29 Eylül 2012 Cumartesi

SIRA HAYVANCİKLARDA

Yarın sokaktaki hayvancıklar da demir kafeslere ya da ölüme terkedilmesin diye protesto edecek insanciklar. Yedi yıl önce o insanciklarin pek cogu Cumhuriyet mitinglerindeydi. Dışarda kalanlar şimdi hayvanları korumaya çalışacaklar. Abartıyorum diye düşünebilirsiniz. Ama günler böyle günler artık.                                                                                                                Hepimizin çocukluk anılarında evlerinde besledikleri ya da sevdikleri hayvanlar vardır. Kimimizin de bir sekilde korktuğu ya da korkutuldugu. Yine de büyük cogunlugu sevgi doludur. Benim çocukluğumda Giritli ninemin Sarmaninin yeri başkadır. İlk basını oksadigim kedidir o. Bir de halamın evindeki kedisini unutamam. Küçük kuzenim ,ansızın kucağıma atınca yıllarca kedilere yaklasamamistim. Sonra bir gün Patimiz girdi yaşamımıza. Kızımın, yeğenimin evine sığınan anne Pati'nin yavrusunu evine getirmesiyle. İlk günler aynı odada duramazken, günler geçtikçe Patisiz duramaz oldum. Kucağıma oturduğunda tüm sıkıntıları unutturan Patimiz. Onu çok özlesem de rahat olduğunu bilmek yetiyor bir anlamda.                                                                 Hayvanlar yaşamımızda çok özel varlıklar.  İstanbul'u hayvansiz düşünmek olası mı? Bu ülke sehrin, yalnız ınsanlarının ya da cocuklarının en iyi dostlarını sevgisiz bırakmayı nasıl kabullenirsiniz?                                                     Ornegin ben akşamları bir etkinlikten eve dönerken ya Maçka Parkı'nın icinden gecerim ya da ana caddeden. Yol üzerinde mahallenin kocaman köpeğinin yatıp uyuduğunu görürsem icim rahatlar ya da parktaki kedi ve köpeklerin varlığı yüreğimi isitir.  Karınlarının nasıl doyuruldugunu, onlar icin kaç kisinin  Dışarda olduğunu anımsar, gülümserim. Hatta bazı arkadaslarımın ne denli yorgun ya da hasta olsalar da onları beslemek icin dolaştığını da.                                                Yeni yasa tasarısına göre sokaktaki dostlarımız hayvan barınaklarına kapatılacaklarmis. Adı üstünde, barınacaklar ama sevgisiz kalacaklar. Dayanabilirlerse mahallelerinden, sevdiklerinden uzakta yaşayacaklarmis. Tutsak, kırgın, umutsuzca bekleyişde. İnanıyor musunuz siz buna?          Toplumsal belleğimizden kalan bir ilke daha yok edilecek. Kayitsizligimiza bir halka daha eklenecek. Miniklerimize masallarımızda bir zamanlar bu sehirde kedi ve köpeklerimiz de vardı. Onları beslerdik diye anlatacağız ve sonra artık alistirdiklari gibi SUSACAĞIZ ...

18 Eylül 2012 Salı

ÇOCUKLUĞUMUN FUAR GÜNLERİ

İzmirli olmak biraz da Fuar anılarına sahip olmaktır çocukluk günlerini uzun yıllar önce geride bırakmış olanlar için. Geçen hafta sonunu 'Şişli'de İzmir Günleri ' etkinliğiyle geçirdiğim ve iki haftada İzmir'i özlediğim, katıldığım toplantı ve dinletilerde bol bol fuar anılarından söz edildiği için çocukluğumun Fuar günlerini yazmak istedim.

Kültür Park'dır İzmir Enternasyonal Fuar'ının düzenlendiği alan. Ama hiç bir İzmirli 'Kültür Park'a gittim', ya da 'Kültür Park'tayım' demez. Hep Fuar'ımızdır bizim. Kurtuluş sonrası, kentin pek çok yeri gibi büyük yangından kalmıştır kapkara. Atatürk'ümüzün, İzmir'e verdiği önemle, daha Cumhuriyet kurulmadan,şehrin gelişimine katkı sağlamak amacıyla 17 Şubat 19232'de toplanan 'İktisat Kongresi' için açılan sergi Fuar'ın çekirdeğidir denebilir. O yıldan, 1948'de Uluslararası Fuarlar Birliği'ne üye olarak kabul edilene dek yirmi beş yıl boyunca bir çok İzmirlinin, özellikle unutulmaz belediye başkanı Dr. Behçet Uz'un katkılarıyla herkesin Fuar'ı olmuştur.

İletişimin bu denli hızlı olmadığı yıllarda Fuar günleri tüm Egelilerin özlemle beklediği etkinliklerdi. Dünya ayağınıza gelir, görsel öğrenme,kültürel paylaşım ve her yaş için eğlence bir arada yaşanırdı. 

Çocukluğumun Fuar betimlemesi benim için çok yönlüdür. Tire'den İzmir'e otobüs yolculuğu işin en zor bölümüydü. Çünkü  otobüste,hatta daha otobüse binmeden benzin kokusuyla yüzüm sararır, içim bulanırdı. Ama olsun, sonunda Fuar'a kavuşmak vardı ya, her şeye katlanırdım. O yıllarda oto garaj Fuar'ın Basmane kapısının tam karşısındaydı. Otobüsten iner inmez babamın ilk programı olan uluslararası pavyonlar gezilirdi. Bazıları çok ilgimi çeker, bazılarındaysa çok sıkılırdım. Sergilenenlerin özelliğine göre değişirdi sıkılma ya da ilgilenme oranım. Örneğin Hindistan pavyonu rengarenk görüntüsü ve ürünleriyle neşelendirirdi. ABD, Almanya'nınkilerse teknolojinin güncel görüntülerini sunardı, radyo günlerini yaşayan bizlere. Sergilenen arabalar da Fuar'ın yıldızlı ürünlerindendi. Çünkü o yıllar özel arabalara kolay ulaşılamayan yıllardı.

Hayvanat bahçesi, paraşüt kulesi, lunapark ve özellikle ailecek bindiğimiz çarpışan arabalar bölümü kardeşim ve benim için hep en renkli bölümlerdi. Ve sonra, babamın özenle seçtiği lokantalarda keyifli yemekler. 

Daha sonra Fuar'ın kültürel bölümüne sıra gelirdi. İstanbul ve Ankara'da sahnelenen en güzel oyunlarıyla tüm tiyatrolar perdelerini açardı Fuar'da. Ankara Devlet Tiyatro'sundan, AST'a,Kenterler'e, Dormenler'e geniş bir yelpazede seçim yapabilirdik. Bu arada müzik şölenlerini unutmamak gerek. İzmir Fuar'ı, Zeki Müren demekti  bir anlamda. Billur sesini, duru Türkçesini dinlemeye doyamazdı büyükler. Biz çocuklar bir yandan dinler, bir yandan da o abartılı giysilerine bakakalırdık. Sonraları krize giren Türk sinemasının yıldızlarını da ağırladı Fuar sahneleri, ilk kez sahneye çıkan Sezen Aksu'yu, Nilüfer'i de.

Çocukluğumun Fuar'ında saatler geçer, eve dönüş yoluna çıkarken ellerimizde çok renkli balonlarımız olurdu hep, uçmasın diye sımsıkı tuttuğumuz, arda adına yakışır biçimde uçuveren uçan balonlarımız... Sanki çocuk ruhlarımızın simgesiydi onlar, öylesine renkli, öylesine hafif...

Ve gençlik günlerimizde Fuar artık sevdiğimiz yazarlarla buluşma törenlerine dönüştü yavaş yavaş. Kitaplığımda özenle sakladığım, Uğur Mumcu, Aziz Nesin imzaları hep o günlerden anılar.

Teknoloji çağı, bilgi çağı, bilişim çağı derken bizim emektar Fuar'ımız parıltısını yitirdi. Süresi kısaltıldı, çağın hızına ayak uydurup. o özenle hazırlanıp gelen insanlar birer birer sonsuzluğa uğurlandı, kalanlar da eski tadını bulamaz oldular. Bugün yeni yüzüyle yine bizlerle. Açık hava tiyatrosu, evlendirme dairesi, müzeleri, çay bahçeleri, yürüyüş alanları ve İzmir Sanat, İnönü Sanat Merkeziyle kapıları hep açık. Açık da herhalde bizim eski tadımız yok...           

           

17 Eylül 2012 Pazartesi

TOPRAĞIN ÇOCUKLARI'NDAN 4+4+4 'E

Son üç haftadır yazmak isteyip yazamadığım ne çok olay oldu yaşadığımız topraklarda. Havada yoğun bir nem yüreklerimizde eylül hüznü... Gencecik şehitler, Afyon'da ve yurdun dört bir yanında sonsuzluğa uğurlamalar... Her geçen gün barış umutlarından uzaklaşma, her sabah okunan gazetelerle kararan yürekler... Ama eğitimci kimliğimle, bugün, dönüştürme politikasının en korkutucu adımı olan 4+4+4 sistemsizliğiyle okullarına ilk adımı atan minikleri düşündükçe her şey daha çok anlamsızlaştı, karanlığın en koyusuna daha bir yaklaştığımızı duyumsadım. Ve bir zamanlar bu toprakların çocuklarını anlatan filme gittim; o yoğun ötekileştirilmiş duygumdan az da olsa arınmak için.

'Köy Enstitüleri' ya da Türkiye'nin ilk ve tek özgün eğitim modeli anısına, babası köy enstitüsü mezunu olan Erkan Can'ın, üç yıldır uğraş verdiği hem oynadığı hem de yapımcıları arasında olduğu film,'Toprağın Çocukları'.
Sinematografik açıdan çok hatalar bulunabilir gerçekten, hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz sinema dilinden, karton karakterlerinden, zaman zaman aşırıya kaçan didaktik tümce seçimlerinden ötürü. Yine de her şeye karşın bize köy enstitülerini anımsattığı için izlemeye değer. Nereden nereye geldiğimizi, ilerlemeden gerilemeye nasıl yuvarlandığımızı ve hele bugünkü modellerin nasıl dayatıldığını ve de geçtiğimiz hafta Ankara'daki büyük karşı gösteri dışında sosyal medyada yaydığımız yürek burkan karikatürler, fotolar ve söylemlerimizle birbirimizi avuttuğumuzu daha açık görebilirsiniz...

İlkokul yıllarımda en çalışkan ve en becerikli öğretmenlerin genellikle köy enstitülü olduklarını duyardım. Çünkü çevremizde bir çok mezununu tanır, öykülerini dinlerdik. Lisedeyken Fakir Baykurt'tan, Mehmet Başaran'a, Talip Apaydın'dan, Mahmut Makal'a, birçok yazarın anı ve romanlarını okudum, öğrencilik yıllarını temel alan.Ümit Kaftancıoğlu gibi bir aydının o kurumun ışığıyla aydınlandığını ve ışıktan ötürü katledildiğini öğrendim.Kemal Tahir'in 'Bozkırdaki Çekirdek' romanı unutulmazlarım arasına girdi farklı gözden anlatımıyla.

Yıllar geçti ve her değişen eğitim modelinde, böylesine etkili bir uygulama yaratan ülkenin, eğer köy enstitülerini geliştirmeyi sürdürseydi bugün ne denli farklı bir konumda olacağı düşüncesi kurcaladı durdu beynimi.

Bu düşüncemi fazla ulusalcı bulabilirsiniz belki. Ama unutmayalım ki tüm politikalarını desteklemesek de hemen hepimiz, çocuklarımızı Fransız, İngiliz ya da Amerikan eğitim şeklini uygulayan yabancı ya da Türk eğitim kurumlarına vermek için çırpınıyoruz. Adları üstünde;  tüm bu ülkeler kendi isimleriyle tanınıyorlar kendi eğitim yöntemlerinde. Peki ya biz?

İşte yalnızca bu yönden ele aldığımızda bile Hasan Ali Yücel gibi eğitim bakanlarını, İsmail Hakkı Tonguç gibi yürekli eğitim liderlerini nasıl özlediğimizi fark ediyoruz. Ve genç kuşaklara onları mutlaka tanıtmamız gerektiğini de...

Ve benim gibi filmi izlerken salonda yalnızca üç kişiyseniz ve diğer iki izleyen Genco Erkal ve Meral Çetinkaya gibi iki sanat çınarıysa,  bu ülkede korumanız gerekenlerin günden güne arttığının daha bir ayırdına varıyorsunuz...  Ve filmdeki en sahici karakterlerden Cevher'in dediği gibi: 'biz dünyaya bir kez geliriz, dünya da bize bir kez gelir'

     

  

28 Ağustos 2012 Salı

YAŞAMA SANATINDA ROL ALMAK

Doğduğumuz günü kutlamayı neden severiz pek çoğumuz? Yaşamı kutsarız belki kendimizce; ya da sevdiklerimizce anımsandığımız için olabilir. Çocukluğumuzdaki doğum günlerimiz gelir aklımıza. Belki de özel bir güne rast gelmiştir dünyaya gelişimiz. Benim için tümü geçerlidir bunların.

Doğduğumuz günün anıları anlatılır hepimize, başka birinin öyküsü gibi dinleriz. Bizim kuşağımızın yalnızca siyah beyaz fotoğrafları vardır, bebekliklerini görebildikleri. Ve o bir kaç fotoğraf belleğimize saklanır, kalır bir ömür boyu.

Benim için aldığım her nefes çok değerli olduğundan, ilk nefes aldığım günü farklılaştırmaya bayılırım. Yaşama sevincim pekişir tüm gün boyunca. Nerede olursam olayım yeni bir şey armağan ederim kendime. Genelde bir kitap ya da bir CD olur seçtiğim. Bu arada yıllardır sevgili arkadaşım Şükran'ın seçtiği bir kitap beni bekler, ilk sayfaya yazdığı içten dilekleriyle. Bazı yıllar tek başıma sevdiğim bir yere gider, fotoğraf çekerim.Sevgi dolu kalabalıklarda da kutladığım çok olmuştur.

Kutlanmak da yüreğimde çiçekler açtırır. İletiler güzel sözcüklerle doludur ve kanat takar benliğime. Hele benim gibi eğitimciyseniz, elinizden geldiğince emek verdiğiniz öğrencilerinizin geçen yıllara bakmadan daha dün yanınızdan ayrılmış gibi yazdıkları coşkulandırır her bir sözcüğü okuduğunuzda.

Ağustosun 26'sında doğmuş olmanın kıvancını okumayı öğrendikten sonra daha bir kavradım. Hep Atatürk'ümüzün Afyon Kocatepe'de düşünürken çekilmiş fotoğrafı gelir oldu gözümün önüne. Ne denli önemli bir tarihti Ulusal Kurtuluş Savaşı'mızda. O günün koşulları ve mücadelelerine olan  inançları hep kıvançlandırdı beni.

Sevgili kuzenim zafer ağabeyimle de aynı gündü dünyaya gelişimiz. Beş yaş büyük ağabeyimle her yaş günümüzde birbirimizi arar, aynı gün kutlamanın tadını çıkarırdık şakalaşarak. Bu yıl yoksun kaldım onun sesinden sonsuz yolculuğuna çıkınca ansızın...  

Ah, bir de çocuksu neşesi vardı doğum günümün. En eski arkadaşımla bir gün arayla doğmuştuk. Sırayla kutlardık yeni yaşlarımızı. Ayrı yerlerdeysek yaz tatilinde olduğumuzdan ertelerdik yeni yaşımıza girmeyi bir güzel; ta ki bir araya gelene dek.

Anılara dalınca unutamadığım doğum günlerim gelir usuma. Tüm büyük aile yemekleri, Kuşadası'nda annemin birbirinden leziz yemekleriyle, babamın günler öncesinden hazırladığı armağanlarıyla, Gülruş'umun billur sesiyle, o güzelim aile fotoğraflarıyla; yıldan yıla çocuklarımın büyüdüklerini bizim olgunlaşmamızı yansıtan... 

Ve iki yıldır hem bir çocuk gibi hissediyorum yeni yaşımı, hem de torunumun varlığıyla kutluyorum doğum günümü.İlk anda çok zıt gelse de ikisi de benim aslında... Her geçen yaşımda hayat daha bir değerli, değerlerim daha önemli,yaşadığımız olaylar daha bir yürek acıtıcı, beyinlerimizdeki parmaklıklar daha bir karanlık gelse de yaşama sanatında rol almayı çok seviyorum elimden geldiğince...  




    


  

15 Ağustos 2012 Çarşamba

CAN DOSTLARI KİTAPLAR

Kitap okumak herkes için farklı anlam taşır. Benim içinse bir çiçeğin can suyu gibidir okumak. An gelir kabuğuma çekilir, tüm gün boyu bir kitabı elime alır, bitirmeden bırakamam: sonra da beslenmiş, dirilmiş güne karışırım yeniden. Kitaplar güç verir, yeni pencereler açar ve yaşadığımız dünyayla, çevremizdeki insanlarla empati kurmamı sağlar.

Yaz boyu yollardaydım çoğunlukla. Belki karşıdan bakınca; ''Ne güzel yerlere gidiyorsun, elimizde olsa biz de senin gibi yapardık.'' diyenler çoktur; ancak her yolculuk belki de evi daha çok özletir insana. Evin duvarları sığınak olur yorgun ruhlarımıza. 

Bu ülkeyi seven ve bir ana yüreğiyle korumak, geliştirmek isteyen her birey gibi, haberler  ve okuduğum makalelerin yorgunluğunu kitaplarım ve okurken bana eşlik eden müziğimle atabiliyorum büyük ölçüde.

Son altı günde tam beş kitap bitirdim. Hızlı okuma alışkanlığımın payı çok bu süreçte, doğal olarak. Hızlı okumak derken, aklıma gelen çocukluk anımı anlatmadan geçemeyeceğim. On yaşında Ankara'da teyzemin ve anneannemin yanında yaz tatilimi geçiriyordum. Arada bir babamın kuzenleri İnci ablam ve Hamdi ağabeyimin henüz bir yıllık yuvalarına da konuk oluyordum. İnci Ablam, ilkokul öğretmeniydi. O sıralar, Ankara'ya yeni dönmüş bir diplomatın benim yaşımdaki kızına ders veriyordu. Hızlı okuma çalışmaları da günlük alıştırmalarından biriydi. İzlerken ben de katılır, dakikada kaç sözcük okuduğumu sayardım. Belki de İnci Ablam bana bu hızı kazandırdı o zamanlar. Buradan kendine olan teşekkür  borcumu da iletmiş olayım.

Okumayı öğrendiğimden beri elime geçen hemen her şeyi okudum diyebilirim. İlkokul dönemimdeki 'Doğan Kardeş' dergileri ve Yapı Kredi'nin bir kültür hizmeti olan çocuk klasikleri unutulmazlarım arasındadır. Ancak 'Doğru Belgin' olarak o zamanın çok sevilen çizgi romanları Tom Miks ve Texas okuyanlara kınayan bakışlar atardım. Yalnızca Red Kid  bu kınamanın dışındaydı. Köpeği Rin Tin Tin'le maceralarını elime geçerse kaçırmazdım. Jules Verne romanları düş kurma gücümü genişletir, geleceğe özgü yeni imgeler yaratırdı. Mark Twain'in  'Tom Sawyer' ve 'Huckleberry Finn' kahramanları, yaramaz da olsalar çocukların aslında çok iyi ve yardımsever olduklarını öğretirdi. 'Pollyanna' ve 'Küçük Kadınlar' dönüp dönüp okuduğum kitaplardı. 'Heidi' ile doğayı sevmeyi o yaştan benimsemiştim,'Tom Amca'nın Kulübesi' ile ırk ayrımcılığına karşı olmayı... 

Sonra ortaokul yılları ya da buluğ çağı... Yaşama farklı bakma dönemi. Bu kez 'Varlık' kitapları girdi kitap dünyama. Tüm Rus ve Fransız klasikleri 14 yaşında yenip yutulmuştu tarafımdan. Arada bir romantikleşmenin etkisiyle Barbara Cartland  okuduğumu da yadsıyamam doğrusu. 

Ve lise yılları. Ben büyürken, Türkiye'de değişiyordu. Evde darbelere inat Ruhi Su dinlenirken, köy yazını ağırlık kazanıyor, bir yandan Fakir Baykurt ve Köy Enstitüsü çıkışlı yazarların kitapları bitiriliyor ve şiirler, öyküler onların etkilerinde yazılıyordu kendimce. Öte yanda Nazım şiirleri belleğime kazınıyordu gizliden.

Yıllar böyle geçti. Biyografiler, çeşitli uluslardan gelen yazarlar, ozanlar kitaplığıma ve belleğime doluştular birer birer. Güney Amerika yazınını da çok sevdim o yıllarda. Ve başkaldıran tüm edebiyatçıları... 

Öğretirken, öğrenmeyi hep çok sevdim. Bilge duruşlarıyla yazanlar ve dayananlar hep destek oldu düşün gücüme. Belki çok sistemli okumadım ama hep okudum. Günümüzde de bir çok insan gibi insan okuyarak ve yazarak kimliklerini koruyabiliyorlar. Ve hep çocukların, tüm çocukların okumayı unutmadan, aydınlık yüzlerle, müziği severek, yastıklarının altında kitaplarla uykuya dalmalarını düşlüyorum.  Çok yakında bir gün, o güzelim kitap kokusunun yerini e-kitapların alacağını bilerek...  

    

31 Temmuz 2012 Salı

TAŞINMA ÖYKÜLERİMDEN BİRİ

Doğduğumdan beri tam onsekiz kez eve taşındım ya da taşıdım. Eh bu da yaşamımda ortalama üç yılda bir taşıma olayı gerçekleşmiş gibi oluyor kabaca bir hesapla. O yüzden doğdukları evde yaşayan ya da yaşadıkları evde uzun süre kalanlara bir özenme duygusu yaşarım bazı zamanlar. 


 Bu yaz kendi rekorumu kendim kırdım, bir ay içinde bir evin içini boşaltarak ve bir evin içini doldurarak ki sonuncusu gerçekten çok farklı bir taşıma oldu, karar verip uygulamaya geçirme şekliyle.


Tam bir hafta önce kızım yurt dışından tatile geldi. İlk iki gün kendi programıyla yoğundu. Çarşamba akşamı oturmuş, gelecek planları yaparken; birden artık İstanbul'a dönüp yeni bir düzen kurmak istediğini söyledi. Kızım üniversiteye başladığından beri kendi evinde oturdu biraz da zorunluluktan. Çünkü okulunun yurdu yoktu. Biz de küçücük bir çatı katı bulmuştuk okuluna yakın. 


Yurt dışında geçirdiği üç yıl boyunca yurtta kalmış ve kendi evini özlemişti. Çünkü o da benim gibi kendi adasını yaratmayı seven ve bir  şekilde bunu gerçekleştirenlerden...


Hemen o gece internet sayesinde ilanlara bakarak bir kaç evi gözümüze kestirdik. Ertesi sabah, nem ve sıcağa karşın hedeflediğimiz emlakçıda bulduk kendimizi. İki daire gösterdiler. Yine bir çatı katını çok sevdik. Bir kaç emlakçıyı daha dolaştık,onlar da bizi dolaştırdılar. Sonuçta ilk beğendiğimiz çatı katındaki daireye bir kez daha baktık ve kararımızı kesinleştirdik. Ben anne gözüyle işlek bir yerde oluşundan ve dairenin bakımlı olmasından hoşlandım, kızımsa tam gönlüne göre olmasından.


Aslında o gün yorulduk ama taşınma sürecinin en rahat evresinde olduğumuzun farkında değildik, İstanbul gibi bir şehirde bir günde ev bulma şansının haklı gurururnu yaşıyorduk... 


Yeni güne yine emlakçının ofisinde başladık. Ailenin diğer bireyleri hızımız karşısında biraz şaşırmış olsalar da isteğimize olur verdiler. Emekli devlet memuru olmanın dayanılmaz hafifliğindeki(!) bendenizin kefil de olmasıyla sözleşme imzalanmış oldu kahvesiz , çaysız bir hızda ki sonradan bu emlakçı beylere bir Egeli olarak anımsatıldı. ve özürleri Ramazan ayına denk geldiği için tarafımızdan kabul edildi. Neyseki hemen yandaki İzmir'li İdilika'nın taze çaylarıyla  ve pişileriyle bu kriz de geçiştirildi. 


Sıra organizasyona gelmişti. Yılların deneyimli ve gönüllü ve bir zamanlar da idari koordinatörü olarak duruma el koydum o aşamada. Çünkü sevgili kızım U.K. sisteminden T.C. sistemsizliğine geçiş şokundaydı o ara. İlk önce emlakçının tanıdığı boyacıyla sıkı bir pazarlık yapılarak hemen gereken yerlerin boyasına başlandı. O arada Kuşadası evinden kalan bazı eşyaların transferi için de baba güç devreye girdi. Küçük bir kamyon kiralandı ve öykünün en eğlenceli bölümü de başladı.


Kamyon şoförü her konuşmasında farklı bir geliş saati vererek sabrımızın sınırlarını zorladığı gibi taşımacıların da ayarlanmasını olanaksız kıldı. Cumartesi akşam üzeri saat beşbuçuk suları durum şöyleydi: Ben, kızımın evinde boyacıların son kontrolünü yapıyor, merdiven duvarında daha önceden aşınmış bir yeri boyattığım için memnun olacağı yerde, neden apartmanı boya kokuttuğumuz için huysuzlanıp boyacıya çıkışan sevimli komşu beyi(!) sakinleştirmeye çalışıyor, kızım benim evimde Havva ile gidecek eşyaların düzenlemesini yapıyorken, kararsız şoförümüz son anda karar değiştirip köprü girişinde olduğunu ve yarım saat sonra kapıda olacağını bildiriyordu. 


Sorunun büyüğü, kızımın öğrencilik yıllarında çalışırken, emeğiyle aldığı çizimini de kendi yaptığı dev boyutlu, benim evimde özenle koruduğum koltuğun taşınmasıydı. Aslında ilk planda ben kızımın evinde kalıyor ve eşyaları bekliyordum. Sevimli şoförümüz yine sözünden dönüp koltuğu taşımaktan vazgeçince ben çaresiz karşıdaki taksi durağına koştum ve hemen taşımacı bulmam gerektiğini anlattım. 


Rotamız Tophane'ye döndü bir anda. Semtin ülkemizin en neşeli ve müziksever vatandaşlarının kahvesinde, taksicinin unutulmaz yardımıyla iki kardeş, bir kankadan oluşan muhteşem üçlü bir anda taksiye dahil olmuştu bile. Ben öğretmenlik alışkanlığımla önce isimlerini öğrenmiş böylece daha etkili bir iletişime geçmenin rahatlığına kavuşmuş, koltuğun taşınmasının biraz zor olduğundan söz etmeye kalkışmıştım ki sözümü balla kesip Bülent Ersoy'un  koltuklarını bile taşıdıklarını söyleyerek abartmamam konusunda son noktayı koydular.


Ve gerçekten de koltuğu ve bir kaç eşyayı hemen kamyona taşıdılar. Beni sessizleştirdikleri gibi sevimli şoförümüzü de susturdular. Kızımın evine gelince tek bir ricaları oldu. Daha etkin ve hızlı beşinci kata taşıma yöntemleri için dördüncüyü de almalıymışlar. Böylece muhteşem üçlüye Doğubank'da temizlik şefi olduğunu belirten enişte de katıldı. Bizim taşınma serüvenimiz iki saat içinde de sona erdi.


Bana bir taşınma öyküsünü yazıp paylaşma kaldı. tüm taşınanlara ve taşıyanlara kolay gelsin:)))     
          


      

İSTANBUL'DA TEMMUZUN SON AKŞAMI

Temmuzun son günü de bitiyor. Aylar ne çabuk geçiyor, yaşadığımız çağa koşut. Son iki haftadır İstanbul'dayım. İstanbul'da uyanmak tüm ülkeye uyanmak gibi. Her şey daha bir yakın geliyor insana, iyisiyle, kötüsüyle. 


İlk bir hafta müzik, sergiler, dostlarla buluşmalarla dopdolu geçti. Caz yorumcularını dinledim IKSV Caz Festivali'ni izleyerek. Grup Yorum'un türküleriyle çok farklı bir kalabalığın içindeydim. Cem Yılmaz'la işlek bir zekanın canlılığında. Bir de Barbara filmini izledim, unutulmazlar listeme ekleyerek. 


Türkiye'de sanatsal etkinlikleri izlemek nasıl umut çiçekleri gibiyse, haberler de o denli karartıyor yürekleri. Yalnızca okuyorum ve görsel haberleri pek çok tanıdığım gibi izlemiyorum uzun bir süredir; çünkü o kaba seslenişlere, olumsuz ve çağ dışı söylemlere katlanamıyorum artık.


Az önce şöyle bir film şeridi gibi gözümün önünden geçti Türkiye'nin siyasal dönemleri. Biz 78 kuşağı olarak tek farklı siyaseti 73 yılında CHP'nin tek başına iktidar olduğu o kısa dönemde yaşadık. Gerçekten umut olmuştu Ecevit, 71 darbesinin karanlığından sonra. İsmail Cem'in TRT'yi yönettiği bir yıla yakın bir zamanda kaliteli yayın nasıl oluru yaşamıştık. Sonra Kıbrıs Barış Harekatı'yla  nasıl da yalnız bırakılmıştık bir anda. Ambargolar devri başlamıştı . 
Evet, çok zor günler geçirmiştik, ancak birlik beraberliğin ve haklılığın gücü vardı hepimizde. 


Sonra sıra koalisyonlara gelmiş, MC hükümetleri, ayrılıkçı politikalarıyla umut çiçeklerini kan çiçeklerine döndürmüştü.
80 darbesi, zorlama seçimler, liberaller ve yağdanlıklar, derken 90lar. Teknolojik çağ atlamalar yaşanırken, beyinlerin çağ dışı kalmaya başlaması ve bilimselliği halktan giderek koparan çeşitli yavru partilerin durmaksızın yeni yavrularıyla ortaya çıkışı... Derken, son yavrunun birden iri kıyım, ham bir gence dönüşümü ve bizim kuşağımızın orta yaşlara gelişi...


Düşünüyorum da, her şeye ve tüm dayatmalara, baskılara karşın temelimiz sağlam ve tarih okumayı bildiğimiz için ayakta kalmak zorundayız tüm gücümüzle.


İzmir'e dönüşe az kalmışken, karşımda Kadıköy'ün ve Kız Kulesi'nin ışıkları ' Dayan İstanbul, Dayan Türkiye' diyorum tüm benliğimle.Tüm aydınlık beyinlere bir kez daha 'merhaba' diyerekten...