24 Ocak 2022 Pazartesi

SEÇİLMEK

Son yıllarda, özellikle de son günlerde yazamadığım her sözcük için sessiz çığlıklarım öylesine çoğaldı ki dayanamadım ve tuttum sözcük bahçemin yolunu... 
Bir insanı anlatacağım kendimce, onun gibi sakin, sabırlı ve sevgi dolu. 

Bu akşam yalnızca bir kaç kanalda da olsa  bir hafta önce halkın oylarınca seçilen ancak hala resmi olarak mazbatasına kavuşamayan başkanın konuşması vardı. Doğal bir özenle seçilmiş sözcükleriyle sakince çağrı yaptı on yedi yıldır ülkenin yönetiminde olanlara ve Yüksek Seçim kurulu'na. biz neredeyse dört aydır her seslenişindeki  olgun ve barışçıl söylemine nasıl da alışıverdik. ama bu akşam ben en çok  Sabahattin Ali'nin bir öyküsünden alıntı yapmasını sevdim. 

Özlem çekmek zordur; hele barışın, sakinliğin, dinginliğin hasretini çekmeek daha bir güç gerektirir. 

       

22 Ocak 2022 Cumartesi

AH GİRİTLİ NİNECİK, AH ANNEANNEMİN BACISI İHSAN TEYZECİK !

Çocukluğumuzun unutulmaz kahramanları hep bizimle kalır. Issızlığı duyumsadığımız anlarda yüzümüzü gülümsetirler. Bizim çocukluğumuzda komşuluk çok önemliydi. Yaşamımıza renk katarlardı farklı karakterleriyle. 

Tire'de doğup büyüsem de ilçenin Atatürk caddesindeki evimiz bana sokakta oynama özgürlüğünü değil, mutfağımızın kapısının açıldığı mübadele mirası Matyos Han'ın üst avlusunda oynama ayrıcalığını getirdi. 

Canım sıkılınca mutfak kapısını açar avluya çıkardım. Gözlerim hemen sağ yandaki odanın kahramanlarını arardı. 

Sevgili Giritli nine ve kızı Zehra ninem. Onlar benim için zamansızdılar ama hep aynı mekandaydılar. 

Giritli ninemin adını bilmiyorum. O, benim için bembeyaz çarşaflı yatağında yatan ve karşısındaki tek pencereden dışarıyı gören ninemdi. Gözlerinin mavisi ve gözkapaklarının derinliği, bakışlarındaki hüzün ve sessizliği hep hatırımda. Biricik kardeşimle de oyun oynama yerimiz onların odasının ön tarafı olduğu için arada gürültü yapardık herhalde. Okso derdi o zaman. Ama arada gidip saman dolu yastıkların üstündeki dantelli örtülerle kaplı sedirde oturma hakkımız olurdu ve nadiren 'kopela orea' diye de severdi. Türkçe konuştuğunu hiç duymadım zaten. 

Nasıl bir sabretme gücüyle yaşamış  Giritli ninem ve onun gibi anadilinden, anavatanından uzak olanlar yıllar boyu hep özlemle... 

Zehra ninem, evin emekçisiydi. Hanı süpürür, çarşı işlerini halleder, otelin çamaşırlarını yıkar ve odalarını hep sakız beyazlığında  tertemiz tutar, her yaz çivitle mavilenmiş kireçle boyardı. Bir de benim güzel annem, anneanneme ziyarete giderken beni, ben büyüdükten sonra kardeşciğimi kucağında taşırdı. 

Oturma odalarının yanındaki bölümü mutfak ve erkek kardeşi Mustafa amcanın yatma yeri olarak kullanırlardı. Her zaman temiz ve düzenliydi iki oda da. Mustafa amca akşamdan akşama eve geldiği için onu pek görmezdik. 

Giritli ikinci bir Mustafa  amca da anılarımdadır. Ama o, anneannemin sevgili arkadaşı, İhsan teyzemin eşi olarak yardımcı oyuncuydu dersem ayıp olmaz.  Annem gibi ben de Mustabey  amca derdim her karşılaşmamızda.  

Benim kahramanım İhsan teyzemdi. Kulağıma çok hoş gelirdi iki arkadaşın birbirine 'bacım' seslenişleri. Gerçek kardeşten öteydiler, dert ortağıydılar. İhsan teyze Tire'nin çingene mahallesinin girişinde, bahçesinde hep çiçekler açan  iki katlı ahşap evde otururdu. Mustabey amcanın ikinci eşiydi. Anneannem nasıl incelikle hazırlanmış bir çeyizi varmış diye anlatırdı . Gerçekten de her basamağı çatırdayan merdivene inat, üst katta zarif mobilyalar karşılardı gelenleri. Konsolu, aynası, sandalyeleri ve genelde kapalı duran kadife kaplı koltuklarıyla misafirsiz konuk odası.

Oturma odasında hayat vardı, pencere önündeki divanda  çocuk Belgin'in iki sevdiği insanın muhabbetini paylaşmasının verdiği huzur vardı.

Yıllar sonra İhsan teyzemin o el emeği göz nuru örtülerinden almıştı annem benim çeyizime. Özenle korurum ve her kullanışımda İhsan teyzemi, onun İzmir'de geçen çocukluğu ve özellikle işgal günlerini anlatırken dalıp giden elemli bakışlarını anımsarım.       

Sessiz yaşayıp sessizce göçüp gittiler, çocukluğumun kahramanları, ama belleğimde unutulmaz izlerini bırakıp gittiler, olgunluklarıyla... 

SINAVLAR DA GÜÇ VERİR

 Yeni yılın ilk yazısıysa ve gözleriniz hep iyiyi, sanatı ve bilgiyi görmeye hazırsa; haydi öyleyse başlasın sözcüklerin dansı...

İki yıldır nasıl bir dönüşüm içindeyiz küresel salgınla. Çok yorgunuz, sürekli bir kriz ve yadsıyamadığımız yeni gerçekler karşısında yangın yerine dönen yüreklerimizle yine de dirençliyiz. (kendi adıma arada sendeleyip düşsem de kalkıyorum yine ayağa).

Bilgilenmek, sanat ve gençlerin görüşleri, üretkenlikleri, farkındalıkları gülümsetiyor bizleri. Yaş alabilmek bile şans artık.  Tüm zorluklara karşın yaşama tutunma tutkumuz  Çünkü çok dost kapıları kapandı zamansızca. Ve o sonsuzluktaki sevdiklerimizin  anıları için de yaşamak ve yaşatmak gerek dercesine nefes alıyoruz maskelerimizin ardında.

Ömür boyu öğrenciliğe devam ediyorum kendimce. İki hafta önce son okuduğum Anadolu Üniversitesi ikinci üniversite programı Tarım Teknolojileri'nin final sınavlarından çıktım ve Bir Baba Hamlet oyununa gittim. 

Oyunun hakkını vermeden önce son okul serüvenimden söz edeyim. Sosyoloji benim kırk yıl önceki düşümdü. emekli olunca çok severek bitirdim. Hatta Eskişehir'e kuzenciğimle gidip kep giyme törenine bile katıldım. Sonra İstanbul Üniversitesi'nin AUZEF bölümlerinden 'Kültürel Miras ve Turizm' derslerini inceleyince hemen ona kaydoldum ve sınav günleri dışında nasıl geçtiğini anlamadan mezun oldum.

O günlerde en hoşuma gidenlerden biri yaşıtlarım toplu taşımda 60 yaş indirim kartı alırken benim öğrenci kartı kullanmamdı. 

Son okul diye anneme sözüm vardı. Çünkü anneciğim benim sınavlarımdan yorulduğumu düşünüyordu. Pandemi, kararımdan ve anneme verdiğim sözden dönmeme neden oldu. 

Evde otururken, iklim değişiminin, çok yakın gelecekteki su yoksunluğunun ve verimli toprakların beton ormanlarının farkındayken daha bilinçli yaşamak gerekti. Hem ben doğduğumda Karaferye mübadili Şükrü dedem 'Çiftliğim geldi' sözleriyle özlediği toprakların sevgisini duymuş diye anlatırdı annem. Memleketlisi Rauf dedemin bereketli bahçesinin mis gibi sebze ve meyveleriyle beslenmiştim. Özümde vardı toprağa sevgi.      

Ve böylece son resmi okulumun son dönemine geldim. Bu doymaz bilmek okul bitirmelerin alt metninde doktora programına çok sorgulayıcı olduğumuz gerekçesiyle bizi kabul etmeyen hocamızın da rolü var elbette.

 Neyse mademki yüz yüze sınav yapmış YÖK, üstüne de bizim kendi kütür sanat programımız da NAS olmalı. 

Önceden çevrimiçi satın aldığım Baba Sahne oyununun son bileti ile ilk sıradaki yerime kuruldum. Kavuk'un son sahibi Şevket Çoruh ve biricik Günay Karacaoğlu oyunculuklarını döktürdüler ve iki saat boyunca tüm salonu coşturdular, şarkı söylettiler ve mizahın gücüyle doldurdular. Sanatlarıyla hep var olsunlar, bizler de bu kadar geç kalmadan hep izleyelim. 

Akşam saat altıda oyun bittiğinde ikinci programdaydı sıra. Kadıköy Belediyesi'nin başta başkanları, tüm emek verenleriyle yeniden hayata döndürdüğü 'Müze Gazhane' gitmek.

 Gazhane'nin insana derin nefes olanağı veren o devasa bahçesini çok sevdim.  Siz isterseniz ayrıntılarını okursunuz. Ben bir çok heykelin bu kamusal alanda günceli ve geleceği yakalayarak var olmasından çok etkilendim. Ve bu heykeller Haliç Tersanesi'ndeki atık materyaller kullanılarak 7 sanatçı tarafından üretilmiş olması ayrı bir güzellik. 

Müze Gazhane'de bilimin ışığında bir araya gelmiş gençler için sessiz/sesli çalışma alanları, İklim Müzesi, Karikatür ve Mizah Müzesi, Çocuk Bilim Müzesi, açık ve kapalı sergi mekanları, İBB Şehir Tiyatroları'nın iki sahnesi, işlikler yer alıyor. 

Son olarak Galatasaray Üniversitesi'ndeki yıllarımda her ay mutlaka Fest Travel'ın günlük İstanbul gezilerinde tanıma ve bilgi alma şansına eriştiğim çok sevgili Afife Batur hocamızın adının verildiği kütüphaneyi görmek nasıl ferahlattı içimi Onun bilgisi gibi pırıl pırıldı içerisi içindekilerle. Çünkü kendisi 130 yıllık emektar Gazhane'nin yeniden kazandırılması için en çok uğraş veren komşusu ve aktivistiydi. 

İstanbul'da hala güzel işler ve sanat var. Ama yaşadığımız ufacık yerde bile bizim merakımızı, bilgimizi besleyecek o kadar çok birikim var ki... Sağlığımız yerinde ve direnme gücümüz olsun, o bize yeter... Karanlık bize göre değil.   















18 Mayıs 2021 Salı

TÜRKAN SAYLAN'I ANMAK VE ANLAMAK


Yaşamınızda iz bırakmış,  ilkeleriyle size  yön veren insanlarla hiç karşılaşmamış, farklı yüzyıllarda yaşamı
ş da olabilirsiniz. Ancak  bilgileri ve yetkinliklerinden  öylesine etkilenirsiniz ki düşüncelerinizde, duygularınızda hep size eşlik ederler. Bugün  sonsuzluğa uğurlayışımızın 12. yıldönümünde  kendi Türkan Saylan'ımı anlatmak istiyorum.  

2004 yılının Haziran'ında  Arnavutköy Şenliği'nde Türkan Saylan'la tanışmış, 'Güneş Umuttan Şimdi Doğar' adlı Mehmet Zaman Saçlıoğlu tarafından hazırlanan nehir söyleşi türündeki kitabını imzalatmıştım. Pırıl pırıl bakan gözleriyle kısa bir sohbet etmiştik. Çok mutlu olmuştum hem Lepra Hastanesi'ni büyük çabayla kuran hem de Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'ndeki arkadaşlarıyla kardelenlere eğitim yolunu açan ve hiç durmadan çalışan gerçek bir bilim insanıyla tanışmaktan.

Eve döndüğümde kitabı bir solukta okudum. Vazgeçmemenin, azmin ve inandığı yolda hizmet etmenin vicdansal huzurunun, kıvancının onurunu bir kez daha duyumsadım.

Aradan dört beş yıl geçmiş, aydınlarımız  tarihin çeşitli sayfalarında okuduğumuz  ve tanık olduğumuz gibi karanlık yargılamalarda unutulmaz savunmalarını yapıyorlar; bizler de duruşmalara katılmaya uğraşıyor ve kahroluyorduk. 

O günlerde Türkan Saylan'ın karaciğer kanseriyle de mücadele ettiğini ve hastalığının çok hızlı ilerlediğini öğrendik. Ben yeni emekli olmuştum ama üniversitede öğretmeye ve öğrenmeye devam ediyordum.  Beyazgül sokağındaki o güzelim ahşap evin zilini çaldım bir gün. Neden mi?

Güneş Umuttan Şimdi Doğar  kitabında sevgili Türkan Hoca'nın Ayvalık'ta günbatımını izlemeyi çok sevdiğini okumuştum. Ben de o yıllarda bir gezide Cunda'dan  çok sevdiğim güneşin denize kavuşmasını görüntülemiş ve Galatasaray Üniversitesi'nin Süslü Salonu'nda tam bir amatör coşkusuyla diğer fotoğraflarımla sergilemiştim sevgili kuzenim Gülru'nun anısına.

Hemen en sevdiğim fotoğraflardan birini paketleyip kapıyı çaldım. Kapıyı güler yüzlü bir hanım açtı. Ve içten bir ilgiyle beni dinledi; Türkan Hoca'nın az önce kemoterapiden geldiği için halsiz olduğunu, misafir edememekten üzüntü duyduğunu söyledi. Adımı ve telefonumu aldı,karşılıklı teşekkürlerimizle  vedalaştık. Böylece ben o gün liyakat sahibi, saygı ve sevgi bilen sevgili Ayşe Yüksel Hocamızla da tanışmış oldum. 

Eve döndükten bir iki saat sonra telefon çaldı Nasıl tatlı bir ses, bana Ayvalık fotoğrafım için çok teşekkür etti. Bir eğitimciyle tanışmaktan çok mutlu olduğunu ve Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'nde gönüllü çalışmamı arzu ettiğini iletti.

O konuşma benim yaşamımın unutulmazlarından. Ağır hasta, bir çok sorunla uğraşan, sadece bir hafta önce evi aranıp darmadağın edilen o bilge insan benim gönlümü almak ve teşekkür etmek için aramayı ihmal etmemişti. 

O günlerde Lütfi Kırdar Kongre Merkezi'nde ÇYDD'nin yirminci yıldönümü hıncahınç dolu salonda kutlanmış ve tekerlekli sandalyesinde sevgili Türkan Saylan da törene katılmış, sahnede oturmuştu. Nasıl duygu dolu bir geceydi. O gece orada olan herkes son buluşma olduğunu biliyordu. Yine de Türkan Saylan ayağa kalkıp bugünlere de ışık tutan :

'' Türkiye adalet, eşitlik, insan hakları istiyor.....  

Bizim kızlarımızı görseniz sevineceksiniz. 29 bin öğrenciye burs verdik. Hedefimiz 100 bin öğrenci.........   

Bu konser çok önemli. alınan her bilet bir üniversite öğrencisinin bursuna katkı olacak.'' demişti. Çünkü Fazıl Say  gönüllü olarak sahnedeydi.     

Yalnızca iki hafta sonra yine aynı salonda son yolculuğuna uğurlandı o yorgun sağlık ve eğitim savaşçısı. Binlerce kişi Teşvikiye'den Zincirlikuyu  Mezarlığı'na  yürüdük sevgi ve saygıyla uğurladık. 

2010 yılında Pınar Öğün'ün büyük bir başarıyla canlandırdığı Türkan dizisini izlerken bir kez daha yaşadık Türkan Saylan'ın çabalamayla geçen ömründen bölümleri  Son günlerini ise 2011 yılında Rüçhan Çalışkur adeta yeniden yaşattı, Türkan filminde . Ayşe Kulin'in 2009'da metuplarından yola çıkarak yazdığı 'Türkan' kitabı.

 Emeği geçen herkes özgür yaşasın. Savunmasını yaptığı ve bitiremediği için çok üzüldüğü son kitabını da avukatı Hüseyin Karataş bitirdi ve 'Son Nefeste Son Savunma' 2011'de yayımlandı.    

2015 yılında çok sevdiği evi satılığa çıktı. Kendimce bir kampanya başlattım. Facebook'da yazdığım yazıda evin müze ev halinde korunması için destek verilmeli diyerek. Tam 4 bin kez paylaşıldı  ÇYDD yönetici ve üyeleri de paylaştılar kendi duyurularına ek olarak. Kandilli Kız Lisesi mezunları, liselerinin yenilenmesi sürecinde Türkanlarının çabasını bildikleri için daha bir içten sarıldılar müze ev düşüncesine. Ama  olmadı, 2 milyon lira sağlanamadı ve anılarla dolu ev satıldı.             

Bugün 18  Mayıs 2021. Azmiyle, ilkeleriyle, sağlık ve eğitime ömürboyu hizmetiyle her geçen gün daha çok anıyoruz. Yüzümüzü güldürenler; onun yolundan giden başta ÇYDD başkanı sayın Ayşe Yüksel ve tüm üyeleri, gönüllüleri ve pandemi günlerinde gerek anma gerekse bilgi  ZOOM toplantılarında seslenen ÇYDD gençleri gönlümüze pırıltılarını saçıyorlar.  

Kayıtlarını,  youtube'da ÇAĞDAŞ YAŞAM TV'de izleyebilirsiniz. Örneğin şu anda 11. Türkan Saylan Sanat ve Bilim Ödülleri ve 12. Anma Töreni canlı yayında.       

91 bini geçen öğrenci bursuyla parlıyor ÇYDD.  Yaşam boyu öğrenci olarak ve inadına  temiz nefesler almaya uğraştığımız  bugünlerde tüm alkışlar onlara ve diğer gerçek çağdaş eğitim kurumları ve vakıflarına...                           


                    

          

23 Nisan 2020 Perşembe

23 NİSAN 2020 EVDEYİZ BAYRAMDAYIZ


Her yıl takvimler Nisan'ın 23'ünü gösterdiğinde çok mutlu olurum, her ne koşulda olursam olayım. Hem içimdeki çocuk bayramını kutlar hem de özgür ruhum 'halk egemenliği' inancıyla coşku duyar. Bu yıl 100. yılı yazmak istedim balkonumda dalgalanan kalpaklı ve ay yıldızlı  bayrağımın eşliğinde...

Çocukluk yaşlarımda var olan Türkiye Cumhuriyeti devletinin yönetiminde kutladığımız tüm ulusal bayramlar sorgulamaksızın sadece birlik ve neşeyle geçerdi. Hele 23 Nisanlar hepimiz için; katılacağımız törende hazırlanan giysiler, ezberlenen şiirler, hazırlanan müzikli gösteriler, halk oyunları ve gururla yürünen resmi geçitlerdi. Tüm öğretmenlerimiz en özenli şekilde hazırlanır, öğrencilerine eşlik ederlerdi. 

Okulumuzun adının yazılı olduğu panoyu taşımak da çok değerli bir görevdi. Saideciğimle bir kez birlikte taşımıştık büyük onur duyarak. Bayrak ve sancak taşımak çok önemli, bandonun majörünün asasıyla yaptığı figürleri izlemek de çok zevkliydi.             

Hava durumu da çok etkiliydi biz çocuklar için. Yağmur ve soğuk olmasın diye dua ederdik tüm saflığımızla. Doğrusu hiç kimse üşümek, ıslanmak istemezdi. Çünkü tören sonrası gezmeler, oyunlar devam ederdi.

Çocukluk anılarından sonra yüzyıl önce bu topraklarda neler olduğunu anımsayalım.    Ölümsüz liderimiz sadece Mustafa Kemal kimliğiyle ve  sonsuz öngörüsü ile meclisi en zor günlerde kurmuş ve ''23 Nisan, Türkiye milli tarihinin başlangıcı ve yeni bir dönüm noktasıdır. Bütün bir düşmanlık dünyasına karşı ayağa kalkan Türk halkının, Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni meydana getirmek hususunda gösterdiği harikayı ifade eder.''demiştir.

Ve bizler için yaşamsal, ussal bir ilke olan ''Özgürlüğün de, eşitliğin de, adaletin de dayanağı ulusal egemenliktir.'' tümcesini de söylemiştir.

Haydi gelin 23 Nisan 2020'ye dönelim. Bugün ne denli farklı bir ülkede, çağda ve dünyadayız. COVID 19 virüsü nedeniyle nice canların yittiği, hergün okuduklarımızla, dinlediklerimizden, izlediklerimizden yüreklerimizin yandığı zamanlardayız. Yine de üretmeye, ufacık mutluluklar yaratmaya, evde kaldığımız için şükretmeye, başta tüm sağlıkçılarımız olmak üzere dışarıda emek veren risk altındaki tüm çalışanlarımızın sağlığı için yakarmaya devam ediyoruz.

Öyle sağlam köklenmişiz ki 23 Nisan 1920'de adı kalan, 45 günlük tatile giren T.B.M.M.'ye karşın nasıl içten, nasıl canlı kutlama yapıyoruz. Başta bugünün 'küçük hanımları, beyleri' ve onların anneleri, babaları ve onları yetiştiren bizler ve bizleri yetiştiren Cumhuriyet'in ikinci ama en inançlı büyükleri biz nasıl mutluyuz her olumsuzluğa karşın. Gerçekten de ulusal egemenliğimizin 100. yılına evde kalarak en geniş ve gönülden katılımdayız. 

Balkonlardaki, pencerelerdeki her yaştan şarkı söyleyenlerimiz, 31 ilde sokağa çıkma yasağı olduğu için bize cadde ve sokaktan müzik yayını yapan belediyeler ve bugün hiç unutamayacağım genç görevli: Beyaz karantina giysisi içinde müziğe uyup dansederken kaç kişiye umut oldun bir bilsen. 

Bugün için sosyal medya kanallarından dinletilerini veren tüm sanatçılar, iyilik hareketine tüm katılanlar, 23 Nisan'ın 100. yılı için görüş belirten yazarlar, çizerler, bugüne özel 'Şükran Türküsü' besteleyen Fazıl Say, koromuz için özel klip ve video hazırlayan şefimiz, kısacası  bugünün anlamını ve yüzüncü yıla erişmenin sevincini taşıyan herbirimiz iyi ki varız.          


Bu insanlığın değerini bilenlerin mucizesidir. Bu ülkenin kurucu liderine ve onun yanında en zor şartlarda milletin temsilcisi olma onuruna erişenlerin anılarına saygı duyanların ve tıpkı yüzyıl önceki kuşağın değerini bildikleri gibi geleceğin kuşaklarına inananların bayram sevincidir. 

Ve bu yazı bir şükran yazısı olduğu için kötülere ve kötülüklere söz verilmeyecektir. 

Tarih tanıktır tüm olup bitene...         

                   

           

28 Ocak 2020 Salı

DEPREMLER VİRÜSLER ARASI BİZ KORO MÜZİK ALBÜMÜMÜZÜN TANITIM KONSERİNİ YAPTIK

Nasıl hissediyorsunuz son günlerde kendinizi? Karmakarışık bir dünyada kaybolmuş, haberlerin olumsuzluğunda uyuşmuş, her an yeni kötü bir haber alacakmış gibi değil mi? İşte bizim tüm bunlardan uzaklaşmamızı sağlayan büyük bir coşkumuz vardı; koromuzun CD'sini çıkarmak ve tanıtımını güzel bir konser salonunda gerçekleştirmek  

Ve bu hayalimizi 26 Ocak Pazar akşamı İstanbul'un en güzel salonlarından biri olan Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda verdiğimiz konserle gerçekleştirdik. Haydi gelin olumsuzlukları biraz olsun unutun ve bizim Lozan Mübadilleri Vakfı Koromuz'un müzik ve coşku dolu serüvenini okuyun.

Bundan bir buçuk yıl kadar önce bir CD'miz olsa diye başladık söze. Kalan Müzik'le görüşmelere başladık, çok amatör bir ruhla.O kadar çok çözümlenecek sorun ve verilecek konserimiz vardı ki yavaşladık bir süre. Sonra Kasım ayında tekrar gittik kalan Müzik'in çalışkan insanı Nursel hanımla görüşmeye. Bu kez çok kararlıydık. Telif hakları, muvaffakatnameler derken söz verdik kendimize. Bu yıl Mübadele Sözleşmesi'nin 97. yıldönümünde albümümüz elimizde olmalıydı. Şefimiz Garip Mansuroğlu genç yaşının tüm enerjisi ve coşkusuyla sabırlı stüdyo şefimiz Berk Falay'la başladı kayıtlara. Kayıt sözcüğü dilde söylemek kolay  da uygulaması gerçekten çok zor bir süreçti. önce tek tek yetenekli müzisyenlerimiz daha sonra koristlerimiz ve solistlerimizin kayıtları... 

Aramıza bir şarkısıyla destek vermesi için büyük besteci ve müzisyen Zülfü Livaneli'yi vakfımızın üyesi Oğuz Altay'ın dostluğu sayesinde kattık. Memleket Kokulu Yarim böylece eklendi albümümüze. 

Artık sıra salon bulmaya gelmişti. Yıllardır nice dinletisinde seyirci olduğum CRR'de konserimizi yapmak benim uğraşım olmalıydı. İlk konuşmayı yine bir dinleti akşamı Enes beyle yaptım. İBB Kültürel Etkinlikler Müdürlüğü'nden Seda hanım'ın ismini aldım. İlk dilekçemizi yazıp vakfimızın beyni Sefer Güvenç'in imzasıyla müdürlüğe ulaştırdık. İsimlerinden üstte söz ettiğim iki genç İBB görevlisinin büyük desteği ve yol göstermesiyle CRR'den tahsis haberini aldığımızda çok mutlu olduk. Kalan Müzik'le bir sonraki görüşmemizde Nursel hanımın konser tarihimizi öğrendiğindeki yüz ifadesi bize yeldeğirmenleri ile uğraşan Don Kişot'u anımsattı. Ama bilirsiniz bir atasözümüz de vardır: Azmeden derviş muadına ermiş.

Son iki ay müthiş bir çaba ve takım çalışmasıyla tüm amatörlüğümüze karşın hiç vazgeçmedik. Vakıf başkanımız Ümit İşler de maddi manevi çabasıyla, vakıf genel sekreterimiz Sefer Güvenç tüm sorun çözme deneyimiyle ailece yanımızda oldular. Maddi manevi destekçilerimiz albümümüzün çıkması için gayret gösterdiler. Ofisimizin Ayşe Kavaslar'ı tüm yazı işlerimizi halletti. 

Prova yapmamız gerekiyordu sürekli olarak. Ne yazıkki vakfımızın küçücük salonu hem yeterli olmuyordu hem de dil kursları nedeniyle akşam saatleri hep doluydu. O evrede de koristimiz Ali Medeni devreye girerek kendi çabasıyla bize Beşiktaş Belediyesi Zübeyde Ana kültür Merkezi'nin Onat Kutlar Salonu'nu ayarladı. 

Grafik çalışmaları, ilk basın bülteninin komşumuz Kiraz Halkla İlişkiler danışmanlığında hazırlanması, her bir korist ve müzisyenimizin gönüllü PR çalışması,  sergimizin açılması, afiş ve el programının genç korist çiftimiz Elif ve Yağız'ın özverili çabalarıyla şekillendirilip basımı, Ayşe Buyan'ımızın kokteyl hazırlama sorumluluğunu alması, değerli solistimiz Nalan hanımın ve en yeni ama bir o kadar da azimli koristimiz Mahmut beyin ağır grip süreçleri derken, günlerden 23 Ocak olmuştu ki Nevin başkanımız müjdeyi verdi; albümümüz çıkmıştı.    

Koromuzun üyesi Uğur adı gibi uğur getirsin dileğiyle elinde bir kutuyla prova salonuna girdi. Ve şefimiz koromuzun el bebeği, gül bebeği albümümüz 'Hasretin İki Yakası'nı tek tek bize dağıttı. O an duygularımızla tek yürek olmuştuk. Evlerimize döner dönmez hemen dinledik tüm coşkumuzla. 

Konsere kalan iki gün boyunca sanırım hepimiz yoğun bir stres altındaydık. Ve CD'mizi elimize aldığımız saatlerde duyduğumuz Elazığ Sivrice depremi tüm neşemizi alıp götürmüştü. Biz de tüm davetlilerimize duyuru yaparak depremzedeler için destek istedik. 

26 Ocak Pazar günü bize büyük katkıda bulunan sahne yönetmeni Tufan bey, Çatalca Halk Oyunları ve Uçan Potinler ekipleriyle ilk sahne akışımızı gerçekleştirdik. Sıra konser giysilerimizi giyip hazırlanmaya geldiğinde saatler 18:30'u gösteriyordu. Burcumuz da yardım meleğimizdi o akşam.     

Kırmızı kadife perdenin arkasında sunucumuz, dernek başkanımız Esat Ergelen elinde metniyle ilk söze girdiğinde biz de tüm coşkumuzla hazırdık.

Ve perde, ve sahnenin büyüsü; herhalde verdiğimiz yüze yakın konserin içinde en heyecanlı hissettiğimiz konserde başta tüm enerjisi ve güler yüzüyle şefimiz, değerli müzisyenlerimiz, sevgili solistlerimiz,  tüm koromuz ve dansçılarımız basamakların dahi dolu olduğu bini aşkın izleyiciyi görünce kanatlandık günlerin getirdiği tüm yorgunluğa karşın. İlk yarıyı çok iyi bitirdik. Mübadele günlerine doğru gelişen süreci gerek sunum, gerekse dansçılarımızın yorumları ve bizim şaarkılarımızla yüreklere dokunarak yansıttık. Lütfü amcamızı andık, koromuzun bilge mübadilini...   İkinci yarıda bir ara hafiften  yavaşladık ancak kısa sürede toparlanıp coşturduk tüm konuklarımızı.

Tüm emek verenlerimize, tüm konuklarımıza çok teşekkür ediyor, 'çekilen acılar bir daha yaşanmasın' diliyoruz.  

Ve biz galiba güzel bir şey yaptık güzel bir ekip, tek yürek olarak.




        

                                                        

30 Ekim 2019 Çarşamba

PEMBE KÖŞKÜN CUMHURİYET HANIMEFENDİSİ VE CUMHURİYET BAYRAMI KONSERİMİZ

Gönüllü olmak ne güzeldir ya da bir işi inanarak yapmak. Biz 29 Ekim 2019'u, cumhuriyetimizin 96. yıl dönümünü Lozan Mübadilleri Vakfı Korosu olarak Ankara'da , İnönü Vakfı'nın Pembe Köşkünde Atatürk'ümüzün sevdiği şarkıları söyleyerek kutladık. Ve tüm duygularımızı yansıtmak için yazabildiğimizce paylaşmadan duramadık. 

Neden mi biz diyorum, yazan ben olsam da bu bir koro etkinliğiydi. Herbirimizin bu anlamlı etkinlikte emeği geçti.

!8 Ekim günü Cumhuriyet gazetesinde okuduğum İnönü Vakfındaki sergi haberiyle o akşam vakfın iletişim adresine vakfımızı ve koromuzu kısaca tanıtan ve eğer onay verirlerse Pembe Köşk'de Cumhuriyet Bayramı konseri vermenin bize  onur vereceğini belirten bir e-posta yolladım. 21 Ekim sabahı sayın Özden İnönü Toker'in özel kalem müdiresi Gönül hanımdan olumlu yanıt gelince çok sevinip hemen vakıf sekreterimiz Sefer Güvenç'e ve koro başkanımız Nevin Uzsoy'a, şefimiz Garip M. Mansuroğlu'na bu güzel haberi ilettim. Süremiz çok azdı. Ama hepimiz inandık ve bayram sabahı saat beşte şefimiz, beş müzisyenimiz sadece sağlık mazaretleri ve İstanbulda olmadıkları için  katılamayanlar dışındaki tüm koristlerimiz ve sekiz konuğumuzla yola çıktık. Vakıf başkanımız, genel sekreterimiz ve dernek başkanımızla gitmeyi çok isterdik. Ancak hepsinin memleket gezilerinde görevi vardı. Bu durum bize koro olarak çok daha fazla sorumluluk yükledi.

Öğle saatlerinde Pembe Köşk'e vardığımızda tüm zarafetiyle sevgili Özden hanım ve özel kalemi Gönül hanım tarafından karşılandık. Masmavi gökyüzüyle ve ılık güz havasıyla köşkün neredeyse bir asırlık bahçesindeki ağaçların çevrelediği küçük amfi tiyatroda çağırdığımız tüm Ankaralı akrabalarımız ve dostlarımız bizi bekliyordu. Orkestra bölümüne müzisyenlerimiz için konan kolçaklı sandalyelerin değiştirilmesi gerekince görevlilerden önce Özden hanım harekete geçti. 
İşte orada alçakgönüllüğün, özenin ne olduğunu aynı karşılamasındaki gibi bir kez daha gösterdi. Onun güzelim sadeliği bize de geçti. Tüm yol yorgunluğumuza karşın sadece kendi sesimizle, sevgili şefimizin her zamanki ışıltılı enerjisi ve deneyimli müzisyenlerimizin bizlere büyük desteğiyle dinletimize başladık. Hemen karşımızda söylediğimiz parçaların hüznüne ya da neşesine katılan başta sayın Özden hanım ve tüm dinleyenlerimizle sanki tek ruh olmuştuk. 

Önce Nazım Hikmet'in Kuvayi Milliye Destanı'nın unutulmazı 'Büyük Taaruz'u' duygu dolu sesiyle okuyarak başladı Ayşe'miz ardından biz Ankaranın Taşına Bak'ın ilk dörtlüğünü söyledik. Ve Sadri hocamız 'Bu Memleket Bizim' derken tüm inancıyla, koro olarak eşlik ettik Ankara Türküsü'nün ikinci dörtlüğüyle. 
Sıradaki parçalarımız: 'Bülbülüm Altın Kafeste', 'Vardar Ovası', 'Selanik Türküsü', 'Bir Fırtına Tuttu Bizi'de solistimiz Nalan Moray'dı', 'Drama Köprüsü' ve'Yemen Türküsü'nde solistimiz Fidan Kocabıyık'dı' İki solistimizi de sevgili Özden İnönü seslendirmelerinden sonra yanlarına gelip sarılarak kutladı.

Konserimizin ikinci bölümünde daha neşeliydik. 'Ramo Ramo' , 'Güldaniyem', 'Telgrafın Telleri', 'Berber Oğlan', 'Bilal Oğlan', 9/8 Potbori' ile devam ettik. Finalde 'İzmir Marşı' tüm coşkumuzla bizler ve tüm izleyiciler birlikte söyledik. Sonunda acapella olarak 'Yaşa Mustafa Kemal Paşa' derken başta Özden İnönü olmak üzere herkes ayakta alkışlıyordu.O anki duygularımızı tanımlamak zor. İki sözcükle yazarsak kıvançlıydık, mutluyduk...    

Cumhuriyet çınarı, İnönü ailesinin biricik kızları Özden hanım şefimizi yürekten kutladı. Vakfımızın armağanı kitaplarımızı sunduk. Geldiğimiz için çok teşekkür etti. '' Siz mübadiller iyi ki gelmişsiniz; bu vatana ne çok hizmetiniz dokundu.'' dedi   ve hiç unutmayacağım bir öğüt verdi. ''Ne güzel bir şey düşünmüşsünüz ve yapmışsınız. Bugün Cumhuriyet Bayramımızın coşkusunu birlikte yaşadık  Aklınıza gelenleri ertelemeyin, düşündüklerinizi hemen uygulayın'' diyerek.

Sonra hiç yorulmadan hepimizle tek tek fotoğraf çektirdi. Birlikte Pembe Köşkü gezdik. İlk başta iki katlı küçük bir bağ eviyken, doğan çocuklarla eklenen odaları anlattı. En önemlisi Atamız'ın küçük Çankaya evindeki yemek masası yetersiz kaldığından dolayı Pembe Köşk'e yemek salonu eklenmesini istediğini ve genç cumhuriyetin tüm önemli devlet kararlarının uzun saatler süren toplantılarda bu masada alındığını nakletti. Bu arada köşkün ziyaretçilerinden küçük bir kıza şunları söyledi: '' Biliyor musun, Atatürk arada ağabeylerimi ve beni sofraya çağırır, birşeyler sorardı. Bize öyle sevgi dolu gözlerle bakardı ki kendimizi özgüvenli hisseder ve çok mutlu olurduk. Sizler de onun düşündüğü gibi bilgili, eğitimli ve toplumda görev alan insanlar olmalısınız.''  Belki bu bilgileri daha önceden de okumuştuk ama o günlerin tanığından dinlemek bambaşkaydı.                         


Bizim için hazırladıkları ikramları tattıktan sonra bundan sonra farklı etkinliklerine katılmamızdan mutlu olacaklarını belirtip uğurladılar. Hatta giderken ''Arkanızdan su dökelim, yoculuğunuz iyi geçsin.'' demeyi de ihmal etmediler.

Artık Anıtkabir ziyaretindeydi sıra. hep birlikte Ankara caddelerinde otobüsümüzle yol alırken sevgili akordiyonistimiz Dr. Erdal bey bir Ankaralı olarak bize çok yararlı bilgiler vererek mihmandarlık yaptı. Başkentimizin önemli yerlerini ve Anıtkabir'e giden tüm yolların tek tek önemini anlattı. Çok teşekkür ediyoruz buradan  birkez daha.

Anıtkabir biz laik , demokratik sistemden asla vazgeçmeyenler için o muhteşem cumhuriyet insanlarıyla büyüleyiciydi. Tüm dünyanın saydığı Atamız'a ve hemen karşısında sonsuz uykusunu paylaştığı İsmet İnönü'ye sevgimizi bir kez daha sunup sessizce ayrıldık.

Okurken yorulmuş olabilirsiniz. Fakat bizim Ankara programımız  şefimizin konuksever dostları 111 Restoran'ın işletmecileri Filiz ve Ali kardeşlerin çok özel yemek  davetiyle süreceği için Kuğulu Park'da bir çay- kahve molası verdik. 

111 Restorandaki davet  masalara yerleştirilmiş bayrakları, kırmızı tabakları ve beyaz örtüleriyle. enfes yemekleriyle ve güzel müziğiyle bayram programızı en güzel şekilde tatlandırdı. Sevgili şefimiz bir Antakyalı olarak dostlarıyla bizi ve tüm konuklarımızı çok hoş ağırladı. Çok teşekkür ediyoruz bu sürpriz yemeği için. Koro olarak tek yapabildiğimiz verdiğimiz küçük bir dinletiydi.

Ve sabah dörtbuçuk gibi usta kaptanlarımız Selim ve Vahit beyler sayesinde rahat bir yolculuktan sonra evlerimize kavuştuk. 

Nice nice böyle anlamlı Cumhuriyet Bayramı kutlamalarımıza hep birlikte...