları...

Tüm bu yaşananlar Ege kültürünün ve sıcaklığının yansımasıydı. Türkiye seçim sonuçların büyük çoğunlukla bu şekilde yaşasaydı, sonuçlar güvenilir olsaydı, ölümle ve yaralanmayla sonuçlanan kavgalar yaşanmasaydı ne farklı bir ülke olurduk.

Pazartesi böyle anlamlı ve mutlu dönmüşken doğduğumuz şehirden ve Tire'nin yemyeşil, bahar çiçekli güzelim dağlarından, tüm arkadaşlarım ve dostlarımı Tire'nin baharlarına çağırmaya, Kaplan'ı, Toptepe'yi, Değirmen'i, Dere Kahve'yi,Salı Pazarı'nı benim de görmeye can attığım Arap Pınarı'nı ve daha pek çok tarihi doğal güzelliklerini görmeleri, dingin bir gün geçirmelerini sağlamak için kendimce söz vermişken, ertesi gün  Büyük Millet Meclisi'nde Kemal Kılıçdaroğlu'na atılan yumruklar çok üzücüydü. 

Kaba sözler ve kaba kuvvet insan gibi insanlar için o denli kırıcı ki yalnızca bu tür eylemlerle karşılaşanları değil barış sever tüm insanları derinden etkiliyor. 

Yine de bitirmeden önce Tire'nin National Geographic Traveler, Ekim 2012 sayısında Türkiye'nin en güzel on ilçesi arasında gösterildiğini de yazmalıyım. Yemeklerin lezzetinden geleneksel diyet mevsimine girildiği için özellikle söz etmiyorum. Eh, artık gölet de tamamlandı, su manzaramız da var, diğer projeler için lütfen üşenmeden Tire Belediyesi web sayfasına bir göz atın ve bir an önce gezi rotalarınıza ekleyin, ne dersiniz? 

     


     

3 Nisan 2014 Perşembe

PES YA DA NO PASARAN

Türkiye'de 2014 yerel seçimlerinin üzerinden dört gün geçti. Ama ulusun görünürdeki oy sayımına göre yüzde elli beşi PES çekiyor. PES'in açılımına geçmeden önce Twitter'ın yeniden açılmasını kutlamak istiyorum. Youtube severlere de şimdilik geçmiş olsun diyor, biraz da seçim anılarımızdan söz edelim diyorum.

PES sözcüğünün açılımı şöyledir: post electione syndrome ya da seçim sonrası rahatsızlığı. Tıp dilinde hastalık isimleri Latince genel geçerlik taşıdığı için ben de bu ismi bulup biçare bir seçmen ve seçim gözlemcisi olarak bloguma armağan ediyorum. Ama kısaltılmış olarak PES 30 Mart akşamından beri tek başına ya da 'bu kadarına da' ön katkısıyla dilimize pelesenk olmuş durumdadır. 

Dans etmeden, şarkı söylemeden devrim ya da evrim olmaz denir ya ,işi mizaha vurmadan bu yaşananlara dayanılmaz diyerek sözcüklerle oynayarak ve okuduğum, görüşlerini paylaştığım insanların dayanışmasıyla çektiğimiz PES'e karşın bu kez İspanyolca'ya geçip hala 'NO PASARAN' demek kararındayım. 

Seçimde bir gözlemci olarak tanık olduklarım bu cesareti veriyor bana. Sabah altı otuzda Teşvikiye'nin göbeğinde, hatta İBŞBB adayı Mustafa Sarıgül'ün oy kullandığı ama asansörü onarılmamış okuldaydık. 1268 no'lu sandık gözlemcisi olarak çok iyi bir takım çalışması yapıldığını, Oy ve Ötesi grubundan Buket'in baştan sona sürekli destek verdiğini belirtmeliyim öncelikle. Ben de hem Şadan Abla hem de Özlem'le yan yana sınıflarda görev yaptığımdan şanslıydım doğrusu. 

İstanbul'da GSÜ'de çalışırken oy kullanmaya başladığımdan beri iki genel iki yerel seçimde hem oy verdim hem de görev yaptım ve bu seçim kadar coşkulu seçmen ve yüksek katılım görmedim. Evet, ülkenin en rahat seçim bölgelerinden birindeydim, yadsınamaz. Ancak bir sakınca vardı. Çünkü çok ileri yaşta seçmen kitlesine sahiptir Teşvikiye.

İnanın, o bozuk asansöre karşın doksan altı yaşında seçmenler çocukları ya da torunlarının yardımıyla iki ya da üç katın merdivenlerini çıkıp oylarını kullandılar ve kibarlıklarıyla sabırla beklemeleriyle gönülleri fethettiler.    

Bir de küçük çocuklarıyla gelen, uzun kuyruklarda bekleyen genç çiftlerin görüntüleri umut verdi. Gençler  hem oy verdiler hem de ilk kez İstanbul'da oluşturulan ve bir buçuk ayda otuz bine ulaşan 'Sandık Başındayız' ve 'Oy ve Ötesi' oluşumlarıyla büyük bir dinamizm kattılar seçime ve aldıkları sorumlulukla baş tacı oldular pek çok yerde. Eğer tüm bölgelerde çalışmalarına izin verilseydi sonuçlar çok daha güvenilir olabilirdi.

Ben bir İzmirli olarak 'İzmir Duruşu' değişmez, İstanbul'da bir oy bile önemli diyerek bu seçimde de 34 ü 35 e yeğledim. Olmadı, bu düzen böyle sürerse de adil bir sonuç almak pek olası değil. O denli fazla yedek oy pusulası çıktı ki torbalardan ve ayrıntı öylesine fazlaydı ki düzgün sonuç bildirme çok zordu.  

Gece ona doğru sonuçları bilgisayardan yükletip eve döndüğümde tarafsızlıkları gölgelenmiş sonuçlar ekranı kaplamıştı ve onca yorgunluktan sonra balkondakileri görmek PES'in ilk bulgularını açıkça tanıladı doğrusu. Sonra baş ağrısına karşı aldığım ilacın etkisiyle uyku ve yapılan haksızlıkları ya da dönüşen Türkiye'de alınan sonuçlar, değişen sonuçlar, itiraz edilen sonuçlar, sonuçlanamayan sonuçlar, Ankara'da YSK'nın önünde hak arayanlara sıkılan biber gazları, bol sulu TOMAlar, ölümlü yaralanmalı haberler...

Ne olursa olsun geçit vermiyoruz  olan bitene.Unutulmaz sözleriyle 'No Pasaran' diyoruz,




hatta istersek aynı adlı Atilla İlhan şiirini de okuyoruz. Doğan Kuban'ın yazdığı gibi Cumhuriyet tarihimizin son altmış dört yılı bir kaçı dışında hep sağ oy çoğunluğunda olsa da PESden kurtulmak zorundayız.    Çünkü bizden sonrakiler de şu güzel ülkenin daha uygar, daha özgürlükçü yanını görmeliler...