Teyzem ve Ankara benim için ayrılmaz. Çünkü ben Ankara'ya ilk kez on yaşında gittim ve biricik teyzemin evinde tam iki ay kaldım. Ankarayı teyzemle tanıdım, teyzemi Ankara'da daha çok sevdim. Anıları o yıldan bu yıla anlatmak hiç de kolay değil; elimden geldiğince, gönlümden geçtiğince yazmak işte...
1966 Mayıs sonları, sevgili annem, babam, kardeşim, babaannem ve ben trenle Ankara'ya gelmişiz, öğretmenimden izin almışız,içim rahat. Kolay mı, baş kentteyiz. Mülkiye mezunu gencecik teyzemin evinde konuk olmuşuz. Teyzem OYAK genel müdürlüğünde çalışıyor, anneanneciğim de yanında.Gezimizde önce Anıtkabir olmak üzere Cumhuriyet tarihinin tüm önemli mekanları geziliyor. Bir hafta sonra da Elazığ'a Osman Amcamın evine doğru yeniden yola çıkış planlanmış. Ama çocuk Belgin yol tutmasından çok etkileniyor. O zaman teyzesi ve anneannesiyle kalsın diye karar veriliyor.
İlk günler yolculuğa katılamamak, aile özlemiyle geçse de,teyzesi ve anneannesi Belgin'i öylesine kucaklıyorlar ki konukluğu teyzesinin yıllık izniyle Ege yolculuğuna çıkışına yani Ağustos başına dek uzuyor.
Sevgili teyzem, benim çocukluk kahramanımdı zaten. Her tatile gelişindeki yoğun ders çalışması, birlikte ettiğimiz dünyanın en lezzetli dede evi kahvaltıları, Ankara'dan her gelişinde taşıdığı oyuncaklar, kitaplar tüm canlılığıyla bugün bile belleğimde.
Ankara günlerim de o yüzden bir başka güzel. 'İki Kova Su', teyzemin beni götürdüğü büyülü çocuk oyunu. Anneannemle birlikte kumanyalarımızı hazırlayıp Anıtkabir bahçesindeki yürüyüşlerimiz, dinlenmelerimiz. Ev Maltepe'de olunca her hafta giderdik Ata'mızın sonsuzluk durağına.
Kitap kurdu bendenizin bir de komşu kitapçı ziyaretleri hiç eksilmezdi. Adamcağız okumadığım bir kitap bulana dek bayağı uğraşırdı. Bir gün nereden aklına gelmişse, ''Sen şimdi Ankara'da konuksun, bir gün evlenir de burada oturursun.'' demişti. Gerçekten de evlenip de ilk evimizi Ankara'da kurduk on yıla varmadan.
Teyzeciğim daha Ural eniştemle nişanlıydı benim on yaş tatilimde. Eniştem her gelişinde çukulata getirirdi bana. Eh, çocuk gönlü almak gibisi var mı şu yaşamda. Büyük bir keyifle yerdim çukulatamı. Genellikle Pazar günleri, eniştemlerin Yeni Mahalle'deki bahçeli evlerine gider, sevgili Cevdet Teyzenin hazırladığı birbirinden lezzetli yemekleri yer, eniştemin küçük kardeşi Aydın ağabeyle okuduğumuz kitaplardan konuşur, evin o güzel meyve ağaçlarıyla dolu bahçesinden kopardığımız tazecik meyvelerden tadardık. Eniştemin kuzenleri Çağlayan ve Işık da eşlik ederdi bize çoğunlukla. Gazi Orman Çiftliği piknikleri de unutulmamalı bu arada.
Ankara'da babamın teyzesi, tanıdığım en olgun ve becerikli insanlardan biri Rukiye Teyzem de kızı İnci Ablamla ve Hamdi Ağabeyimle Kavaklıdere'de otururlardı. Arada onlara gider kalırdım. İnci Ablam, o yıllarda Aşağı Öveçler'de ilkokul öğretmeniydi. Beni de okuluna götürürdü. Hafta sonları yurt dışından merkeze atanan diplomat çocuklarına ders verirdi. okumalarını hızlandırmak için dakika tutar, okuduğumuz sözcükleri sayardı. Benim için en güzel yarışmaydı o günlerde. Komşuları Verda Erman Hanım'ın piyanosunu dinlemek kulaklarımı okşardı. Ah bir de Amerikalı komşu çocuklarından öğrendiğim iki kişi karşılıklı durup, iki üç metre lastiği dizlerimize geçirerek üç aşamalı yükselttiğimiz lastik atlama oyununu çocuk diliyle ne güzel oynardık. Tire'ye dönünce bu oyunu tüm arkadaşlarıma öğretmiştim.
Hamdi Ağabeyim'in bana domates yedirmek için nasıl uğraştığını, benim de sonunda bir kaç dilimi yuttuğumu bugün de gülerek anımsıyorum.
Bir de 'Daire' konukluğum olurdu ara sıra. O yıllarda iş yerlerine daire denirdi. Daire'ye giderdim teyzemle. onun masası, daktilolar, kalemler, iş arkadaşları bugünün bilişim dünyasından ne denli farklıydı. Çok güzel arkadaşlıkları vardı teyzemin. Bir akşam sanırım Hamiyet Ablalara gitmiştik. Aniden sağanak başlamış, apartmanın bodrum katını su basmış, biz de su boşaltılana dek beklemiştik.
Gençlik Parkı o yıllarda Ankara'nın en gözde parkıydı. Ulus'da alışveriş edilir, Kızılay'da Gima binasına hayranlıkla bakılırdı. T.B. M.M.'nin önünden gururla geçilirdi.
Teyzeciğimle, o yılların Ankara'sı çok güzeldi. İnsanlar olgundu, kibardı, çocuklar çocuktu, insanlar insandı. Anılar o yüzden hep böyle gülümsenerek anılarda kaldı. Sonraki yıllar başka bir yazıya kalsın, olur mu?
16 Kasım 2012 Cuma
31 Ekim 2012 Çarşamba
BAYRAMLARI BAYRAM YAPANLAR İCİN
Bayram kavramı degisti belleklerde son Cumhuriyet Bayramı kutlamasından beri. Çocukluğumuzun ve çoğunluğumuzun alisilagelmis imgeleri ters yüz edildi, karmasiklasti ve tarihin sayfalarına gecti olanca ikilemiyle. Bayrak taşımak, neseyle, gönül rahatlığıyla kutlamaya katılmak olağandi, birden olagandisi oldu. Nasıl bu duruma geldik? Bu soruyu sormaya bireysel olarak hakkımız var ama Cumhuriyetin tüm vatandaşları olarak var mı? Bilemiyorum, o bölümü herkes kendi vicdanında sorgulamalı. Her ne denli gunü yasamaya ve umutsuz olmamaya uğraşsak da çocukluğumun bayramlarını bugün her zamankinden daha çok özlüyorum. Annemin ütüledigi önlüğümle, beyaz kurdeleli sacımla, ezberimdeki siirle ilkokul günlerimi, Atatürk anıtının önünden gururla yürüyüşlerimizi özlüyorum. Bugünden o günlere bakınca hiç de diktatoryal bir hava anımsamıyorum. Yalnızca Cumhuriyet cocuğu olmanın gururunu bugünün yetişkini olarak asla soluyamadigima üzülüyorum. Öğretmenliğe başladığım ilk yıl İzmir Anadolu Ticaret Lisesi'nde ilk 29 Ekim kutlaması geliyor aklıma. Okulun en yeni öğretmenine veriliyor törende konuşma gorevi. Eh, madem ticaret lisesi, o halde Atamızın iktisat konusundaki görüşlerini yansıtmalıyız diyorum. İlk iktisat kongresi İzmir'de toplandığına göre ben de o konuda araştırıyorum, bilgilerimi kendimce coşkuyla sunuyorum. Üniversitede ders verirken hazırlık sınıflarına İngilizce olarak ulusal bayramlarımızı nasıl anlatacaklarını öğretmeye uğraşıyorum. Bugün,yazılarımı hep geleceğe bir ufak belge diye yazarken neler yazacağımı hep sorgularken buluyorum kendimi. Tarihe ama nesnel bakabilen tarihçilere ne çok gereksinimimiz var değil mı? Son on yılda önce hafif son dört yılda hızlanan dönüşümü belki tarihçiler çok daha iyi irdeleyebilirler. Birinci Meclis'e yaklaşan her yaştaki vatandaşı geri puskurtme kavgasını, kararlılıkla yürüyüşlerini sürdürenlerin belleklere kazanan biber gazli , ıslak ama yine de dik duruşlarını, gunün egemenlerinin çok farklı değerlendirmelerini ya da değerlendirememelerini, yazılanları veya satır aralarında kalanları, her televizyon açısta siyasetçilerin çok ama çok yüksek sesle ve hınç dolu konuşmalarını ve her seyden önemlisi çok sesliliğin tek sese doğru yönelişinin en keskin açığa vurumuyla umutların soluk rengini.. Çok okuduk, çok izledik ve çok konuştuk 2012nin 29 Ekim kutlamaları icin. Ancak her zamanki gibi coşkumuz, gücümüz bir iki gün sürdü. Az olduğumuzun ayırdına vardık yeni başlayan günde. Onun icin ben bugün Erdal İnönü'yü sonsuzluğa ugurladigimiz bugün diyorum ki ' deger vermemiz gerekenlerin degerini bilemedik ve ogretemedik' . O günleri görebilmek, cagdas egitimin genc yüzlerde yansıdığını görebilmek umuduyla bu ülkeye hizmet edip sonsuzluğa yürüyen tüm sevdiklerimiz ışıklar icinde yatsın dilekleriyle...
13 Ekim 2012 Cumartesi
DOSTLAR VE DOSTLUĞUN ANLAMI
Dostlar, dostluk, her bağlamda her anlamda eşsizdir eğer gerçekten yaşamda var olurlarsa. Rehberdirler yüreğinize, beyninize, paylaşımcıdırlar sıkıntınıza, sevincinize ve bekçidirler yalnızlığınıza. Uzağınızda da olsalar, yakınınızda da eğer içselleştirdiyseniz sizden şanslısı yoktur her nefesinizde.
Konumum ve mesleğim gereği çok çok farklı mekanlarda bulundum ve ne şanslıyım ki çok güzel dostlarım var yaşamımda. Düşünüyorum da, ne denli farklı yaradılışta olsalar da hepsinin yüreğimdeki yerleri kocaman. Kimilerini yıllarca görmesem de sevgilerini en derinden duyumsarım. Kimiyle hemen her gün konuşuruz, sesimin tonundan üzüntümü, mutluluğumu anlarlar. Hani 15 yaşımın 'Love Story' filmindeki gibi 'sevgi emektir' deyişinin en anlamlı ürünleridir tümü. Bazıları kardeşimdir, ablam gibidir bazıları ya da çocuğum yaşındadır. Bazıları bir kaç yaş büyük ya da küçük ama hepsinin bana sevgi dolu dokunuşları vardır, omuzumda sıcacık ellerini hissederim her zaman.
Hani bazı insanlar der ya; benim gerçek dostlarım bir elin parmakları kadardır diye. Bana az gelir o kadarı. Eğer yüreğinizi açmayı bilirseniz, olduğunuz gibi yaklaşırsanız her insanın içindeki dostluğun özüne kolayca ulaşıverirsiniz. Çünkü her insanın ruhunda saf ve küçük bir çocuk gizlidir. O saf ve temiz çocuk, gülümsemeye ve tatlı sözlere özlem duyar yıllandıkça.Yaşamın yükünü üstlendikçe daha derinlere gömer çocukluğunu ve güçsüzlüğünü. Eğer yanında sıcacık bir yüreği duyumsarsa açar o en pırıltılı insancıllığını.
An gelir, farkında olmadan kırarsınız ya da kırılırsınız. Ama dostluğa verilen emek onarır sizi ya da karşınızdakini.İşte gerçek dost orada kendini belli eder, yeniden gülümseyen gözleriyle.
Anılar dostluğun müziğidir. Anılar, dostlarınızı göremeseniz de daha dün yaşanmış gibi saklanır yüreğinizde. Bir ileti alırsınız hiç beklemediğiniz bir an da ya da karşılaşırsınız rastlantıyla, bir bakarsınız tam siz düşünürken telefon çalar, sesini duyarsınız bir dostunuzun. Nasıl da sevinirsiniz ansızın. Zaten dostlukta sesi özlemek de çok önemlidir. Her dostun sesinin tınısı farklıdır. Her dostun size öğrettiği de farklıdır, eğer yaşamda öğrenci olmanın değerini bilirseniz.
En büyük acılardan biridir yaşamda dostlarınızdan birini yitirmek. Hele sizin yapacağınız hiç bir şey kalmamışsa, tüm çabalarınıza karşın, umarsız kalırsınız. Anılar solar gider, çektiğiniz buğulu fotoğraflara döner yaşanmışlıklar. Nefes aldığına sevinir, aranızdaki ıssızlığa üzülürsünüz. O yüzden bir dostu sonsuz yolculuğuna uğurladığınızda, sizi teselli eden tek şey hiç solmayan rengahenk anılarınızdır.
Bir de bitti sandığınız dostluklar vardır. Ancak temeli çok sağlam atılmışsa, güçlü bir bağ kurulmuşsa bir merhabayla yeniden başlarsınız ve o dostla bir daha hiç kopmazsınız, birbirinizin değerini daha çok anladığınız için eksik kalan günlerinizde...
Yazacaklarım çok birikmişti, dostluk neden hepsinin önüne geçti diye sorarsanız, Kuzeyin soğuk bir ülkesindeki bir dost iletisinin sıcacık sözcükleri, çoktandır görmediğim bir dosta yeniden merhaba demenin değeri ve çok emek verdiğim çok yakınım, benden yaşça küçüğüm, dost diye yüreğimde tuttuğumla yaşadığım kırılganlık; tüm bu duyguların etkileri diyelim ve dostluğun sıcaklığı hiç eksilmesin yüreklerimizden, yaşamımızda çiçekler açtırsın diye bitirelim bu yazıyı tüm dostlara bir kez daha merhaba diyerekten.
Konumum ve mesleğim gereği çok çok farklı mekanlarda bulundum ve ne şanslıyım ki çok güzel dostlarım var yaşamımda. Düşünüyorum da, ne denli farklı yaradılışta olsalar da hepsinin yüreğimdeki yerleri kocaman. Kimilerini yıllarca görmesem de sevgilerini en derinden duyumsarım. Kimiyle hemen her gün konuşuruz, sesimin tonundan üzüntümü, mutluluğumu anlarlar. Hani 15 yaşımın 'Love Story' filmindeki gibi 'sevgi emektir' deyişinin en anlamlı ürünleridir tümü. Bazıları kardeşimdir, ablam gibidir bazıları ya da çocuğum yaşındadır. Bazıları bir kaç yaş büyük ya da küçük ama hepsinin bana sevgi dolu dokunuşları vardır, omuzumda sıcacık ellerini hissederim her zaman.
Hani bazı insanlar der ya; benim gerçek dostlarım bir elin parmakları kadardır diye. Bana az gelir o kadarı. Eğer yüreğinizi açmayı bilirseniz, olduğunuz gibi yaklaşırsanız her insanın içindeki dostluğun özüne kolayca ulaşıverirsiniz. Çünkü her insanın ruhunda saf ve küçük bir çocuk gizlidir. O saf ve temiz çocuk, gülümsemeye ve tatlı sözlere özlem duyar yıllandıkça.Yaşamın yükünü üstlendikçe daha derinlere gömer çocukluğunu ve güçsüzlüğünü. Eğer yanında sıcacık bir yüreği duyumsarsa açar o en pırıltılı insancıllığını.
An gelir, farkında olmadan kırarsınız ya da kırılırsınız. Ama dostluğa verilen emek onarır sizi ya da karşınızdakini.İşte gerçek dost orada kendini belli eder, yeniden gülümseyen gözleriyle.
Anılar dostluğun müziğidir. Anılar, dostlarınızı göremeseniz de daha dün yaşanmış gibi saklanır yüreğinizde. Bir ileti alırsınız hiç beklemediğiniz bir an da ya da karşılaşırsınız rastlantıyla, bir bakarsınız tam siz düşünürken telefon çalar, sesini duyarsınız bir dostunuzun. Nasıl da sevinirsiniz ansızın. Zaten dostlukta sesi özlemek de çok önemlidir. Her dostun sesinin tınısı farklıdır. Her dostun size öğrettiği de farklıdır, eğer yaşamda öğrenci olmanın değerini bilirseniz.
En büyük acılardan biridir yaşamda dostlarınızdan birini yitirmek. Hele sizin yapacağınız hiç bir şey kalmamışsa, tüm çabalarınıza karşın, umarsız kalırsınız. Anılar solar gider, çektiğiniz buğulu fotoğraflara döner yaşanmışlıklar. Nefes aldığına sevinir, aranızdaki ıssızlığa üzülürsünüz. O yüzden bir dostu sonsuz yolculuğuna uğurladığınızda, sizi teselli eden tek şey hiç solmayan rengahenk anılarınızdır.
Bir de bitti sandığınız dostluklar vardır. Ancak temeli çok sağlam atılmışsa, güçlü bir bağ kurulmuşsa bir merhabayla yeniden başlarsınız ve o dostla bir daha hiç kopmazsınız, birbirinizin değerini daha çok anladığınız için eksik kalan günlerinizde...
Yazacaklarım çok birikmişti, dostluk neden hepsinin önüne geçti diye sorarsanız, Kuzeyin soğuk bir ülkesindeki bir dost iletisinin sıcacık sözcükleri, çoktandır görmediğim bir dosta yeniden merhaba demenin değeri ve çok emek verdiğim çok yakınım, benden yaşça küçüğüm, dost diye yüreğimde tuttuğumla yaşadığım kırılganlık; tüm bu duyguların etkileri diyelim ve dostluğun sıcaklığı hiç eksilmesin yüreklerimizden, yaşamımızda çiçekler açtırsın diye bitirelim bu yazıyı tüm dostlara bir kez daha merhaba diyerekten.
2 Ekim 2012 Salı
BENİM MÜZİK TAPINAĞIM
Müzik insanların inanç sistemlerinden biri olsaydı dünya nasıl olurdu? Ya da din adamları vaazlarını müzik eşliğinde verselerdi? Yunus Emre ilahileri, Alevi semahları, Mozart besteleriyle güne başlasaydık... Televizyon kanallarının tümü her gün bir kaç saatlik kuşaklarını kuşaklar boyu degerlerini yitirmemiş müzik yapıtlarına ayırsalar, cennet anlatımlarında hurilerin yerini lir çalan müzisyenler alsa, kısacası ruhumuz müzikler arınsa daha bariscil ya da insancıl olur muyduk? Siirler, müziğe arkadas olsa, filmler, tablolar, oyunlar onları izlese, hepimizin başucunda bir kitap dursa, internette gezerken aramalarımız insan yaratıcılığının en güzel ürünlerini, sanal müzeleri ve sanat haberlerinin sayfalarını da acsa biz insan olduğumuzun ayırdına daha iyi varır miydik? Ask sözcüğünün anlamını tam kavrasak, sevgileri bu denli hızlı tüketmesek, dostluğun degerini hiç yitirmesek nasıl yasardik? Efes Antik Tiyatro'da Berlin Filarmoni Orkestrasi'ni gecen Cuma aksamı huşu icinde dinlerken bunları düşündüm bir yandan. Binlerce yılın birikimiyle ayakta kalmış bu insanlık tapınağında nice uygarlıklarda sergilenen sanat ürünlerinin insanlık tarihinin en aydınlık sayfaları olduğunu ve daha nice yüzyıllara ışık tutmasını diledim tüm içtenliğimle
Ozanların eksilmesinin insanları nasıl eksilttigini düşünüp Neset Ertas ustayı andım. Onun dingin gönlüne sonsuz yolculuguna ugurlanisinin hiç uymadığını anımsadım. Bestelerinin, sözlerinin, yaşadıklarının insanlara hep rehber olmasını istedim yürekten. Sonra sahnedeki iki genc solist kardeşe baktım kivancla. Ne denli yalın, ne denli pırıltiliydilar. Aldıkları egitimin hakkını nasıl da güzel verdiler biz dinleyenlerine. Belleğimde Antik Tiyatro'da izlediğim unutulmaz sanat yapıtları ve sanatçılara selam verdim. Joan Baez, Jose Carreras, Elton John, Zubin Mehta. Zamphir, Chris de Burgh, Kızıl Ordu Korosu, Al Di Miola, Nazım Oratoryosu, Baris Manco, Martha Graham ve daha niceleri. Ayrıca Celcius
Kitaplığında . Ne çok şey harmanladim yüreğimde onları izlerken. Sanata saygım arttı, güzellikleri görmeyi, yasama her zorluğa karsın umutla bakmayı öğrendim ben o koca tiyatroda. Hani zamanının tanığı olmak diye birşeyim vardır ya ben de tanık oldum bir çok unutulmaz gösteriye. Kimi zaman yer bulunmadı, dışlarda kaldı pek çok gelen, kimi zaman basamakların pek cogu gelenleri bekledi. Kimilerinde afiş basarak katkıda bulunduk,kimilerinde saraplarimizi yudumladik tas basamaklarda. Ne büyük mutluluklar yaşattın Efes yüzyıllardır tüm konuklarına. İnsan olmanın hazzını yaşattın. Daha çok yüzyıllar , bin yıllar besle ruhlarımızı. Kültür nedir ki zaten; her şey unutulduktan sonra geriye kalan değil mı?
Ozanların eksilmesinin insanları nasıl eksilttigini düşünüp Neset Ertas ustayı andım. Onun dingin gönlüne sonsuz yolculuguna ugurlanisinin hiç uymadığını anımsadım. Bestelerinin, sözlerinin, yaşadıklarının insanlara hep rehber olmasını istedim yürekten. Sonra sahnedeki iki genc solist kardeşe baktım kivancla. Ne denli yalın, ne denli pırıltiliydilar. Aldıkları egitimin hakkını nasıl da güzel verdiler biz dinleyenlerine. Belleğimde Antik Tiyatro'da izlediğim unutulmaz sanat yapıtları ve sanatçılara selam verdim. Joan Baez, Jose Carreras, Elton John, Zubin Mehta. Zamphir, Chris de Burgh, Kızıl Ordu Korosu, Al Di Miola, Nazım Oratoryosu, Baris Manco, Martha Graham ve daha niceleri. Ayrıca Celcius
Kitaplığında . Ne çok şey harmanladim yüreğimde onları izlerken. Sanata saygım arttı, güzellikleri görmeyi, yasama her zorluğa karsın umutla bakmayı öğrendim ben o koca tiyatroda. Hani zamanının tanığı olmak diye birşeyim vardır ya ben de tanık oldum bir çok unutulmaz gösteriye. Kimi zaman yer bulunmadı, dışlarda kaldı pek çok gelen, kimi zaman basamakların pek cogu gelenleri bekledi. Kimilerinde afiş basarak katkıda bulunduk,kimilerinde saraplarimizi yudumladik tas basamaklarda. Ne büyük mutluluklar yaşattın Efes yüzyıllardır tüm konuklarına. İnsan olmanın hazzını yaşattın. Daha çok yüzyıllar , bin yıllar besle ruhlarımızı. Kültür nedir ki zaten; her şey unutulduktan sonra geriye kalan değil mı?
29 Eylül 2012 Cumartesi
SIRA HAYVANCİKLARDA
Yarın sokaktaki hayvancıklar da demir kafeslere ya da ölüme terkedilmesin diye protesto edecek insanciklar. Yedi yıl önce o insanciklarin pek cogu Cumhuriyet mitinglerindeydi. Dışarda kalanlar şimdi hayvanları korumaya çalışacaklar. Abartıyorum diye düşünebilirsiniz. Ama günler böyle günler artık. Hepimizin çocukluk anılarında evlerinde besledikleri ya da sevdikleri hayvanlar vardır. Kimimizin de bir sekilde korktuğu ya da korkutuldugu. Yine de büyük cogunlugu sevgi doludur. Benim çocukluğumda Giritli ninemin Sarmaninin yeri başkadır. İlk basını oksadigim kedidir o. Bir de halamın evindeki kedisini unutamam. Küçük kuzenim ,ansızın kucağıma atınca yıllarca kedilere yaklasamamistim. Sonra bir gün Patimiz girdi yaşamımıza. Kızımın, yeğenimin evine sığınan anne Pati'nin yavrusunu evine getirmesiyle. İlk günler aynı odada duramazken, günler geçtikçe Patisiz duramaz oldum. Kucağıma oturduğunda tüm sıkıntıları unutturan Patimiz. Onu çok özlesem de rahat olduğunu bilmek yetiyor bir anlamda. Hayvanlar yaşamımızda çok özel varlıklar. İstanbul'u hayvansiz düşünmek olası mı? Bu ülke sehrin, yalnız ınsanlarının ya da cocuklarının en iyi dostlarını sevgisiz bırakmayı nasıl kabullenirsiniz? Ornegin ben akşamları bir etkinlikten eve dönerken ya Maçka Parkı'nın icinden gecerim ya da ana caddeden. Yol üzerinde mahallenin kocaman köpeğinin yatıp uyuduğunu görürsem icim rahatlar ya da parktaki kedi ve köpeklerin varlığı yüreğimi isitir. Karınlarının nasıl doyuruldugunu, onlar icin kaç kisinin Dışarda olduğunu anımsar, gülümserim. Hatta bazı arkadaslarımın ne denli yorgun ya da hasta olsalar da onları beslemek icin dolaştığını da. Yeni yasa tasarısına göre sokaktaki dostlarımız hayvan barınaklarına kapatılacaklarmis. Adı üstünde, barınacaklar ama sevgisiz kalacaklar. Dayanabilirlerse mahallelerinden, sevdiklerinden uzakta yaşayacaklarmis. Tutsak, kırgın, umutsuzca bekleyişde. İnanıyor musunuz siz buna? Toplumsal belleğimizden kalan bir ilke daha yok edilecek. Kayitsizligimiza bir halka daha eklenecek. Miniklerimize masallarımızda bir zamanlar bu sehirde kedi ve köpeklerimiz de vardı. Onları beslerdik diye anlatacağız ve sonra artık alistirdiklari gibi SUSACAĞIZ ...
18 Eylül 2012 Salı
ÇOCUKLUĞUMUN FUAR GÜNLERİ
İzmirli olmak biraz da Fuar anılarına sahip olmaktır çocukluk günlerini uzun yıllar önce geride bırakmış olanlar için. Geçen hafta sonunu 'Şişli'de İzmir Günleri ' etkinliğiyle geçirdiğim ve iki haftada İzmir'i özlediğim, katıldığım toplantı ve dinletilerde bol bol fuar anılarından söz edildiği için çocukluğumun Fuar günlerini yazmak istedim.
Kültür Park'dır İzmir Enternasyonal Fuar'ının düzenlendiği alan. Ama hiç bir İzmirli 'Kültür Park'a gittim', ya da 'Kültür Park'tayım' demez. Hep Fuar'ımızdır bizim. Kurtuluş sonrası, kentin pek çok yeri gibi büyük yangından kalmıştır kapkara. Atatürk'ümüzün, İzmir'e verdiği önemle, daha Cumhuriyet kurulmadan,şehrin gelişimine katkı sağlamak amacıyla 17 Şubat 19232'de toplanan 'İktisat Kongresi' için açılan sergi Fuar'ın çekirdeğidir denebilir. O yıldan, 1948'de Uluslararası Fuarlar Birliği'ne üye olarak kabul edilene dek yirmi beş yıl boyunca bir çok İzmirlinin, özellikle unutulmaz belediye başkanı Dr. Behçet Uz'un katkılarıyla herkesin Fuar'ı olmuştur.
İletişimin bu denli hızlı olmadığı yıllarda Fuar günleri tüm Egelilerin özlemle beklediği etkinliklerdi. Dünya ayağınıza gelir, görsel öğrenme,kültürel paylaşım ve her yaş için eğlence bir arada yaşanırdı.
Çocukluğumun Fuar betimlemesi benim için çok yönlüdür. Tire'den İzmir'e otobüs yolculuğu işin en zor bölümüydü. Çünkü otobüste,hatta daha otobüse binmeden benzin kokusuyla yüzüm sararır, içim bulanırdı. Ama olsun, sonunda Fuar'a kavuşmak vardı ya, her şeye katlanırdım. O yıllarda oto garaj Fuar'ın Basmane kapısının tam karşısındaydı. Otobüsten iner inmez babamın ilk programı olan uluslararası pavyonlar gezilirdi. Bazıları çok ilgimi çeker, bazılarındaysa çok sıkılırdım. Sergilenenlerin özelliğine göre değişirdi sıkılma ya da ilgilenme oranım. Örneğin Hindistan pavyonu rengarenk görüntüsü ve ürünleriyle neşelendirirdi. ABD, Almanya'nınkilerse teknolojinin güncel görüntülerini sunardı, radyo günlerini yaşayan bizlere. Sergilenen arabalar da Fuar'ın yıldızlı ürünlerindendi. Çünkü o yıllar özel arabalara kolay ulaşılamayan yıllardı.
Hayvanat bahçesi, paraşüt kulesi, lunapark ve özellikle ailecek bindiğimiz çarpışan arabalar bölümü kardeşim ve benim için hep en renkli bölümlerdi. Ve sonra, babamın özenle seçtiği lokantalarda keyifli yemekler.
Daha sonra Fuar'ın kültürel bölümüne sıra gelirdi. İstanbul ve Ankara'da sahnelenen en güzel oyunlarıyla tüm tiyatrolar perdelerini açardı Fuar'da. Ankara Devlet Tiyatro'sundan, AST'a,Kenterler'e, Dormenler'e geniş bir yelpazede seçim yapabilirdik. Bu arada müzik şölenlerini unutmamak gerek. İzmir Fuar'ı, Zeki Müren demekti bir anlamda. Billur sesini, duru Türkçesini dinlemeye doyamazdı büyükler. Biz çocuklar bir yandan dinler, bir yandan da o abartılı giysilerine bakakalırdık. Sonraları krize giren Türk sinemasının yıldızlarını da ağırladı Fuar sahneleri, ilk kez sahneye çıkan Sezen Aksu'yu, Nilüfer'i de.
Çocukluğumun Fuar'ında saatler geçer, eve dönüş yoluna çıkarken ellerimizde çok renkli balonlarımız olurdu hep, uçmasın diye sımsıkı tuttuğumuz, arda adına yakışır biçimde uçuveren uçan balonlarımız... Sanki çocuk ruhlarımızın simgesiydi onlar, öylesine renkli, öylesine hafif...
Ve gençlik günlerimizde Fuar artık sevdiğimiz yazarlarla buluşma törenlerine dönüştü yavaş yavaş. Kitaplığımda özenle sakladığım, Uğur Mumcu, Aziz Nesin imzaları hep o günlerden anılar.
Teknoloji çağı, bilgi çağı, bilişim çağı derken bizim emektar Fuar'ımız parıltısını yitirdi. Süresi kısaltıldı, çağın hızına ayak uydurup. o özenle hazırlanıp gelen insanlar birer birer sonsuzluğa uğurlandı, kalanlar da eski tadını bulamaz oldular. Bugün yeni yüzüyle yine bizlerle. Açık hava tiyatrosu, evlendirme dairesi, müzeleri, çay bahçeleri, yürüyüş alanları ve İzmir Sanat, İnönü Sanat Merkeziyle kapıları hep açık. Açık da herhalde bizim eski tadımız yok...
Kültür Park'dır İzmir Enternasyonal Fuar'ının düzenlendiği alan. Ama hiç bir İzmirli 'Kültür Park'a gittim', ya da 'Kültür Park'tayım' demez. Hep Fuar'ımızdır bizim. Kurtuluş sonrası, kentin pek çok yeri gibi büyük yangından kalmıştır kapkara. Atatürk'ümüzün, İzmir'e verdiği önemle, daha Cumhuriyet kurulmadan,şehrin gelişimine katkı sağlamak amacıyla 17 Şubat 19232'de toplanan 'İktisat Kongresi' için açılan sergi Fuar'ın çekirdeğidir denebilir. O yıldan, 1948'de Uluslararası Fuarlar Birliği'ne üye olarak kabul edilene dek yirmi beş yıl boyunca bir çok İzmirlinin, özellikle unutulmaz belediye başkanı Dr. Behçet Uz'un katkılarıyla herkesin Fuar'ı olmuştur.
İletişimin bu denli hızlı olmadığı yıllarda Fuar günleri tüm Egelilerin özlemle beklediği etkinliklerdi. Dünya ayağınıza gelir, görsel öğrenme,kültürel paylaşım ve her yaş için eğlence bir arada yaşanırdı.
Çocukluğumun Fuar betimlemesi benim için çok yönlüdür. Tire'den İzmir'e otobüs yolculuğu işin en zor bölümüydü. Çünkü otobüste,hatta daha otobüse binmeden benzin kokusuyla yüzüm sararır, içim bulanırdı. Ama olsun, sonunda Fuar'a kavuşmak vardı ya, her şeye katlanırdım. O yıllarda oto garaj Fuar'ın Basmane kapısının tam karşısındaydı. Otobüsten iner inmez babamın ilk programı olan uluslararası pavyonlar gezilirdi. Bazıları çok ilgimi çeker, bazılarındaysa çok sıkılırdım. Sergilenenlerin özelliğine göre değişirdi sıkılma ya da ilgilenme oranım. Örneğin Hindistan pavyonu rengarenk görüntüsü ve ürünleriyle neşelendirirdi. ABD, Almanya'nınkilerse teknolojinin güncel görüntülerini sunardı, radyo günlerini yaşayan bizlere. Sergilenen arabalar da Fuar'ın yıldızlı ürünlerindendi. Çünkü o yıllar özel arabalara kolay ulaşılamayan yıllardı.
Hayvanat bahçesi, paraşüt kulesi, lunapark ve özellikle ailecek bindiğimiz çarpışan arabalar bölümü kardeşim ve benim için hep en renkli bölümlerdi. Ve sonra, babamın özenle seçtiği lokantalarda keyifli yemekler.
Daha sonra Fuar'ın kültürel bölümüne sıra gelirdi. İstanbul ve Ankara'da sahnelenen en güzel oyunlarıyla tüm tiyatrolar perdelerini açardı Fuar'da. Ankara Devlet Tiyatro'sundan, AST'a,Kenterler'e, Dormenler'e geniş bir yelpazede seçim yapabilirdik. Bu arada müzik şölenlerini unutmamak gerek. İzmir Fuar'ı, Zeki Müren demekti bir anlamda. Billur sesini, duru Türkçesini dinlemeye doyamazdı büyükler. Biz çocuklar bir yandan dinler, bir yandan da o abartılı giysilerine bakakalırdık. Sonraları krize giren Türk sinemasının yıldızlarını da ağırladı Fuar sahneleri, ilk kez sahneye çıkan Sezen Aksu'yu, Nilüfer'i de.
Çocukluğumun Fuar'ında saatler geçer, eve dönüş yoluna çıkarken ellerimizde çok renkli balonlarımız olurdu hep, uçmasın diye sımsıkı tuttuğumuz, arda adına yakışır biçimde uçuveren uçan balonlarımız... Sanki çocuk ruhlarımızın simgesiydi onlar, öylesine renkli, öylesine hafif...
Ve gençlik günlerimizde Fuar artık sevdiğimiz yazarlarla buluşma törenlerine dönüştü yavaş yavaş. Kitaplığımda özenle sakladığım, Uğur Mumcu, Aziz Nesin imzaları hep o günlerden anılar.
Teknoloji çağı, bilgi çağı, bilişim çağı derken bizim emektar Fuar'ımız parıltısını yitirdi. Süresi kısaltıldı, çağın hızına ayak uydurup. o özenle hazırlanıp gelen insanlar birer birer sonsuzluğa uğurlandı, kalanlar da eski tadını bulamaz oldular. Bugün yeni yüzüyle yine bizlerle. Açık hava tiyatrosu, evlendirme dairesi, müzeleri, çay bahçeleri, yürüyüş alanları ve İzmir Sanat, İnönü Sanat Merkeziyle kapıları hep açık. Açık da herhalde bizim eski tadımız yok...
17 Eylül 2012 Pazartesi
TOPRAĞIN ÇOCUKLARI'NDAN 4+4+4 'E
Son üç haftadır yazmak isteyip yazamadığım ne çok olay oldu yaşadığımız topraklarda. Havada yoğun bir nem yüreklerimizde eylül hüznü... Gencecik şehitler, Afyon'da ve yurdun dört bir yanında sonsuzluğa uğurlamalar... Her geçen gün barış umutlarından uzaklaşma, her sabah okunan gazetelerle kararan yürekler... Ama eğitimci kimliğimle, bugün, dönüştürme politikasının en korkutucu adımı olan 4+4+4 sistemsizliğiyle okullarına ilk adımı atan minikleri düşündükçe her şey daha çok anlamsızlaştı, karanlığın en koyusuna daha bir yaklaştığımızı duyumsadım. Ve bir zamanlar bu toprakların çocuklarını anlatan filme gittim; o yoğun ötekileştirilmiş duygumdan az da olsa arınmak için.
'Köy Enstitüleri' ya da Türkiye'nin ilk ve tek özgün eğitim modeli anısına, babası köy enstitüsü mezunu olan Erkan Can'ın, üç yıldır uğraş verdiği hem oynadığı hem de yapımcıları arasında olduğu film,'Toprağın Çocukları'.
Sinematografik açıdan çok hatalar bulunabilir gerçekten, hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz sinema dilinden, karton karakterlerinden, zaman zaman aşırıya kaçan didaktik tümce seçimlerinden ötürü. Yine de her şeye karşın bize köy enstitülerini anımsattığı için izlemeye değer. Nereden nereye geldiğimizi, ilerlemeden gerilemeye nasıl yuvarlandığımızı ve hele bugünkü modellerin nasıl dayatıldığını ve de geçtiğimiz hafta Ankara'daki büyük karşı gösteri dışında sosyal medyada yaydığımız yürek burkan karikatürler, fotolar ve söylemlerimizle birbirimizi avuttuğumuzu daha açık görebilirsiniz...
İlkokul yıllarımda en çalışkan ve en becerikli öğretmenlerin genellikle köy enstitülü olduklarını duyardım. Çünkü çevremizde bir çok mezununu tanır, öykülerini dinlerdik. Lisedeyken Fakir Baykurt'tan, Mehmet Başaran'a, Talip Apaydın'dan, Mahmut Makal'a, birçok yazarın anı ve romanlarını okudum, öğrencilik yıllarını temel alan.Ümit Kaftancıoğlu gibi bir aydının o kurumun ışığıyla aydınlandığını ve ışıktan ötürü katledildiğini öğrendim.Kemal Tahir'in 'Bozkırdaki Çekirdek' romanı unutulmazlarım arasına girdi farklı gözden anlatımıyla.
Yıllar geçti ve her değişen eğitim modelinde, böylesine etkili bir uygulama yaratan ülkenin, eğer köy enstitülerini geliştirmeyi sürdürseydi bugün ne denli farklı bir konumda olacağı düşüncesi kurcaladı durdu beynimi.
Bu düşüncemi fazla ulusalcı bulabilirsiniz belki. Ama unutmayalım ki tüm politikalarını desteklemesek de hemen hepimiz, çocuklarımızı Fransız, İngiliz ya da Amerikan eğitim şeklini uygulayan yabancı ya da Türk eğitim kurumlarına vermek için çırpınıyoruz. Adları üstünde; tüm bu ülkeler kendi isimleriyle tanınıyorlar kendi eğitim yöntemlerinde. Peki ya biz?
İşte yalnızca bu yönden ele aldığımızda bile Hasan Ali Yücel gibi eğitim bakanlarını, İsmail Hakkı Tonguç gibi yürekli eğitim liderlerini nasıl özlediğimizi fark ediyoruz. Ve genç kuşaklara onları mutlaka tanıtmamız gerektiğini de...
Ve benim gibi filmi izlerken salonda yalnızca üç kişiyseniz ve diğer iki izleyen Genco Erkal ve Meral Çetinkaya gibi iki sanat çınarıysa, bu ülkede korumanız gerekenlerin günden güne arttığının daha bir ayırdına varıyorsunuz... Ve filmdeki en sahici karakterlerden Cevher'in dediği gibi: 'biz dünyaya bir kez geliriz, dünya da bize bir kez gelir'
'Köy Enstitüleri' ya da Türkiye'nin ilk ve tek özgün eğitim modeli anısına, babası köy enstitüsü mezunu olan Erkan Can'ın, üç yıldır uğraş verdiği hem oynadığı hem de yapımcıları arasında olduğu film,'Toprağın Çocukları'.
Sinematografik açıdan çok hatalar bulunabilir gerçekten, hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz sinema dilinden, karton karakterlerinden, zaman zaman aşırıya kaçan didaktik tümce seçimlerinden ötürü. Yine de her şeye karşın bize köy enstitülerini anımsattığı için izlemeye değer. Nereden nereye geldiğimizi, ilerlemeden gerilemeye nasıl yuvarlandığımızı ve hele bugünkü modellerin nasıl dayatıldığını ve de geçtiğimiz hafta Ankara'daki büyük karşı gösteri dışında sosyal medyada yaydığımız yürek burkan karikatürler, fotolar ve söylemlerimizle birbirimizi avuttuğumuzu daha açık görebilirsiniz...
İlkokul yıllarımda en çalışkan ve en becerikli öğretmenlerin genellikle köy enstitülü olduklarını duyardım. Çünkü çevremizde bir çok mezununu tanır, öykülerini dinlerdik. Lisedeyken Fakir Baykurt'tan, Mehmet Başaran'a, Talip Apaydın'dan, Mahmut Makal'a, birçok yazarın anı ve romanlarını okudum, öğrencilik yıllarını temel alan.Ümit Kaftancıoğlu gibi bir aydının o kurumun ışığıyla aydınlandığını ve ışıktan ötürü katledildiğini öğrendim.Kemal Tahir'in 'Bozkırdaki Çekirdek' romanı unutulmazlarım arasına girdi farklı gözden anlatımıyla.
Yıllar geçti ve her değişen eğitim modelinde, böylesine etkili bir uygulama yaratan ülkenin, eğer köy enstitülerini geliştirmeyi sürdürseydi bugün ne denli farklı bir konumda olacağı düşüncesi kurcaladı durdu beynimi.
Bu düşüncemi fazla ulusalcı bulabilirsiniz belki. Ama unutmayalım ki tüm politikalarını desteklemesek de hemen hepimiz, çocuklarımızı Fransız, İngiliz ya da Amerikan eğitim şeklini uygulayan yabancı ya da Türk eğitim kurumlarına vermek için çırpınıyoruz. Adları üstünde; tüm bu ülkeler kendi isimleriyle tanınıyorlar kendi eğitim yöntemlerinde. Peki ya biz?
İşte yalnızca bu yönden ele aldığımızda bile Hasan Ali Yücel gibi eğitim bakanlarını, İsmail Hakkı Tonguç gibi yürekli eğitim liderlerini nasıl özlediğimizi fark ediyoruz. Ve genç kuşaklara onları mutlaka tanıtmamız gerektiğini de...
Ve benim gibi filmi izlerken salonda yalnızca üç kişiyseniz ve diğer iki izleyen Genco Erkal ve Meral Çetinkaya gibi iki sanat çınarıysa, bu ülkede korumanız gerekenlerin günden güne arttığının daha bir ayırdına varıyorsunuz... Ve filmdeki en sahici karakterlerden Cevher'in dediği gibi: 'biz dünyaya bir kez geliriz, dünya da bize bir kez gelir'
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)