5 Kasım 2014 Çarşamba

PIEMONTE BAĞLARI YA DA TORİNONUN AYRANI

İşte bir gezi yazısı daha. İnsan, ruhunu yeniler ilk kez gördüğü yerlerde,hani hep sığındığı sevdiği mekanlar gibi.
Torino ya da bölgesel konumuyla Piemonte de benim için öyle oldu.

Başlangıçta sevgili arkadaşlarımız Tülay ve Adnan'ın zorlamasıyla gider gibiydim. Ancak dört kişilik ve dört günlük  turumuz öyle güzel geçti ki yazmasam olmaz dedim. Biz,dört kişi çıktık ama Koptur grubu olarak çok değerli, bilgisine hayran olduğum Murat Yankı rehberimizle 25 kişiydik unutulmaz gurme ve kültür gezimizde.

Millenyumu karşıladığımız klasik Roma-Floransa-Venedik turumuzdan sonra düşümde Toscana'ya gitmek vardı. Torino bana hep FIAT 'ı yani otomotiv endrüstrisini çağrıştırırdı. Gezince ne denli farklı olduğunu anladım.'FABBRICCA ITALIANA AUTOMOBILI TORINO'nun baş harfleri bildiğimiz FIATmış. 1889 yılında 150 kişiyle üretime başlayan eski fabrika bugün bomboş. Neyse bir de ünlü futbol takımı Juventus'u da anımsayıp gezimize dönelim.

Torino, Keltçe dağlar anlamındaki 'tau'dan gelse de İtalyanca'da küçük boğa anlamında olduğu için flamasında  boğa figürünü bugün de taşıyor. Ayrıca İtalya Krallığı'nın 1861-1865 arası Roma'dan önceki ilk başkenti olmuş. Torino 1563den itibaren Savoya Dükalığı'nın da başkenti olduğu için yapılarıyla o yılların görkemini çok iyi korumuş. 2006 yılında şehirde gerçekleştirilen Kış Olimpiyatları için yapılan harcamalar kenti daha da güzelleştirmiş. Uçaktan inip otelimize yerleştiğimizde akşam yemeği için hazırlanmaya başladık hemen. Tarihi bir otel olan Sieta'nın özel salonunda yemeğe başlamadan önce hoşgeldiniz içkilerimizi aldık ve Murat bey, bize Fransa'nın Champagne bölgesinde 1688'de  Ober Villie Manastırı rahiplerinden Pierre Perignon'yun yaptığı şarapların tam fermente olmadan soğukta patlaması üzerine şeker ekleyerek ilk kez mantarla kapatmasıyla içinde kalan karbondioksitle köpüklenmesi sayesinde baharda havalar ısınınca bir kez daha mayalanmasıyla şampanyayı elde ettiğini de açıkladı.Ancak biz Champagne'de olmadığımız için bölgenin muskat/misket üzümlerinden yapılmış köpüklü şaraplarımızı çok beğendik. Piemonte'nin çok iyi korunan mutfağından oluşan ilk menümüzde servis yapan şefin 'Life is Beatiful' filminin aktörü Roberto Beningni'ye tıpatıp benzerliği çok sevdiğim filmi bir kez daha anımsattı bana.     


Ertesi sabah Langhe ve Roero bölgelerine gitmek üzere erkende yola çıktık.Günümüz şarap tadımlarıyla doluydu. Şaraplar demişken; ülkemizde artık ikramı bile yasaklanan kadim içkinin kral ve kraliçesiyle tanıştırdı bizi tam bir uzman olan rehberimiz. Bir günde iki tadım iki yemekten sonra hepimiz mide fesadına uğramış gibiydik. Barolo adını yetiştirildiği Barola'dan alan kral ve Barbaresco- kraliçe şaraplarıyla ünlü  ) ve oranın en eski şarap üreticilerinden Cordero di Montezemola ailesinin mahzenlerini ziyaretimizde sabahın onunda şaraplarımızı içmeye başlamıştık bile. Bu tümceyi yazarken sanki 1000 odalı biri bizi azarlıyormuş gibi korku içindeyim:))) Mahzenlerde bir çok bilgi edindim, MSA'daki şarap kursumuzdan altı yıl sonra. ilk şarap fıçıları M. Ö. 1. yüzyılda kullanılmaya başlanmış, anforalardan sonra. Piemonte'ye meşe fıçılar 1990 yılında gelmiş ve böylece yıllandırma işlemi daha kolaylaşmış. Yalnızca  dağların sisi anlamına gelen Nebbiolo üzümlerinin yetiştiği tek yer olan yörede üzümler gerçekten de sisli bir görünümde olurmuş. Unutmadan şarap şişelerinin neden 75 cc yapıldığını da anlatayım. İlk zamanlar şişeler üfleme tekniğiyle yapılırken ortalama akciğer kapasitesi bir insanda bu ölçüdeki bir şişe için yeterli olduğundan dolayı geçerli olmuş. İçtiğimiz her şarap farklı aromalar taşıyordu. Nedeni fermantasyona bağlıymış.Bir de bağ bozumu sürecinde üzümlerin  birazı dallarında kuşların payı olarak bırakılırmış. Bu bilgileri aldıktan ama kral ve kraliçe şarapları kırarız korkusuyla taşıyamadıktan sonra rehberimiz bizi önce çok farklı turbişonların sergilendiği Barola turbişon müzesine  sonra dağların zirvesine yakın bir restorana götürdü. 

Orada fındıklı ton balıklı püreli hamsi sunumunda Trabzonlu yol arkadaşımız 'fındığı da hamsiyi de mahvetmişler' diyerek bir yandan yakınıp öte yandan iştahla yemeğini yerken, bölgenin italya'nın tek fındık üreticisi konumunda olduğunu ve Nutella markasının çıkış yeri olduğunu öğrendik. nedeni de Torino'nun Fransa'dan sonra çikolata üretilen ilk yer olduğu, Ferrero Roche'nin fabrikasını orada kurduğunu belleğimize kaydettik. 1830larda III. Napolyon Torino'ya gelen kakao  satışını kesince fındık kreması kullanmaya başlıyorlar. günümüzde fındıklı çikolataları en çok satılan ürünlerinden. Neyseki şaraplar gibi olmadı bir kaç kutu ünlü Torino çik0latacısı ve pastanesi Baratti&Milano'dan alabildik. 


Bakın yine öykülere daldım. Öğle yemeğini yediğimiz aile restoranının menüsündeki beyaz trüflü makarnanın tadı eşssizdi. daha sonra gittiğimiz Alba'da 4 Ekim-6 Kasım arası her hafta sonu Tartufo Bianco toplama turları yapılıyormuş. 

Gün bitmeden Pollenzo'da sıra. Po nehrinin276 kmlik kolu olan Panoro nehri kıyısında kurulmuş olan bu tarihi şehir günümüzde kalesinin içinde yer alan Gastronomi bilimleri fakültesiyle de ünlü. Kalede İtalya'nın tüm şarap türlerini saklayan Banco del Vino da var. Çok ilginç bir banka gerçekten. Dehlizlerin içinde kalenin kalıntıları ve 100.000 şişeden fazla şarap.              

Güz yapraklarının yarı yeşil yarı kırmızı renkleriyle çevrelenmiş yolu izlemeye doyamadım her anıyla. Masallardan fırlamışcasına yapıları ve sakinliğiyle bizim ülkemizin karmaşasından öylesine uzaktık ki...

Sakinlik deyince;Torino ya da Piemonte bölgesi 1989'da 'slow food' hareketinin başladığı yer. Slow food hızlı yemeğe karşı olmanın çok ötesinde 'iyi, temiz ve adil üretim ve tüketimi savunuyor. Carlo Petrini adlı gazetecinin başlattığı eylem günümüzde tüm dünyaya yayılmış durumda. Salyangoz sembolleri. 1990'da 'citta slow', doksanların sonunda 'slow wine' ortaya çıkıyor ve en son olarak da 'slow money'. Amaçları giderek kapitalist sistemin pençesine düşen ve kirlenen gezegenimizde kirlilikten uzak, küçük yerel üreticilerin adaletle yer aldığı bir sistemi yaymak. Acı tebessümlerle yeni Türkiye'nin hedeflerine ne denli aykırı olduğunu düşündürüyor bize.

Ertesi gün İtalyan rehberimizin eşliğinde kültür turumuza başlıyoruz. .  Teatro Regio Puccini'nin ünlü La Boheme operasını 1896'da ilk sahnelendiği yer. İsa'nın çarmıha gerildikten sonra sarıldığı kefenin saklandığı Duomo di san Giovanni Katedrali'ne gidiyoruz. Herkes Milano'da 2015'de yapılacak EXPO'nun Torino'ya çekeceği turist artışında bu mucizevi kefenin rolü olacağına inanıyor. Eh, kolay mı 1997'de düşen yıldırım büyük bir yangına neden olmuş ama kefen yanmamış.

Sıra benim favorim Plazzo Madama'da Prag'da gotik mimarisine, meydandaki duruşuna hayran olduğum Elizabeth kilisesi gibi sıcaklık duydum bu zarif yapıya. Müze salonlarında RAI TV kanalında eğlence programlarında yıllar boyunca giyilen kostümler de sergileniyordu. Benim gibi Rafaella Carra showlarıyla büyüyen kuşaklar için o günlere dönüş oldu. Müzede en tanınmış yapıtlardan biri Messini'nin Flaman etkisinde yaptığı tablosu. Gözlerde her yeri kontrol eden Mafya bakışı varmış. Bu arada Mimar Sinan'ın çok etkilendiği çağdaşı mimar Palladio'nun eseri, Meryem'e adanmış bir kilisenin olduğunu da öğreniyoruz. 

Otomobil Müzesi'nde 200 civarında en eskisinden, üretilmesi planlanan modellere dek 200 araba sergileniyor. İlginç olansa eski modellerin içinde yer aldığı filmlerden görüntülerle sergileniyor olması. Daha sonra Torino Eataly'yi geziyor ve İstanbul şubesinin küçüleceği haberini alıyoruz.  

Benim için sinema müzesi çok daha ilginçti. Herkesin öğle yemeği yediği saatlerde müzeyi gezdim. Yalnızca İtalyan sineması değil tüm unutulmaz filmlerin de olduğu müze binası da çok ilginçti. Mole Antonelliana adlı eski bir sinagogun içinde kurulan müze  galerilerle çevrili beş katta milyonlarca belge, poster ve görüntüyü koruyor. Torino Film Festivali'nin ana mekanı ayrıca. 

Del Cambio restoranda yine lezzetli bir akşam yemeği yemeden önce yalnızca Piemonte'ye özgü süt kremalı kahve 'Biccolino' içimini de gerçekleştiriyoruz. .  

Ve son gün Venaria Reale gezimiz var. Bir av köşkü olduğuna inanmak zor. UNESCO'nun korunması altında. Cardio planda ve Barok tarzda inşa edilmiş. Ayrıca çok mükemmel sergilenen Savoy hanedanın tabloları da çok etkileyici. Av tanrıçası da olan Diana'nın burada tapınağı olduğuna inanılıyor. Ve sarayın tam ortasındaki salon onun adını taşıyor. Her yıl 3 Kasım'da saraydaki antik çalgılarla burada konser veriliyor. ve köpeklerde içeri alınıp onların da sesleri dinleniyor. Sarayda yalnızca geçiş olarak kullanılan görkemli koridorların zarafeti, bembeyaz sadeliğiyle büyüleyici. 

Sarayın Michelin yıldızlı şefinin yemekleri de saray gibi sade ve bir o kadar da lezzetli. Versaille Sarayını anımsatan bahçelere bakarak yediğimiz yemek ve avludaki havuzda klasik müzik eşliğinde izlediğimiz suların dansı unutulmazlar listemizde yerini aldı bile.

Daha yazacak çok şey olsa da içindeki güzellikleri gizli tutan Torino'ya veda zamanı. Haydi biz güzel ama yalnız vatanımıza geri dönüyoruz. En büyükler tarafından azarlanmayı, kötü ve taraflı haberleri özlemiştik
desem yalan olur.
Piemonte bağlarının şaraplarına elveda, milli içkimiz ayrana, merhaba.















9 Ekim 2014 Perşembe

HERKESİN SAKIZ TURUNUN RENGİ FARKLIDIR

İki gün her şeyden kaçmak istedim ve Sakız'a attım kendimi. On iki yıl sonra yalnızca otuz altı saatlik bir ara nasıl iyi geldi onca karamsar haberlerden öncesi ve sonrasına dayanmak için. 

Haziranda  Girit'e gitmiştik ve yalnızca dört günlük bir tatilden sonra IŞID haberleri karşılamıştı gündemin baş köşesinde. Aradan geçen üç ay, Suriye sınırı ve savaş ve insanlık dışı görüntüler, haberler ve ölümler ve yağmalanan ülkemiz ve anlamamak ve okumamak...

Ben üstteki paragrafı da yazmayacaktım aslında ama beynimiz öylesine dolu ki olmuyor değinmeden.

Bu bir gezi yazısı, Çeşme'den ışıklarını seyrettiğimiz, artık hızlı feribotla on sekiz dakikada ulaşabildiğimiz Yunanistan'ın beşinci büyük adası Chios ya da kırsal anlamına gelen adıyla Hora ya da bizim Sakız adamız.    

Ekim'in altısı, sakin bir deniz ve Çeşme limanına bilet almaya gidiyorum Ertürk ofisine. İnanın ben bu denli fazla araba park edildiğini görmedim liman tarafında. Ana yolun iki yönü, üstte Çiftlikköy yönü ve limana bakan evlerin arka yolu tümüyle dolu. ''Acaba geri dönsem mi?''' iç sorgulaması, ''Dönsen ne değişir ama gidersen yeni fotoğraflar ve bilgiler eklersin belleğine...'' ''Eh, bir ben mi fazlayım, haydi, gidiyorum.''  Ve tam da ofistekiler yolcu listesini gemiye yollarken son bir bilet kestiren ben.  Yola çıkmadan e hafifledim; ruhum gezgin benim.

İki gündür Internet'i  tarayarak tüm turları ezberlemenin yararını kırk dakika süren keyifli bir deniz yolculuğunun adından liman çıkışında gördüğüm 'Alsancak Turizm' etiketiyle yolcularını bekleyen genç turizmci sağladı doğrusu.  Yanına yaklaşıp turlarında yer olmadığı için bireysel geldiğimi, günlük gezilerine katılıp katılamayacağımı sordum. Hemen sol eline alıp kalemi adımı not aldı ve bir solak olarak daha da bir rahatladım. ( bu tümceyi solaklar daha iyi anlar, yaşam sağ ellerini kullananlar için daha rahattır her tür toplumsal düzenlemede.) Liman çıkışı,biraz sola doğru yürürsem 'Kanaris Turu' bulabileceğimi ve oradan turlarına yolcu olabileceğimi söyledi. 

 Kanaris Tours çalışanları gayet anlaşılır İngilizce ve Türkçe bildikleri için bir gecelik otel rezervasyonumu hem de tam şehir merkezinde olmak üzere hızlı bir şekilde ayarladılar. Bendeniz, iyimser gezginin şansı daha da açıldı. Alsancak Turizm'in sahibi olan rehberimiz Kıvanç Bey (limandaki solak genç) iki gündür yoğun yolcu trafiğinden ve hep otobüsle konuk gezdirmekten bitkin düştüğü için otobüs fazlası biz yedi kişiyi konforlu bir minibüsle çıkardı Güney turuna.

İlk durağımız Mesta. Girişinde Ortaçağ Kalesi yazılı. Merkeze 35 kilometre uzaklıkta. Daha sonra da göreceğimiz gibi bir kale köy olarak yapılmış, korsan saldırılarından korunmak için. Beşgen şeklinde inşa edilmiş ve her bir köşeye günümüzde ev olarak kullanılan gözetleme kuleleri yapılmış. Çok iyi korunmuş bir köy. Dehlizler ve üstten küçük, kapalı köprülerle (Lokos) birbirine bağlanmış evler ve sokaklar. Ve pencereler hep içe bakıyor korunma açısından. Mesta'nın böylesine sağlam kalışının en büyük nedeni 1881 büyük depreminden kayalık bir yapısı olduğundan ve mimarisinden ötürü dayanması. Ayrıca içinde çok değerli ikonaların bulunduğu Palaios Taksiarhis Kral Kilisesi de köy meydanına bakıyor. 

Artık sıra Pyrgi'de. Merkeze 25 kilometre uzaklıktaki bu Güney köyü de  Mesta gibi birbirine bitişik yapılar ve iç yöne bakan pencereleri, taş döşeli dar sokaklarıyla ve özellikle bu mevsimde balkonlarda sıra sıra iplere asılı kurutmalık domatesleriyle siyah beyaz ve kırmızı renkli bir yerleşim. Siyah ve beyaz rengin kaynağı, Cenovalılardan  kaldığına inanılan sıva üzerine el oyması teknikle geometrik desenlerle bezenen Xsistalar. Köyde gördüğümüz hemen tüm yerli halk Eylülde biten toplama işleminden sonraki aşama olan ayıklama ile meşguldüler. Ben de damla sakızımı rehberimizin önerisiyle gençliğinde bir Türk kızına sevdalanıp evlenemeyen yaşlı amcadan aldım. Nedense minik sakız torbalarıma, kendiliğinden bir kaç parça daha sakız ekledi. 

Sakız deyip geçmemek gerek.  Bu azizler adasının neredeyse tüm tarihi sakız üretimiyle bağlantılı. Bir de efsanesi var ağacın. M.S. 250 yılında Romalılar tarafından öldürülen Aziz Isidoros'un ağlamasına dayanamayan ağaç da göz yaşını dökmeye başlar. İşte bugün elde edilen ürün o gözyaşları gibidir. Beş yaşından sonra ürün verip elli yaşında en yoğun durumuna geçiyor. zeytin gibi kadim bir bitki ve ölümüne yakın mutlaka bir sürgün bırakıp kendini yeniliyor. 

Adada 250.000 sakız ağacının üçte biri 2012 Ağustos ayında başlayıp bir hafta süren büyük yangında yanmış. Güneydeki 21 köyde sakız üretimi yapılıyor. Biz bir zamanlar Cristof  Colomb'un  ailesinden gelenlerin de yaşadığı Pyrgi'den ayrılıp seramikleriyle ünlü Armolia'ya geçiyoruz. Ancak dükkanlar öylesine kalabalık ki ben kendimi hemen sakız ağaçlarının yanına atıyorum ve fotoğraf çekerken rehberimizi de dinlemeyi sürdürüyorum. 

Saat öğle yemeğini bildiriyor. Bugün tam Greek tarzı yemeğe uymaktayım. Sabah yolda içtiğim kahve ve  az krakerin ardından Emperios koyunun sakinliğinde soğuk adı gibi efsane Mythos birası, musakka ki çok lezizdi ve caciki. (LMV dostlarımın kulaklarını da çınlatıyorum bu arada.) Tur arkadaşlarım Fulya hanım ve eşi de bu seçime uyup memnun kalıyorlar. sırada volkanik taşlarıyla kaplı (lava stones) Mavra Volia plajına yürüyüş var. bu plajın taşları SPA merkezlerinde kullanılıyormuş. iki küçük örnek ve bol fotoğrafla oradan ayrılıp adanın 10 kilometre güneyindeki Karfas plajını da görüp turumuzu bitiriyoruz. 

Akşam yemeğinde Seden'in önerisiyle Türk dostu Xthanti'nin yerindeyim. Bana uzosu ve özel hazırladığı Çipura filetosu, Greek salatasıyla eşlik ediyor. Yetmiş yaşındaki bu güçlü ada kadını yaşamının onbeş yılını A.B.D.'de geçirmiş. Aynen bizdeki gibi güçlü aile bağları ve eşinin babasının isteği üzerine adaya dönmüşler. Çevrede gördüğüm başları örtülü kadınların aileleri ve ceplerindeki bol miktarda Türk liralarıyla Sakız'a gelip kısa süre içinde Atina'ya geçtiklerini  anlatıyor. Sırada kordonda oturup kahve ve İnstagram'a fotoğraf yükleme var. 


Sabah erken kalkıp şehir turu yapıyorum. Tarihsel yapıları ve Mecidiye Camiini fotoğraflıyorum. Çarşısı küçük ama özelliğini korumuş. Ünlü reçelci Rena'nın dükkanını ve merkez parkını, insanların ve havanın sessizliğini seviyorum.  Mastika SPA'dan az alışveriş. sıra kuzey turunda. 

Kuzey turu Güney'in aksine büyük otobüsle ve yoğun bir katılımla virajlı yollarla başlıyor. Bu kez Atlas Turizm'in konuklarıyla ve tur sahibi Bahadır beyle geziyoruz. Sakız adası limana girer girmez bulduğumuz ücretsiz dağıtılan ayrıntılı Türkçe tanıtım kitapçığı gibi yüz yıl sonra yeniden kuşatmamız altında. Genç girişimci turizmciler bayram yoğunluğu ve yorgunluğunu bir arada yaşıyorlar. 

UNESCO'nun koruması altındaki bu bin yıllık efsanevi tapınak görülmeye değer. tarihin karanlık sayfalarında yerini alan 1822 isyanı ve sonrası yaşananlar manastırın ek yapılarının birinde utanç veren buluntuları saklasa da görkemini ve söylencesini ve Bizans İmparatorluğuna açılan yolu tanımlayan üç keşişin bulduğu yalnız Meryem ikonuyla görülmeye değer. Metaora'yı görmüş biri olarak etkilendiğimi söylemem gerek. 

Şimdi Anavatos  yani ulaşılmaz anlamına gelen sarp bir tepede kurulmuş ve öyle kalmış hayalet köydeyiz. Adanın pek çok yerinde gördüğümüz taş yapılar ve dehlizlerle örülmüş bu köyün sakinleri isyanda yok olunca bugün yalnızca dört aileye ev sahipliği yapıyor. Gördüğüm tek köy sakini kadın astığı çamaşırlarıyla Ağrı Dağının eteğindeki köyde gördüğüm genç anneyi anımsattı bana. Köyün rengi çiçekler  ve ağaçlar yaşamın izlerini veriyor. 

Tarihin karanlığından bu gezideki ikinci solak, gülümseyen yüzüyle Sevil ve eşi Tamer Avgonima Köyünün enfes deniz manzaralı köy lokantasının masasına çağırarak neşelendiriyorlar beni. Tatlı bir sohbetin eşliğinde yenen oğlak eti iyi geliyor. Aldığımız köy peyniri ve armağan edilen Bora için sakladığım narla birlikte bu korunaklı köyden adanın merkezine ulaşıyoruz.

Artık dönüş zamanı. Homeros'un köyü, Citrus narenciye müzesi ve diğer müzeler bir sonraki sefere. Arayı uzatmamak gerek hemen karşımızdaki komşuyla.


      



  













   

24 Eylül 2014 Çarşamba

İSTİYORUZ

öğretmenlerimiz ve velilerimiz sokakta. Belki sayıları az, katılımları umduğumuzdan az ama yürekleri sokağa inme cesaretini gösterdi ya bu da bir başlangıç. 

On yaşındaki kız çocuklarımız okullarına isterlerse baş örtüleriyle de gidebilirmiş; velilerden talep gelmiş. Aman ne de duyarlıymış bizim eğitim bakanlığımız. Sen türbanı beşinci sınıfa dek indir, sonra da talep diye açıkla. 

O halde bizim de eğitimci olarak taleplerimiz var. Çağdaş eğitim istiyoruz. Ders programlarında bilime dayalı konular istiyoruz, seçmeli derslerde sanata, sorgulamaya, düşünce tarihine ve gerçek bilimsel araştırma tabanına dayanan modeller istiyoruz. Ayrıştırılan Türkiye'de barış eğitimi istiyoruz. Çok sesli müzik tarihinin öğretilmesini, böylece bir yönden de takım ruhunun geliştirilmesini istiyoruz. Yabancı dili konuşabilen ve bunu araştırmalarında kullanabilen öğrenciler yetiştirilmesini istiyoruz. Bin odalı çalınan topraklara dikilen binalara, en son model uçaklara harcanan paraların öğretmenlerin yaşam koşullarının iyileştirilmesine yatırılmasını istiyoruz. Örtünün altında sıkılan saçların yaptıkları sporun esintisinde dalgalanmasını istiyoruz. 

Çarşının yargılandığı değil, 'Gezi Direnişi' ve nedenlerinin öğretildiği bir ülke istiyoruz. Kentlerin ve yeşilin nasıl yağmalanıp siluetlerinin ne üstüne bozulduğunu öğretmek istiyoruz. RES, HES ve korkulan santraller yerine bu güneş ülkesinde güneş enerjisi nasıl geliştiriliri öğretmek istiyoruz. Görgü kurallarını öğretmek ve dil kullanımını zenginleştirmek istiyoruz. Çocuklarımıza şiiri, doğayı ve tınıyı algılama eğitimi vermek istiyoruz. Öğrenci konseylerinin kurulup her basamakta dileklerinin dikkate alınmasını görmek istiyoruz. 
Kısacası güneşi görmek istiyoruz. 

2 Eylül 2014 Salı

PERİ ANNEYİ BİR YIL SONRA ANARKEN

Bugün Peri annemi, çocuklarımın sevgili babaannesini sonsuzluğa uğurlayışımızın birinci yılı. Bloguma yazmaya başlarken ilk düşüncem biricik torunuma sevdiklerimizi tanıtmak, yaşadığımız günlerden etkilendiklerimi yansıtmaktı. Çünkü ''Söz uçar, yazı kalır'' fikrine inanmışımdır. Çocukluğumda yitirdiklerimi hep ikinci ağızdan dinleyerek yazdım. Keşke dememek için yazıyorum  elimden geldiğince.

Benim için Peri anne, tüm tanıyanlar için Ferihan, Perihan ya da nüfus kaydına göre Fikran hanım tanıdığım en doğal, en bozulmamış insanlardan biriydi. Doğduğu, büyüdüğü Tire'sine ve anılarına özellikle çocukluğuna bağlılığını hiç yitirmedi. 

On yedi yaşındaydım ilk tanıdığımda. Dünya güzeli, çağına göre uzun boylu, sarışın, mavi gözleriyle öyle güzeldi ki. Aslında birbirimizi ilk kabullenmemiz pek de kolay olmadı. Aynı yerde doğup büyümemize karşın aile yapılarımız çok farklıydı.

Tire'nin eski ailelerinden, medrese alimlerinden Rıfat Hocanın torunuydu. Sevgili babacığını henüz on beş yaşındayken yitirmiş, güçlü bir babaanne ve ona kusursuz saygı gösteren annesi, biricik ablası ve küçük erkek kardeşiyle büyümüştü. Üzerlerindeki emeğini hiç unutmadığı büyük dayısı kol kanat germişti hepsine.  

Yirmi yaşındayken, onu hep çok seven eşiyle evlendirilmişti. Çok sevdiği kayın validesi Şakire hanım ve sert görünüşlü, otoriter kayın pederiyle aynı evde oturmuşlardı ilk yıllar. O zamanları tüm canlılığıyla anımsar ve anlatırdı bize.

Biricik oğlu henüz yirmi iki yaşında Tire'nin mübadil ailelerinden birinin torununu sevince hayalindeki yerli aileden gelin adayları birden bire yok olmuştu. Hele on yedi yaşındaki gelini, anne diyemediği için ilk yıllarda çok üzülmüştü. Üstüne üstlük bir de yakınları ''Ya oğlun okumayı bırakırsa,'' diyerek aklını karıştırınca başının ağrısını hiç durduramaz olmuştu. Ben her hafta sonu okul dönüşü ziyarete gittiğimde hep düşünceli ve başında çatkısıyla bulurdum onu. Ama ben de çocuktum daha, okuma aşkıyla doluydum. Üzülürdüm o haline. Herhalde yurt dışında okuyan oğlunu özlüyor diye düşünürdüm.

İlk yılların bu farklı anlayışı yıllar geçtikçe birbirinin halinden anlayan ve dinleyen iki dosta dönüştü. Onun öz Türkçe ve tam Tire ağzıyla güzelim sözleri benim gibi bir dil öğretmeni için eşsiz bir kaynaktı. Nazlı anlamında 'baylan, şikayetçiyim yerine 'yangınım', tembel yerine 'uluk', yavaş mizaçlı yerine 'tırıl' sözcüklerini kullanması ilk aklıma gelenler.

Bilgece bakardı bazı ilişkilere ve yakınlıklara. Duygudan çok mantık çerçevesinde karar verirdi. O zamanlar bana sert gelen söylemlerinin yıllar geçip de onun yaşına geldiğimde doğruluğunu anladım.Hatta, aramızda 'Muhacir kızı' olmamdan ötürü pek onaylamadığı ilk yılların anısına; ben de ona, ''Sizde de kesin bir karışıklık var. Bu sarışınlık ve mavişlik nereden geliyor?'' der, güldürürdüm. 

Oğlum ilk torunuydu ve çok düşkündü ona. Son nefesine dek de sürdü gitti sevgisi. Kızımla farklı bir bağları vardı. çok sık görüşemeseler de, her bir araya geldiklerinde acısını çıkarırlardı yoğun paylaşımlarıyla.

Dedeyi kaybedene dek klasik bayram buluşmaları yaşanır,  büyük aile bayram sofralarında toplanırdı. Zaten bu yüzden benim mutfağım Tire'nin iki farklı kültürünün birleşimidir aslında. Annemin Rumeli lezzetlerinin yerine her yemekte zeytinyağ ve daha az pişmiş,daha az et ve bol sebze (marulun bile yemeğini öğrendim), Tire'ye özgü patlıcanlı, domates, biberli pide, patlıcan balığı ve pisi pisi gibi hamur işleri menümüze yerleşti. Babaanne sarması,böreği, lor tatlısı ve keşkeğinin yeri hep ayrı oldu.

Ablasını erken yaşta kaybedince yaşama sevinci azaldı Peri annemin. Onlar birbirlerinden hiç ayrılmazlardı, çok farklı yapıda olsalar da. Hele dedeyi yitirince kendini eve kapatıp o çok sevdiği ve mükemmel yaptığı dantellere, örgülere verdi. Bir de son yıllarında  vazgeçemediği televizyon dizileri vardı.

Dindar bir ailede büyümesi ve hacca gitmesine karşın hep bağnazlıktan uzak kaldı. Kendi içinde yaşadı inancını.Yalnızca içki sofralarını hiç sevmezdi. bizlerle oturur, kadeh sayardı. 

Hep yalnız ve güçlü göründüğü için yoğun çalışmalı yıllarımızda onun yaşlandığını hiç anlayamadık; ta ki evin içinde şanssızca düşüp yatana dek. O günlerde bizi hep yanında istedi ama farklı şehirlerde oturduğumuz için telefon konuşmaları ve hafta sonu ziyaretleriyle yetinmek zorunda kaldı.

Ve geçen yıl bir haftanın içinde yaşlılığa bağlı zatürreden yitirdik. Hastanedeki odasında birlikte kurduğumuz iyileşip Çeşme'deki evimizde dinlenmesi düşümüz yarım kaldı. Sonsuz uykusunda huzur içinde uyusun.     

1 Eylül 2014 Pazartesi

BARIŞ İÇİN BİR DENİZ YILDIZI

Bir 'Dünya Barış Günü' daha geçti, her türden kirli savaş görüntülerinin içinden. Sosyal medyada barış güvercinleri ve dilekleri ilettik birbirimize, yıllardır yinelediğimiz gibi. Ancak yarın yine bol bol şiddet haberi okuyacağımızın ve barışın en temel anlamlarından biri olan hoşgörüden uzak bir dünyaya uyanacağımızın bilincindeyiz.

Acaba barış eğitimi verebilsek biraz olsun azaltabilir miyiz gezegenimizdeki şiddeti? Önce kendimize bir ayna tutalım. 

Öz eleştiri yapabiliyor muyuz?  
Mizah duygumuz benliğimize yerleşmiş mi? 
Düşüncelerimizi karşıt fikirde olanlarla sakince paylaşabiliyor muyuz? 
Toplumsal yaşamda öfke kontrolümüz ne düzeyde? 
Ön yargılardan uzak, dinleyip anlayabiliyor muyuz tüm insanları? 
Yeryüzündeki her canlının değerini biliyor muyuz? 
'İnsan olmak nedir?' diye soruyor muyuz kendimize?
Çocuk büyütmekle yetiştirmek arasındaki farkı sorguluyor muyuz?
Paylaşmanın güzelliğini anımsıyor muyuz?
Gönüllü çalışıyor muyuz katkıda bulunabileceğimiz alanlarda?
Çevre duyarlılığımız ne ölçüde?
Doğa katliamlarına karşı imza veriyor muyuz?
Bizim için değerli olan ilkelerimizi korumak için etkinliklere,yürüyüşlere katılıyor muyuz?
Sanat sevgimizle dünyamızı güzelleştiriyor muyuz?
Sevdiklerimize sevgimizi gösterebiliyor muyuz
Ne olursa olsun gülümseyerek 'merhaba' diyor muyuz?

Sakın bu toplumda hiç bir geçerliliği kalmadı tüm bu yanıtların deyip de kolayına kaçmayalım.

Ve en başta tüm eğitimcilerimiz yaşadıkları tüm olumsuzluklara karşın sınıflarında öğrencilerine hoşgörü ve uzlaşmanın önemini kavratsınlar. Belki başta anlaşılamayacaklar, farklı bir dünyadan gelmiş gibi görülecekler ama o pırıl pırıl gözlere sevgiyle baktıkları sürece sabırlarının karşılığını mutlaka alacaklar, dünya barışına bir deniz yıldızı yollamanın o anlamlı duygusunu yaşayacaklardır.



25 Ağustos 2014 Pazartesi

YENİ BİR YAŞA DOĞRU

Yeni bir yaşa doğru yol alırken bitirdiğim yaşıma bir güzelleme yazayım, sağlıklı ve sevdiklerimle geçirdiğim her gün, aldığım her nefes için şükretmeliyim diye düşünüp aldım klavyeyi elime dokundum tuşlara... Ah, benim şu burcumdan mı, genlerden mi yoksa görüş açımdan mı geldiğini ( belki de hepsinin de payı var) çözemediğim tüm protest düşünceler üşüştü satırlara.

''Artık sevdiklerinle ve sağlıklı olsan bile yaşadığın toprağa yabancılaşıyorsun günden güne ki, bu insan yaşamında çok etkin bir olgu. Hele ki sosyal demokrasiye inanan bireyler olarak otokratik bir yönetimin günden güne kasırgaya dönüşen hızında kelaynaklar gibiyiz.'' dedim kendime.

Sonra kelaynaklar hakkındaki son bilgilere ulaştım; 1982 yılında sadece 17 kelaynak kalmışken  günümüzde bu sayı 83 olmuştur. Eh, demek ki daha umut var. Yalnız onlar düzenli korumaya alındıkları için çoğalıyorlar, ya biz?

Yasaların işlemediği bir toplum olduk yıllardır. Ve son zamanlarda sistemsizliğin sisteme dönüştüğü, gösteriş ve bir takım sahte parıldamaların her değerin üstünü kapladığı sisli bir ortamda yaşamaya alıştırıldık.

Kolayımıza geldi bu sahtelik aslında. Her nereye gitsek sosyal medya aracılığıyla dünya parmaklarımızın ucunda. Lütfen bir anımsayın ilk Facebook kullanımlarınızı. Ne güzel gelirdi, eski arkadaşlarımıza (ve öğrencilerime) ulaşma coşkusunu yaşamak. Bol müzik ve fotoğraflar paylaşılırdı. Günümüzde yüz yüze  ya da telefonda konuşma ve günlük menü ve giysilerimizi yazdığımız ve gösterdiğimiz  arada 'Bahattin' çizgileri ve az da olsa orantısız zeka yaratıcılığıyla gülümsediğimiz bir ortam oldu. 
Eleştirsem de yalnız hissettiğim ve günceli yakaladığım bir köşe benim için de. 

Instagram, ilk başta fotoğrafa dayandığı için çok benimsediğim bir sanal bölümdü. O da eski saflığını yitirse de çok hoş fotoların görülebileceği bir ortam.

Twitter başta cikciklese de 'Gezi' ve 'Kapatma' günlerinin en değerli anısı olarak ve ana akım medya dışında farklı bilgilere ulaşabilme kolaylığını sağlıyor bize.

Niye yeni bir yaşın eşiğinde bunları önemseyip yazıyorum. çünkü teknolojiyi kullanmayı hepimiz fazlasıyla benimsedik ve sanal dostlukların paradoksundaki yalnızlığımızda sorgulamayı unutur olduk. Özçekimler  artarken günden güne özeleştiriler yüreklerimizde kilitli kaldı. 

Yıllanmanın olgunluğuna erişmeye çalışırken, sadeleşmeye uğraşırken yalnızca doğa mutlu ediyor beni. Sessizlik, gökyüzü, suyun sakin şırıltısı, ufacık bir çiçeğin tomurcuğu ve saf gülümsemeleriyle çocuklar. Beton yığınlarının ortasında yaşamalarına karşın doğayı kurtarmak için yapılan tüm gönüllü çalışmalar inadına yaşamak için güç veriyor.

Yine de iyiki doğmuşum, kendimce uğraş vermişim ve aldığım her nefesin, sevdiklerimin değerini bilmişim ya bu karanlık da geçer, güneşe koşarız hep birlikte ve barış da başak verir bir gün...


6 Ağustos 2014 Çarşamba

AÇIK VE ACİL 10 AĞUSTOS ÇAĞRISI

Bu yazı diğerlerinden çok farklı. Çünkü ülkemiz 10 Ağustos seçimleriyle bir rejim değişikliğine en keskin şekilde yol alabilir. Ve bunun tek sorumlusu oylarımızda yapacağımız tercihlerimiz nedeniyle biz olacağız. Ve ben bu ufacık bir katkı da olsa bu yazıyı yazmak zorunda hissediyorum kendimi.

Gelişmiş, demokratik ve çağdaş görüntüdeki ülkelerden çok farklı bir seçim süreci yaşıyoruz. Büyük çoğunluğumuz gönlündeki adayı bulamadığı için ikilemde. OY VERMEK YA DA VERMEMEK, OY VERSEK DE HANGİSİNE VERECEĞİMİZİ KESİNLEŞTİREMEMEK.

78 kuşağı bireyi olarak bu ülkede yalnızca iki kez kısa süreli düşler yaşadım. İlki Ecevit'in 'Karaoğlan' dönemiydi. 73 seçimlerinde oy veremesem de bir toplumsal coşku yaşadım. 'Umudumuz Ecevit' günleriydi. İsmail Cem TRT  genel müdürü olmuştu. Ve bir ulus televizyon aracılığıyla da kültür birikimi sağlayabiliyordu. Genç kuşağın anlayamayacağı kadar uygarca söylemler geçerliydi. Ve o düş yalnızca bir yıl sürdü. Daha sonrası tavizler başladı. 

İkinci ütopya 2013 Haziran günleriydi. 'Gezi' bizlere bu ülkenin hala hoşgörülü ve uzlaşıyla bir araya gelebileceğini gösterdi. Ancak iki hafta sonunda nasıl 2007 cumhuriyet mitinglerinin sonunda tüm kurumlarımız dağıtıldıysa 2013 Haziran ortalarında da TOMAlarla dağıtıldık. Kin ve intikamla yönetilmeye başladık.

İşte bu günler, yerel seçim sonuçlarıyla umutsuzluğa sürüklendiğimiz ayların son umut kırıntılarından kocaman bir sınava girmeye hazırlandığımız son üç gün. 

Kesinlikle adaletsiz, kısa bir kampanya dönemi bitiyor. Ümmetin adamı günden güne sertleşen taktikleriyle oynadığı futbol gibi Anadolu'nun kadim topraklarına en keskin vuruşunu yapmak için bağırıp çağırıyor.

İkinci aday, CHP'nin ilk başta hepimize uzak görünen adayı, bilim insanı oluşundan gelen avantajıyla sakin ve ağırbaşlı konuşmasıyla bizleri de uzlaşmaya çağırıyor.

Üçüncü adaysa aslında en tutarlı ve yenilikçi konuşsa ve görünse de bu ülkeye barış getirecek mi sorusunu sorduruyor. Çünkü yıllardır İmralı'nın savunmasında. Ve yaşanan onca acıyla nasıl başa çıkacak acaba? 

Adaylar bu denli farklı olunca seçmenler de o denli bölünüyor. 

PEKİ, NE YAPMALIYIZ?  ARTIK HEPİMİZ SESSİZLİK, OLGUNLUK VE UZLAŞMA İSTİYORUZ.
ŞU ÇILGIN TÜRKLER artık kendilerini  göstermeli, her şeyden önce oy kullanmalı, Ağustos sıcağında seçim yapana inat.

Verdikleri oylarla ya savaşı ya da barışı seçmeli. Herkesin inancına saygı duyacak olgunlukta görünen adaya oy vermeli, tam olarak desteklemese de.

YOKSA, YA YENİ TÜRK İSLAM CUMHURİYETİ'NİN  YA DA HER İKİ TARAFIN DA KAYIPLARINI UNUTAMADIĞI BİR DÖNEMDE OLDUĞUMUZ İÇİN İÇ SAVAŞA SÜRÜKLENECEĞİMİZİ BİLMELİ.

Eğer görece sakin ve hoşgörülü bir ortama kavuşursak yeniden ruh sağlığımıza da kavuşur ve gelecek yıl daha iyi seçimler yapabiliriz.    

LÜTFEN İYİ DÜŞÜNÜN...