24 Temmuz 2014 Perşembe

YİTİRDİĞİMİZ GERÇEK SANATÇILAR VE BİR HEYKEL

Son günlerde sanat ve bilim dünyasından ne çok değerli insanı yitirdik. Aslında değerlerinin farkında mıydık? Ne dersiniz?  Ah, Bir de kolu kırılan Akdeniz heykeli... 

Temmuz ayında önce Türk dostu, kendini bizden hisseden Andrew Mango'nun ölümü. O artık yazdığı ölümsüz 'Atatürk' kitabıyla anımsanacak ülkemizde.

Ve büyük sanatçı İlhan Koman'ın 1980 yılında yaptığı kucaklaşmayı anlatan, kendi de bir deniz aşığı olduğu için 'Akdeniz' adını koyduğu kadın figürüyle dalga şeklinde 112 metal levhayı birleştirerek oluşturduğu o güzelim heykel 17 Temmuz 2014'de İsrail'in Gazze'ye kara saldırısını protesto eden bir grup tarafından kolu kırıldı. 

O heykel, benim İşsanat'a her gidişimde önünden geçtiğim ve her kezinde hayranlıkla izlediğim yol arkadaşımdı. İnanın, kolu kırılana dek metal levhalardan yapıldığını bilmiyordum, öylesine zarif ama bir o kadar da görkemliydi. Çok yalnız dururdu akşam saatlerinde. Zaten sanatçının oğlu da heykelin deniz kenarında bir yere daha çok yakışacağını dile getirmiş bir söyleşide. Evet, belki Ferit Özşen tarafından onarılacak ama onun yaralı görüntüsü tıpkı Kars İnsanlık Anıtı'nın yıkılışı gibi belleklerimizden silinmeyecek. Taliban ruhu taşıyanlar çoğaldıkça bu güzel ülkede, bizler daha bir yalnızlaşacağız...

21 Temmuz'da ülkemizin harika çocuklarından Verda Erman iki ay önce yakalandığı kan kanserinden yaşamını yitirdi. İyi ki dinleme şansına sahip oldum. Gerçek bir sanatçıydı. 

Verda Erman'ın benim klasik müziğe bağlanmamda çok büyük payı vardır. On yaşındayken teyzemin evinde yaz tatilimin iki ayını geçirdiğim Ankara'da sık sık babamın çok sevdiğim kuzenlerine de giderdim. Ve açık pencerelerin birinden gelen piyanonun sesi büyülerdi beni. Bir gün İnci Ablamdan öğrendim bu piyanoyu çalanın adını. Verda Erman. on yaşındaki küçük kıza çok büyük katkısı oldu büyük sanatçının. Notaları, çok severek çaldığı Chopin'in 'Ninni'si' gibi eşlik etsin ona sonsuzlukta.

Ve aynı gün Klaus Schmidt de öldü. Dünya'nın en eski tapınağı olarak bilinen Göbeklitepe'nin 1995 yılından beri kazı çalışmalarını ve tanıtımını yürüten bu bilim insanı bizi on iki bin yıl öncesine götürdü ve bu büyük çalışmasıyla tapınağın Dünya Mirasları listesine aday olmasını sağladı. Her geçen yıl tarihi yok edilmeye çalışılan ya da kötü kopyalarla doldurulan betonlaşan vatanımızda bize bir insanlık anısı ve armağanı bıraktı. Ne mutlu böyle anılanlara.. Ne anlamlı olurdu son durağı da Göbeklitepe toprağında kalsaydı ve onu da aynen Kenan Erim'in Afrodisyas'daki o yalın gömütü gibi her Göbeklitepe konuğu da anımsasaydı...

Sonra Sevda Şener'i toprağa verdik. Tiyatro Eleştirmenlerinin en yetkin ismiydi. Ve İngiliz Filolojisi mezunu olarak başladığı tiyatro kariyeri Ankara DTCF'de Tiyatro Bölüm Başkanı olarak son bulmuş ve bu alanda Türkiye'de hocaların hocası olarak adlandırılmıştır. Sevgili öğrencileri onun yolunda yürümeyi sürdüreceklerdir tüm engellemelere karşın.  

Ve bu gece Ayhan Baran'ın ölüm haberi. 'Türk operası en derin sesini kaybetti' diye duyurmuş Andante dergisi. Ahmet Adnan Saygun'un halk şarkılarını yorumladığı plaklarıyla 1985 yılında Fransız Plak Akademisi ödülünü kazanmış desek bir örnek olur mu acaba? Yıllarca AKM'de solist sanatçı olarak sahneye çıktıktan sonra 2008'den beri kapalı kalışı da yüreğini kim bilir ne çok yormuştur bu unutulmaz bas sesi...

Ne çok isterdim tüm bu insan gibi insan sanatçıların son yıllarını daha mutlu ve daha özgür bir ortamda yaşamalarını...


   

  




22 Temmuz 2014 Salı

GAZZE'NİN BULUT ÇOCUKLARINA

KAPILARI ÇALAN BENİM
KAPILARI BİRER BİRER
GÖZÜNÜZE GÖRÜNEMEM 
GÖZE GÖRÜNMEZ ÖLÜLER
**
**
SAÇLARIM TUTUŞTU ÖNCE
GÖZLERİM YANDI KAVRULDU
BİR AVUÇ KÜL OLUVERDİM
KÜLÜM HAVAYA SAVRULDU


 
Nazım Hikmet Ran'ın Hiroşima'dan sonra yazdığı unutulmaz 'Kız Çocuğu' şiirinin birinci  ve üçüncü dörtlüklerini alarak başlamak geldi yüreğimin en derininden...  

Gazze'de çocuklar ölüyor birer birer. 121 çocuk öldü ve bu saldırılar sürdükçe bulut çocuklar çoğalacak. Ortadoğu'nun yüzyıllardır değişmeyen kaderi son yıllarda yine alevlendi. Çirkin politikalar ve politikacıların insanlıktan nasibini almayan temsilcileri yine işbaşında. 
Tüm medya organları sürekli haber yapmakla yetiniyorlar. Bizler de izlemek ve üzülmekle. Bu fotoğraflar hepimizin içini acıtıyor. Ve rahat evlerimizde UZAKTAN üzülüyoruz.


Biz sıradan insanlar nasıl daha etkili olabiliriz? Neden tüm yaşamımız bu haksız savaşlara, saldırılara katlanmakla geçiyor.





Güç hep böyle kötüye mi kullanılacak? Nice masum insan, çocuk ve doğanın tüm varlıkları hep böyle öldürülecek mi?


Darbelerle geçen ömrümüz barış görmeden mi sonsuzluğa göçüp gidecek? 





Ve barış umutlarımız yalnızca çocuklarımızın isimlerinde mi kalacak?  


12 Temmuz 2014 Cumartesi

KIŞ UYKUSU'NDAN YAZ UYKUSU'NA

Kış Uykusu'nu izleyip kendimce yaz uykusuna geçmenin rahatlığı/rahatsızlığıyla geçen dört hafta. Yazmamanın ya da yazmaya bir türlü fırsat bulamamanın rahatsızlığıyla geçen dört hafta... 

Torun sevgisi ve onun her yaptığını, her sözcüğünü izlemenin doyumuyla geçen bir hafta. Ve sonra onu özlemekle geçen üç hafta... 

Denize girerken, rüzgarı dinlerken, gökyüzünde tek uçan martıyı izlerken, kumda yiyecek arayan serçeleri, ufuktaki yelkenliyi seyrederken, sabahın ilk ışıklarının ya da gün batımının fotoğraflarını çekerken, yazlıktaki komşulara kavuşmanın ve kahve sohbetlerinin sevinciyle, yüzmeyle, sporla rahatlamanın, denizin maviliğinde rahatlamanın, denizden gökyüzünü izlemenin coşkusuyla geçen dört hafta... 

Konukları karşılamanın, mutfakta yeni tatlar yaratma, yeni kitaplar okuma, Çeşme ve Alaçatı'nın ara sokaklarını keşfedip yeni renkler bulmanın, semt pazarlarından Ovacık sebzeleri ve meyvelerini bulmanın lezzetiyle ve iyi ki yaşıyorum diyebilmenin dingin nefesleriyle geçen dört hafta...

Evde istediğim müziği seçip dinlemenin, İKSEV'in Çeşme'deki tek konserini izlemenin yanında  İstanbul'un Boğaz'nı, tarihsel dokusunu, sanatsal etkinliklerini LMV'deki ve diğer dostları, özlemekle geçen dört hafta...

 Ve insan olmanın paradokslarını duyumsadığım dört haftada her gün incelemeye çalıştığım gazete başlıklarının rahatsızlığında bu güzel ülke nasıl bu denli uyutuluyor, nasıl bir güç uygulamasıyla bu denli her anti demokratik uygulamaya rıza gösteriliyor, ilkesizlik, etik dışı davranışlar nasıl bu denli yaygınlaşıyor, para bilginin önüne nasıl bu denli geçiyor, kavramlar ve söylemler  nasıl bu denli kabalaşıyor, konsolosluk rehineleri, IŞID zulmü ve tedirginliği Soma için toplanan yardımlar, yolsuzluklar nasıl bu denli hızla unutturuluyor, sanata, bilime ve eğitime nasıl her geçen gün bu denli keskin darbeler indiriliyor, Gezi'nin gencecik kurbanları, Madımak katliamının yıldönümleri nasıl bu denli sıradanlaştırılıyor, RES'ler, HES'ler ve gökkazıyan yapılar nasıl bu denli çoğaltılıyor,  zeytinlikler, güzelim Gökova, Kazdağları ve nice doğal alanlar eksiltilsin savıyla nasıl bu denli hızlı kararnameler çıkartılıyor diye düşünmenin ürküntüsü, korkusu, üzüntüsüyle geçen dört hafta...

Ve bu yazıdaki duygular paylaşılır umuduyla  yine yeniden inadına bu ülkenin değerini bilip yaşamaya devam demenin kararıyla geçen bir an, bir saat...  

14 Haziran 2014 Cumartesi

TİRE BAÇ FEN LİSESİ İLK DERS YILINI NE GÜZEL BİTİRDİ

Dün karneler alındı.Ve bizim göz bebeğimiz  Tire Fen Lisesi öğrencileri de ilk yılı bitirip tatile girdiler. Ne güzel ne içten bir tören hazırlanmıştı. Madem ki bu blog benim duygularımı yansıtıyor öyleyse dünkü mutluluğumu da paylaşacağım. Size Şefika'yı ve arkadaşlarını anlatacağım.

Eylüldeki açılıştan sonra bir kaç kez gittiğim okulda öğrencilerin ve öğretmenlerinin, müdürlerin ve tüm çalışanların uyumuna seviniyordum. Dün bu düşüncelerimin ne denli doğru olduğunu gördüm ve çok mutlu oldum.

Sabah on bire doğru okuldaydık. Konferans salonunda toplandık. Müdürümüz açılış konuşmasını yaptı. Öğrenci başarısı gerçekten çok iyiydi. Fen lisesi olarak genel ortalama seksenin üzerindeydi. Çocuklar bilim olimpiyatlarına da katılmışlardı. Zaten olimpiyat odalarında nasıl çalıştıklarına okula uğradığımız bir gün biz de tanık olmuştuk. Çocukların katıldığı etkinlikler, yapılması gerekenler, hedefler gibi konuları gayet akıcı anlatan müdürümüzden sonra hayırseverimizin  konuşması çok motive ediciydi. İş yaşamındaki başarıların rastlantısal olmadığına, hedef  koymanın önemine değindi ve başarılı öğrenciler için düşünülen ödülleri anlattı. 

Sıra okul birincisi Şefika Akman'ındı. Şefika Tire'nın Tulumköy'ünde yaşayan ailesinin biricik kızıydı. Çok heyecanlı ve içtendi sözleri. İşte, o konuşurken ben bu güzel ülkede eğitimde fırsat eşitliği olsa daha ne Şefikalarımız olacak diye düşündüm gözlerim dolarak. 

Sonra Şefika'nın babaannesi, annesi ve babasıyla tanıştım. Tanıdığım nice aydından çok daha geniş dünyaları yansıyordu pırıl pırıl gözlerine. Eğitimin değerini biliyorlar ve kızlarının okuması için hepsi de ellerinden geleni yapıyorlardı. Hele o babaanne, nasıl da gururluydu torununun başarısından. ''Ben uyurum, o hep çalışır, babası on yaşındaydı yetim kaldığında okuyamadı hep tarlalardaydık, gelinim de 17 yaşından beri bizimle beraber, o da çalıştı.''diye anlatırken, Şefika'nın babası da  kendi annesini doğruluyor, ''Eğitim çok değerli. Ben liseyi dışardan bitirdim. Bu okul, kızım için çok iyi oldu.'' diyordu. Tören sonrası pek çok pozdan sonra ben de anneciğim yanımda, Şefika ve annesiyle de fotoğraf çektirdik. 

Gerçekten çok etkilendim tüm öğrencilerimizden ve başarılarından, o sırada törende konuşma sırası bana gelmişti,öğretim ve eğitim yılının son dersini vermem için. Yine unutulmayacak dakikalardı. Bu kez öğrenci merkezli olmalıydı dersimiz. İlki ilkelerimiz ve amaçlarımız üzerineydi genellikle. Ama şimdi koskocaman dokuz ayı okulda geçirmişlerdi çocuklar; deneyimlerini ve isteklerini anlatmalıydılar. Gönüllü bir kızımız yanında beş öğrencimizi çağırdım sahneye. İçtenlikle isteklerini anlattılar. En çok hoşuma giden isteklerinin drama kulübü dans kulübü, piyano alınması ve voleybol oynama saatlerinin çoğaltılması  olmasıydı. İçimden ''Yaşasın, tek yönlü değil, çok yönlü çocuklar yetişiyor.'' diye çok sevindim. Ben de 'beyin ve yürek uyumlu olursa yaşam daha anlamlı olur'' diyerek ve iyi tatiller dileyerek dersimi bitirdim.

Okulun tanıtım filmini coğrafya öğretmenimiz Mustafa Konur hazırlamış, rehberlik öğretmenimiz Fatma Mut  da seslendirmişti. Emekleri içn buradan bir kez daha teşekkür ediyorum. Okulun bilim laboratuvarlarını hibe eden ve okulda bilim çadırı kurdurarak tüm çevredeki öğrencilerin de yararlanmasını sağlayan İbrahim Çağlar arkadaşımızın hazırladığı bu etkinlik unutulmuştu. O da eklenecek.  Her önemli anımızda yanımızda olan Metin Kaya dostumuz da ödül verenlere katıldı.

Sırada eşimin ilk beşe giren çocuklara ödülü, Paris ve Disneyland gezisini kazanan en başarılı  beş öğrencinin açıklanması vardı. Umarım öğretmenleri Fatma hanım ile çok güzel bir tatil yaparlar.

Son olarak okula emeği geçen personele armağanları verildi ve en çok alkışı da onlar aldı. Ne güzeldi bunu görmek. Okula katkısı olan tüm bireyler birlik içinde ellerinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorlardı. 

Ülkemiz üzerindeki kapkara bulutları dağıtan pırıl pırıl bir gündü dün. Dileğim nice yıllar daha da gelişerek sürüp gitmesi. 

Ne yazık ki öğretmen okulları kapatılıyor, mesleksel eğitim göz ardı ediliyor, sanat eğitimi ve uygulayıcı kurumlar yok ediliyor. Sadece yeni beton kütleleri ekleniyor adeta beyinlerimizi ve yüreklerimizi de betonlaştırır gibi. o yüzden bu sevinçli günü paylaştım tüm dost bildiklerimle.














     
   

13 Haziran 2014 Cuma

GİRİT BİR ADA MIDIR YALNIZCA

Girit, Ege'de bir ada mıdır yalnızca? Yoksa bir çok Egeli için memleket midir? Hep yakın gelirdi bana Girit ve Giritliler. Çünkü benim Giritli Ninem, Giritli İhsan Teyzem çocuk gönlümde iz bırakanlardandı. Onların tertemiz evleri, el işleri belleğimde kalmıştır ve bir de konuştukları sözcükler; anlamasam da hoşuma giden. 

Lozan Mübadilleri Vakfımız bu kez izmir'den Girit'e gezi düzenleyince ve sevgili Şule, İstanbul'dan geliyorum, birlikte gidelim deyince, Lale ve Seçkin hanım istedikleri halde özürleri çıkıp katılamayınca atladık uçağa ve kırk dakikada indik Heraklion/Kandiye Hava Alanı'na. 

İlk durağımız, Ayios Nikolaos'dı. Oradan sevgili Vakıf temsilcimiz Tanaş Cimbis'i alıp nefis manzarasıyla krater gölünde fotoğraf çektik. Ve hepimiz son günlerin Haziran'a benzemeyen bulutlu ve seller akıtan havasından sonra Girit'in Hellos'una kavuşmaktan mutluyduk doğrusu. Yoğun program nedeniyle Şule'yle içimizde kalan göl kenarındaki kahve hayaliyle 'kutsal taş' anlamına gelen Iera Petra'ya doğru yeniden yola koyulduk. 

Elounda'da ilk önce 'Spina Longa'  yani 'uzun diken' adasına  ya da 1950 lere dek cüzzamlıların tedavi edildiği adaya gidildi. Aslında yakın adalara düzenlenen turlardan biri de Barbaros Hayrettin Paşa'nın adı 'Pirate Barba Rossa' yani 'Kızıl Korsan' olarak geçen paşa'mızın adasınaydı. 

Uykusuzca ve sabah çok erken başlayan bir uçuşun ardından süren bu turlardan sonra Bella Petra'da yenen,  güzel sunumlu ve enfes lezzetli yemek hepimizin enerjisini yerine getirdi. Mayısta İstanbul'da izlediğimiz halk oyunları ekibinin üyeleriyle bir arada olmak ve halay çekmek de neşelendirdi bizi. Ve yemeğin en güzel yönlerinden biri de eski gezi arkadaşlarımızdan Reha Erekli ve eşi Sibel'le tüm yolculuk  boyunca süren kutsal masa arkadaşlığının ilkinin yaşanması ve hep aynı yılların insanları olarak benzer esprilerle gezi üyelerimizi  tanımaya çalışmamızdı. 

İlk günü hala bitiremediğimin farkındayım. Sevgili başkan Ümit Bey ve genel sekreter Sefer Bey bir arada olunca ikisinin de katkılarıyla bu yoğun yolculuğun bir sonraki durağı Iera Petra ya da 'kutsal taş' oldu. Ve akşam özellikle Reisdere ve Alaçatı mübadillerinin kurduğu derneğe konuk olduk. Nasıl da candan karşılandık ve ağırlandık her ziyarette olduğu gibi .  Sonra da genç bir çiftin yaptığı müziği dinledik kıyıdaki kafelerden birinde.

Ertesi sabah Kandiye'ye gittik önce. Kazancakis'in mezarını ziyaret ettik. Sadeliği ve üzerindeki yazısıyla bize 'Zorba' gibi bir filmin kitabını da armağan eden bu büyük yazarın ve felsefecinin mezar taşında 'Hiç bir şey ummuyorum, hiçbir şeyden korkmuyorum, özgürüm' yazar  şehrin en yüksek tepesinde.





Ve çok görmek istediğim bir yerde Knossos Sarayı'ndayız bugün. Söylencelerin gerçeğe dönüştüğü bir yer burası. Labirentlerin doğduğu saray. 1500 den fazla odasını olduğu söyleniyor. Benim çok sevdiğim o incecik, zarif figürlerin bol kullanıldığı, başka bir deyişle estetiğin doğum yeri Minos uygarlığının tam ortasındayız...

Ana tanrıçaların doğum yeri de Girit. Sefer Bey'in eski arkadaşı Ömer Bey de 'Anadolu uygarlığının gözeleri Girit'tendir' diyerek son noktayı koyuyor. Minos uygarlığının eril rengi pembe, dişil rengi beyaz tüm duvar resimlerinde. Ertesi sabah gezdiğimiz Heraklion Müzesinde sergilenen mozaikler, küpler ve duvar resimleri hele takılar çok zarif gerçekten. Müze görevlileri de öyle. Bir gün önce İera Petra'nın müze görevlisinin öfkeli davranışlarının tam aksine 

Müzeden sonra Resmo'ya gidiyoruz. Mübadele öncesinde yoğun Türk nüfusa sahip bu şehirde Venedik ve Osmanlı etkisi çok yoğun.

                                                









 Kalesi ve limanı etkileyici.Ancak cunta döneminde pek çoğu yok edilmiş.

Ben bu gezide en çok Hanya'yı sevdim. Eski limanı İzmir'i anımsattı belki de. Bir de insanlar nasıl da candan ve güler yüzlü. Otelimizin karşısında Kapalı Çarşı, az ilerisinde Hünkar Camii.  Çan kulesi ve minaresiyle bir arada çok etkiledi beni. Sahilde eski evler. Yan yana daracık cepheleri , rengarenk çiçeklerle çevrelenmiş. Hele mübadeleden sonra devirdikleri minaresinin yokluğuna karşın gücünü koruyan Yalı Cami. Sahilde yenen yemekler... Hasanaki Meydanı'nın ulu çınarları, üzerlerine maniler kazınmış Girit bıçakları...

Dönüş yolunda El Greco'nun köyüne uğradık. Köyün yukarı kısmındaki müzede gencecik anne Christina'nın güzelliğinin
ışığı etkiledi herkesi. Neyse ki  ne Türkçe ne de İngilizceyi anlamadığından Sibel 'in ''Kızım gel, Türkiye'de dizi yıldızı olursun. '' önerisine karşılık veremedi. Onu yaşlıların bol makrome ördüğü köyünde bırakıp yola çıktık.



Evet, bir geziyi daha yaşadık Vakıfla. Girit, Samyotisa, rengarenk çiçekler, çok farklı ama çok renkli yolcular, lezzetli Girit mutfağı, iki ulusun birbirlerine sıcak yaklaşımı,son anda bize billur sesiyle şarkılar söyleyen sevgili Hülya hanım, kitaplarını yazarken dedelerini yeniden yaşatan Ferda hanım,  İzmir'de de Vakfı omuzlayan Taner Bey ve bu yolculuğa eşiyle birlikte katılan Sefer Bey, güler yüzüyle başkanımız Ümit Bey,tek tek isimlerini yazamadığım diğer arkadaşlar ve sevgili arkadaşım Şule ile dostluğumuzu paylaştığımız sevgili Erekliler ile daha nice gezilere ...

29 Mayıs 2014 Perşembe

İSTANBUL'DA GEZERKEN

Ülkenin kalbinde yaşamak hep derin nefes almak gibidir. Tüm olanlar, duygular daha bir derine işler. Gözünüzün önünden değişim geçer tüm ivediliğiyle. İstanbul  o yüzden yorar, üzer ve çok da sevdirir kendini.

Benim gibi iki şehirli yaşıyorsanız ve hele kültürel etkinlikler yaşam iksirinizse yetişemezsiniz aldığınız etkinlik notlarınıza. 

Soma sonrası Gezi yıl dönümü öncesi, bildiğimce ve sevdiğimce kısacası Belgince vurdum kendimi oyunlara, sergilere ve dinletilere. Haydi unutmadan yazayım birazını. Çünkü şu bir yıldır ne güzel izlediğim yada dinledimse her 'haydi biraz oturayım da yazayım' deyişimde ertesi gün gündem karardı ve canım yazmak istemedi. Ve dün yürüdüğüm Gezi Parkı'nda yarın yürüyemeyecek olmanın dayanılmaz ağırlığı, İstiklal'de dağıtılan toplantı bildirilerine karşın AKM'de konuşlanan polis ordusu ya da orantısız zekaya orantısız TOMA gücünün iki gün önceden ortada görünmesi yeni günün ilk saatlerinde otur da gördüğün ve izlediğin güzellikleri paylaş dedirtiyor bana.

İlk katıldığım etkinlik bir edebiyat etkinliğiydi. Heyamola Yayınları'nın,  Ari Çokona hocamızın hazırladığı Çağdaş Yunan Edebiyatı Antolojisi ve kızkardeşi İo Çokona'nın çevirdiği edebiyat tarihinde ilk roman özelliğine sahip Longos'un Dafnis ve Hloi'nin tanıtımları için düzenlediği tanıtım toplantısıydı. 

Ertesi gün evdeki boya işinin bitti ve kızımla güzel bir akşam yemeğinden sonra CRR'de ''Rodrigo Akşamı'' dinletisinde unutulmaz müzikler dinledik.

Cumartesi yapacak işler çoktu. En güzeli de IKSV tiyatro Festivali çerçevesinde Tiyatro Propeller'in çok başarılı bir yorumla sahnelediği William Shakespeare'in 'Yanlışlıklar Komedyası'nı izleme şansım oldu. Bu arada Salt Beyoğlu'nda 'The Clock' adlı Christian Marclay tarafından 2011 Venedik Bienali için hazırlanan 24 saatlik film benzersizdi. İsterseniz tüm gün boyunca oturup bu unutulmaz film tarihine saygı gösterisini izleyebiliyordunuz.

Zamanın yaşamımızdaki yerini de çok iyi kurgulamış yönetmen. 24 saatlik bir kurgudan yalnızca bir saat süren ama tüm izleyenleri avucunun içine çekip alan bir oyun da bizdendi. 'Garaj'. Craft Oyuncuları  Enis Arıkan ve Güven Murat Akpınar İpek Bilgin'in yönetmenliğinde çok içtendiler.

Pazar  günü Borusan Perili Köşk'de 'Ortak  Zemin ' ve 'Exercise' sergilerini gezdim. Ve akşamına da büyük usta Genco Erkal ve Tülay Günal'ın oyunculuk düetleri 'Yaşamaya Dair' unutulmazlar arasındaki yerini aldı. İki büyük oyuncunun yanı sıra  mekan Ali Paşa Hanı da çok etkileyiciydi.

O akşam Hem adı gibi 'ışığın bilgesi' Nuri Bilge Ceylan'ın Cannes'da 'Kış Uykusu' ile kazandığı büyük ödül ve 'Yaşama Dair' de tüm izleyenlerin ayakta alkışları nasıl farklılaştırdı ve o gururlanma duygusu  yaşattı.

Bir de Medica Görüntüleme Merkezi'nde,güzelim Tozan Köşkü'nde  Dr Zafer Mutlu'nun bella cantoları ve piyanist Murat Toker'in yorumlarını dinlemek çok iyi geldi.

İki anı sergi  de gezdim şu bir haftada. 'Oktay Rıfat 100 Yaşında- Elleri Var Özgürlüğün' YKY Kültür Merkezinde. 
ve Milli Reasürans'da 'Sabit Bilir- 20. Yüzyılda Bir Hazerfen- Sabit Karamani' sergileri gerek sunum ve gerek bilgilendirme açısından çok başarılıydılar.

Salı akşamı kızımın çağrısıyla BAU Karaköy binasında genç besteci ve yorumcu Çağıl Kaya'yı dinledik. Nasıl etkileyici sözler ve müziklerdi tüm parçaları.
Ve son olarak da bu akşam önce Osman Hamdi Bey'in kızı Nazlı Hanım'ın anı defterlerinden yola çıkarak hazırlanan sergiden ve Fransız Kültür Merkezi'ndeki Selçuk Demirel'in beynimizi açan çizgilerinden sonra Pera Müze'sinde  'İzmir Barok' topluluğuna kulak verdim.

İnsanca yaşamanın güzelliklerine varmak ve paylaşabilmek önümüzdeki günlerin sıkıntıları için de birebir.  Tüm sevdiklerime öneririm gönülden

24 Mayıs 2014 Cumartesi

ÖNCE DİLİN ÖFKESİ YAKAR

On gün geçti. İlk haber aldığımda on yedi can çıkarıldı dendi ve çevik kuvvet gönderildi Soma'ya. İşte ben o zamandan beri yine paramparçayım. Canlarımız yerin altındayken, yangın ve dumanla boğuşur ve acıyla son nefeslerini verirken yönetenler her şeyden önce çevik kuvvet yolluyorlar matem kentine. Sonra her şey çığrından çıkıyor onulmaz acılar bırakarak...

Bu güzelim yeryüzünü biz insanlar yüzyıllardır çok kirlettik iktidar uğruna. Ve çağdaş bir yaşama erişebilmek için öğrenmeyi, bilgilenmeyi ve sevmeyi seçtik pek çoğumuz. Öyleyse neden şu satırları yazarken bile gözyaşlarım akıyor? Yönetenlerin bizleri bu denli tüketmeye ve yok etmeye ne hakları var?

Niye görsel belleğimiz hep acı fotoğraflarla dolu, özellikle son bir yıldır günden güne hatta saatten saate artan boyutta? Bir yanda o masum kömür karası özürler:''Çizmelerim kirli, sedye kirlenmesin.'' Diğer yanda aynı matemin içinde uçan tekmeler ve o tekme atan ayağa verilen bir haftalık incinme raporu. Halktan kaçarken atılan yumruk ve yumruğu yiyenin her şeyden vazgeçişi.
Soma'ya her gidenin okuduğunuz ve izledikleriniz burada yaşanandan çok farklı deyişi, babasız kalan yüzlerce çocuk, yaslarını bile yaşayamayan işçilerin yeniden hiç bir iyileştirme yapılmaksızın yerin altına çağrılması...

Ve acının dalga dalga yayılmasıyla polisin orantısızca her yere konuşlanması; taziyeye gelen gencecik bir insanın ensesine kahpece sıkılan kurşun ve cemevinde inanılmaz bir görüntü. Ve mutlaka onu izleyen bir ölüm daha, Berkin'in mahallesi artık polispoli... Berkin'in cenazesinden sonra Burak can, Uğur candan sonra Ayhan can... 

Her giden can yeni bir kara leke. Madencinin yüzünün karası ne kadar temizse bu cinayetler o denli kirli. 

Ben sözcük emekçisiyim. Bir dili öğrenebilmek için, öğretebilmek için önce melodisini duymalısınız. Her dilin müziği farklıdır ve siz o dilin tınısını severseniz çok daha kolay öğrenir ve öğretebilirsiniz çünkü özüne varırsınız. Yıllarca sevgili öğrencilerimle dinleme ve konuşma alıştırmaları yaparken yineledim bu sözcükleri ya da tümceleri. Ve severek öğrenmeye çalıştık birlikte. 

Neden mi yazdım bunları? Dün akşam Rodrigo'nun Aranjuez Konçertosu'nu Marco Socias'nın enfes yorumundan dinlerken düşündüm; belleğimde 'Gülünün Solduğu Akşam' bana üç fidanı, arkadaşlarını Erdal Öz'ü ve diğer mücadele insanlarını anımsatırdı, onlar için dinlerdim. Son yıllarda ne çok gülü soldurdular, hele Gezi'den beri ne çok filizler, fidanlar gitti.

İşte bir sözcük emekçisi için umutsuzluk dilin melodisinin yok edilmesiyle başlar. O sürekli bağıran, küçümseyen, küfreden, argo konuşan yalnızca kendi sınırlarındakilerin bile yetmediği, ülke dışındaki diğer devlet yetkililerini de küçümsemeyi kendince düstur edinen ve sözcüklerindeki ve eylemlerindeki zalimliğin altında  bir böcek gibi ezilen yığınları uyuşturan, uyuşmamak için direnenleri tüketen bir yönetimde İNADINA YAŞAMALIYIZ, bizden sonrakilere daha güzel bir dünya umudunu yaşatmak için...