5 Mayıs 2014 Pazartesi

ANILARA YOLCULUĞUN GÜLEN YÜZLERİ

Bu gezi Lütfü Amca'nın doğduğu şehre özlemi için, bizimse aile öykülerimizin yuvasına sığınıp vatanın içimizi acıtan gündeminden uzaklaşmamız için beş günlük bir pırıltıydı gözlerimizde ve ruhumuzda. O yüzden bu kez ortak öykülerimizi paylaştığım 101. yaşına basan Lütfü Amcamla,  sekiz yaşındaki İpek'le ve diğer dostlarla anılar olacak konumuz. 

Aslında ben 1 Mayıs kaçkınıydım. Emek sineması protestolarında başlayıp Gezi Parkı'nda paramparça olan ruhumu sağaltamamıştım. Okuyup yazdıkça daha derinleşiyordu her biri. 2011 1 Mayıs Taksim Meydanı bayram yeriydi. Son üç yıldır ülke akıl almaz bir hızla değişip dönüştükçe sınırın dışına çıkmak, bir kaç gün gezgin olmak ve öykülerimizi paylaşmak inanılmaz derecede mutlu ediyor. Hele bu yolculuk Lozan Mübadilleri Vakfı'mızın asırlık çınarı Lütfü Amcamızla ve vakıf ailemizin diğer sevgili üyeleriyle olunca arınıyoruz tüm sıkıntılarımızdan.

Bu kez de otobüsümüzün arka sıralarında, Ayla Ablam ve Aydın Ağabeyimin arkasındaki koltuktaydım. Sevgili Şule ve Lale programları uymayınca gelemeseler de  her an kulaklarını çınlattım  Filiz hocamın, Seçkin hanımın, Ülkü'cüğüm'ün de öyle. Neyse ki Mübadil kuzenim, fotoğraf önderim Çetin hocam ve dernek başkanımız Esat kardeş de hemen yakınımızdaki koltuklarda yerlerini aldılar. Arka kapı bölgesinin diğer üyeleri koromuzun değerli başkanı Nevin hanım, eşi Karaferye'li  hemşehrim Erol ağabey ve de koromuzun mümtaz elemanları Füsun, Yasemin, nezleli de olsa geziyi kaçırmayıp anılarını tazeleyen diğer koristimiz Atilla bey ve  en arka koltukların değişmez elemanları Yurdanur öğretmenimiz, Saime hanım, İpek hanım. Birbirlerini gayet iyi tanıyan bu yöre insanlarına iki çok genç eleman da katıldılar. Otobüsün neşesi, elma yanaklı, tatlı zeybetikocumuz, Yunanca'yı  hemen her Türkçe sözcüğe -aki son eki takarak konuşabilen İpek ve 14 yaşına karşın olgun duruşuyla kitap kurdu ablası Dilara. Anneleri Aydan ve baba Murat bey yol boyunca bizden çok daha sessiz ancak dans zamanı Yunanlı arkadaşlara taş çıkartacak ölçüde ustalıklarıyla figürleri ve uyumlarıyla övgü dolu alkışları aldılar.

Yazarken bile coşkusunu yaşadığım gezimizin bize sinerji sağlayan en büyük gücü Karadağ ailesiydi. Onların varlığı bizi kocaman bir aile yapıyordu ve dilerim hep böyle sürer. Tülin Abla, Lütfü Amcamızın en büyük evladı, hep gülen maviş gözleri, zarafeti ve babacığını koruyup kollaması ve yazdıklarıyla gönlümüzdeki tahtında her zaman. Süleyman Karadağ, değerli arkadaşım, sohbetleriyle, içtenliğiyle aslında o da arka koltukların üyesiydi de arada sırada Lütfü Amcanın göz sınırlarına girmek zorundaydı. Lozan Mübadilleri Ailesini her zaman bir araya getiren Sefer Beyin sabrına her gezimizde bir kez daha tanıklık ederim doğrusu. Herkesi dinler, bilgilendirir, şakalara katılır ve arada bir de ne yazık ki  sevgili beresini kaybeder. Tanaş  Cımbış, Lütfü Amcanın en sevgili yavuru, Yeniköy'de  doğmuş büyümüş, gerçek bir İstanbul beyefendisi olarak Girit'ten tüm gezilerimize katılır, gönüllü çevirmenlik ve mihmandarlık yapar. İskender Bey de notlarını alır, fotoğraflarını çeker ve sürekli kitap yazar.  Diğer  otobüsün sorumlularıysa başkan Ümit bey, eşi Ümit hanım ve sevgili Sula'dır.


İlk durağımız Kastorya'ydı. Göl kenarında yürüyüş yaptık, bol fotoğraf çektik. Türk mahallesi hala ayakta. Çiçekler, evler, doğanın ilkyaz renkleri dinginlik verdi hepimize. Hep birlikte müzik eşliğinde Familya Taverna'da güzel bir akşam yemeği yedik,101. yaş ilk kutlamasını yaptık, İpek ve ailesinin danslarını alkışladık ve ertesi sabah Yanya yoluna çıktık.

Günlerden 1 Mayıs'tı ve hepimiz haber almaya çalışıyorduk sosyal medya aracılığıyla. Bir gece önceden İstanbul'da ulaşımın durdurulduğunu, Taksim'in yine yasak meydan haline getirildiğini okumuştuk. Hatta atılan Tweetlerden biri durumu çok iyi özetliyordu. ''Kıbrıs Barış  Harekatı için 5900 asker, 1 Mayıs 2014  Taksim için 30.000 polis'' Ve biz sabah onbire doğru Yanya'ya girdiğimizde serin  yağmurlu havada rengarenk şemsiyeleriyle 1 Mayıs yürüyüşlerini yapan Yanyalıları, gülümseyerek, bize el sallayarak, yürüyen, polissiz insanları görünce çok sevindim Yanyalılar için, uygarlık için, kültür için; yüreğim yurdum için yangın yeri olsa








da. Sonra çok sevdiğim Parga'da bile mahzundum. aynen Kavafis 'in şiirindeki gibi şehrin  yükünü taşıyordum uzaktan. Neyse ki dönüş için otobüslere yürürken yüzümüz güldüren bir şey oldu. Parga'da taksi pek kolay bulunmuyor. O yüzden yoldan geçen iki çocuklu anneye rica ettik acaba iki arkadaşımızı otobüsümüzün beklediği meydana götürür mü diye. O da kabul etti. Lütfü Amca, yaşını söyleyince genç kadının yüzünün aldığı şekle çok gülmüş


   


Ertesi gün çok yoğun geçti. Sabah saat onda Lütfü Amca'nın doğduğu eve gittik ve 101. yaşının ilk gününe başladık. Doğduğu evde 101. yaşa basışını kutlamak kaç kişi için olasıdır? Hele bu ev artık pasaportla girilen bir topraktaysa... Belki de o yüzden Yanya Belediyesi'ndeki konuşmasına Kavafis'in dizeleriyle başladı Lütfü Amca. O denli heyecanlıydı ki konuşma metnini biricik oğlu Süleyman Karadağ okudu gözleri dolarak. Yanya'da bizi hep güleryüzüyle karşılayan değerli belediye başkanı Filios Filipidis, Lütfü Amca için hazırlattığı pastaya 100 rakamı şeklindeki mumları kendi ellleriyle sıraladı ve bu yıl Mayıs ayında yapılacak seçimlere katılmayacağını ama her zaman Yanya'da bizleri ağırlamaktan mutlu olacağını belirtti. Daha sonra Arkeoloji Müzesi'ni gezdik ve öğle yemeği için ayrıldık.

Yanya'da Pamvotis Gölü'nün ve Tepedelenli Ali Paşa'nın adasındaki yemekte Lütfü Amca  ve tüm kızları, oğulları olarak unutulmaz anılarımıza bir yenisini ekledik. Ben bu kez Şule ve Lale'nin de rolünü üstlenerek bayağı bir aşama kat ettim Lütfü Amca'nın LMV evladı sıralamasında tüm engellere karşın. 

Akşam da Yanya Kayserililer Derneği'nin düzenlediği yemekte bir takım müziksel ve fiziksel bozukluklara dayanıp proto masadan ayrılmadım... dernek başkanı Anastasia Papasoglu'nun babası mikrofonu bırakmak istemedi Lütfü Amca ve koromuza. Heyecanlı bir karşılaşma izler gibi olduk uzunca bir süre.  Pist hiç boş kalmadı. İki ulusun mübadilleri kuşaktan kuşağa, el ele, kol kola benzer müziklerle dans ettik saatler boyunca, kimi zaman hızlı kimi zaman salınırcasına... Lütfü Amcamızı hayranları hiç yalnız bırakmadı, çünkü tüm köy halkı onun için adeta bayram kutlar gibiydiler .  Tülin Abla zarif kolyeler armağan etti bize. Çok değerli bir anı olacak benim için. Sevgili Christina'nın  da bizimle olması daha bir mutlu  etti gerçekten. 

Az uyku, iyi bir kahvaltıyla Meçova'ya yola çıktık. Ulu çınarlarıyla, karlı dağlarıyla çok sevdiğim bu köyde sabah kahvemizi içtik. Bastonlu dedelerin yerleri boştu bu yıl. Bal, peynir ve ahşap işleriyle tanınan köyün pazarını da görüp Kalambaka bölgesindeki Meteora manastırlarına ulaşmaktı hedefimiz. Tam 21 manastırın olduğu bu bölge çok etkileyici. Bu kez manastırın  girişindeki sunakta  mumlarımızı da yaktık Ümit Hanımla.

Akşama doğru Ata'mızın şehrindeydik. Selanik o kadar İzmir ki her görüşüm eski bir arkadaşa kavuşmak gibi. Yürüyüşümüzü yaptık otele yerleşir yerleşmez. Akşam da çok iyi bir restorandaydık. Rouga Restoran Füsun ve Yasemin'in daha önce de  gittikleri işletmecisi  Elizabeth'i de tanıdıkları çok iyi bir lokanta.Nefis yemekler, kaliteli müzik ve tatlı sohbetle dostluğun güzelliğinde gezimizin son akşam yemeğini taçlandırdık Lütfü Amcamızın da katılımıyla. Bu arada gecenin en şık hanımı dantel yakalı bluzuyla Ayla Ablamdı.

Sabah dönüşe geçmeden Aristoteles Meydanında Electra Hotel'in cafesinde Ayla ablamın yorumuyla 'Cazcı Kızlar' görüntüsünde kahvelerimizi içtik ve Ata'mızın evine gittik. Gittik de ben yeni düzenlemeyi çok ruhsuz bulduğum için ve eski ziyaretlerin tadını bozmak istemediğim için dışardan fotoğraf çektim. Zaten imza defterinin bile özgür olmadığı Ata evi ona yakışır mı? 

Ve Kavala, güzel şehir, midyeli pilavın bu kez farklı olsa da Özlem'ciğim için içilen Mitos, Seçkin Hanım için yenen kabak kızartma ve diğer yemekler kilo almama biraz daha katkıda bulunsa da güler yüzlü LMV ailemizin gezilerine bir yenisini eklemek ve sınırı geçip İstanbul'a girene dek şakalar ve şarkılarla geçen yolculuğu tamamlamak öyle iyi geldi ki gezgin ruhuma.

Lütfü Amca'ma  sağlık ve daha nice geziler diliyorum ve tüm dostlarla daha nice buluşmalarımıza. İyi ki varsın Vakıf Ailem. Bundan sonra tüm ortak öykülerimiz geçmişin çekilen acılarından uzak, dostluğun dayanışması ve güzel anılarıyla bezeli olsun.          










    

11 Nisan 2014 Cuma

TİRE'DE SEÇİM ŞÖLENİ

Doğduğum yerde, bu toprakların en güzel ilçelerinden birinde bir şölen gibi kutlandı 2014 yerel seçimlerinin sonuçları. Pazartesi günü Tire'deydim ve yüzüm gülerek döndüm İzmir'e.

Tire'de 64 yıldır ilk kez CHP belediye başkanlığı seçimini kazandı. Bu çok büyük bir değişim sayılabilir. Hepimizin bildiği gibi CHP'nin aday belirleme süreci çok sancılı geçti. Bir çok istifalar ve DSP'ye geçip aday gösterilenler olduğu gibi, olgunlukla sonucu kabullenip destek verenler de görüldü. Ve genelde takım çalışması olumlu sonuçlar getirdi. 

Tire'de durum pek farklı sayılmazdı aslında. Tayfur Çiçek Demokrat Parti'den kazanmıştı geçen dönem seçimleri. Çünkü Tire, yıllarca Adalet Partisi'nin ve sonra Doğruyol'un kalesi konumundaydı. Ancak son dönemde giderek ötekileştirmeyi seçen ve halkın demokratik haklarını kısıtlayan yürütme erkinin giderek kararan dayatmacı tavrından dolayı pek çok yurttaş gibi o da  olumsuz etkilenmiş ve CHP'ye geçmişti. Altı aday adayı vardı Tire'de ve aday olan geçmiş hizmetlerinden ötürü Tayfur Çiçek oldu. Ve İzmir'in kaybedilen altı ilçesinin verdiği üzüntü yanında Tire ve komşu ilçe Bayındır bu kez CHP'nin yüzünü güldürdüler. 

Evet, buraya dek nesnel bir bilgi derlemesi yapmaya çalıştım aslında. Bundan sonrası eski arkadaşlıklar, güzel paylaşımlar ve bizim evdeki ilk resmi politikacıyla ilgili. 

Tayfur ve eşi Yüksel Çiçek bizim çok gençlik yıllarımızdan arkadaşlarımız ve benim meslektaşlarımdı. Uzun yıllardır Tire'ye genelde ailelerimizi görmeye gittiğimiz ve yoğun çalıştığımız için pek görüşemez olmuştuk. Fen Lisesi projemizi gerçekleştirmemizde eski arkadaşımızın çok büyük desteği oldu. Bir eğitimci olarak belediyenin tüm hizmetlerini kullandı ve inşaatın başında o da durarak  16 Mayıs 2012'de atılan temelin 2013- 2014 öğretim yılına yetişmesini sağlamada büyük payı oldu. 

Okulun açılışında da töreni belediye gerçekleştirdi. Kendimizce sıcak ve duygulu bir başlangıç yaşadık ilk öğrenciler, öğretmenler ve yakınlarımızla. Yılbaşına doğru eşime Tire CHP örgütü için çalışması yönünde öneriler gelmeye başladı. İlk anda olanaksız gibi geldi bana bu düşünce. Neden derseniz bizim evin sıkı CHP'lisi bendenizdim ve Atatürk'ün Partisi 1999 Genel Seçimleri'nde Türkiye Büyük Millet Meclis'ine giremeyince gidip bundan sonra daha iyi çalışmak gerek diyerek partiye üye olmuştum. Yoğun çalışma yaşamı ve mühendislikten gelen daha analitik düşünce yapısıyla sevgili eşimin teknokrat hükümetlere daha sempatiyle bakışı bizim evde demokrasinin işleyişinin bir tür simgesiydi. 

Son yıllar pek çok şey değiştirdi düşünce yapısında. Bizim evdeki değişim tüm sandıklarda adaletli şekilde yansımış olsaydı ne umutlu bakardık seçim sonrasında...

Neyse sözü daha çok uzatmadan değerli başkanın ''Yanımda olup destek verirsen çok sevinirim.''  önerisi ve değişen belediyeler yasası Tire'de ve bizim evde CHP'nin zaferiyle sonuçlandı.

On yıldır İstanbul'da oy verdiğim için, İstanbul'da gözetmenlik görevim olduğundan ve bir oy bile çok önemli diye düşündüğümden çok yoğun ve şenlikli geçen Tire'deki seçim çalışmalarının uzağındaydım. Sandık sonuçlarına inanamayan pek çoğumuz gibi karamsar döndüm EGE'ye. Ama mazbata alımını ve onca yıl sonra CHP'li başkanın görevine başlama törenini kaçırmadım doğrusu. İyi ki katıldım böylece sevgili Yüksel Çiçek'in yıllardır değişmeyen olgun tutumuyla eşinin hep yanında oluşu, konukseverliği ve lise yıllarından arkadaşım Lale'nin ilçe örgütündeki gayretli çalışmasının sonuçlarına da tanık oldum.     



Adeta o eski Türk filmlerinin tadında bir tören oldu. Davullu zurnalı karşılama, ilçe meclisindeki üç kadın üyeyi az bulduğunu belirten gencecik yargıç hanımdan mazbata alma, farklı partilerden seçilenlerin birbirlerini kutlaması, Tire Bandosu'nun eşliğinde

Atatürk anıtında saygı duruşu, İstiklal Marşı söyleme, çelenk bırakma ve Ata'nın huzurunda tüm Tire'ye eşit hizmet sözü, son olarak belediyeye yürüyüş ve yine davul zurna eşliğinde oynanan zeybekler, tüm personelin yüzleri gülerek başkanlarını alkışlarla karşılamaları...

Tüm bu yaşananlar Ege kültürünün ve sıcaklığının yansımasıydı. Türkiye seçim sonuçların büyük çoğunlukla bu şekilde yaşasaydı, sonuçlar güvenilir olsaydı, ölümle ve yaralanmayla sonuçlanan kavgalar yaşanmasaydı ne farklı bir ülke olurduk.

Pazartesi böyle anlamlı ve mutlu dönmüşken doğduğumuz şehirden ve Tire'nin yemyeşil, bahar çiçekli güzelim dağlarından, tüm arkadaşlarım ve dostlarımı Tire'nin baharlarına çağırmaya, Kaplan'ı, Toptepe'yi, Değirmen'i, Dere Kahve'yi,Salı Pazarı'nı benim de görmeye can attığım Arap Pınarı'nı ve daha pek çok tarihi doğal güzelliklerini görmeleri, dingin bir gün geçirmelerini sağlamak için kendimce söz vermişken, ertesi gün  Büyük Millet Meclisi'nde Kemal Kılıçdaroğlu'na atılan yumruklar çok üzücüydü. 

Kaba sözler ve kaba kuvvet insan gibi insanlar için o denli kırıcı ki yalnızca bu tür eylemlerle karşılaşanları değil barış sever tüm insanları derinden etkiliyor. 

Yine de bitirmeden önce Tire'nin National Geographic Traveler, Ekim 2012 sayısında Türkiye'nin en güzel on ilçesi arasında gösterildiğini de yazmalıyım. Yemeklerin lezzetinden geleneksel diyet mevsimine girildiği için özellikle söz etmiyorum. Eh, artık gölet de tamamlandı, su manzaramız da var, diğer projeler için lütfen üşenmeden Tire Belediyesi web sayfasına bir göz atın ve bir an önce gezi rotalarınıza ekleyin, ne dersiniz? 

     


     

3 Nisan 2014 Perşembe

PES YA DA NO PASARAN

Türkiye'de 2014 yerel seçimlerinin üzerinden dört gün geçti. Ama ulusun görünürdeki oy sayımına göre yüzde elli beşi PES çekiyor. PES'in açılımına geçmeden önce Twitter'ın yeniden açılmasını kutlamak istiyorum. Youtube severlere de şimdilik geçmiş olsun diyor, biraz da seçim anılarımızdan söz edelim diyorum.

PES sözcüğünün açılımı şöyledir: post electione syndrome ya da seçim sonrası rahatsızlığı. Tıp dilinde hastalık isimleri Latince genel geçerlik taşıdığı için ben de bu ismi bulup biçare bir seçmen ve seçim gözlemcisi olarak bloguma armağan ediyorum. Ama kısaltılmış olarak PES 30 Mart akşamından beri tek başına ya da 'bu kadarına da' ön katkısıyla dilimize pelesenk olmuş durumdadır. 

Dans etmeden, şarkı söylemeden devrim ya da evrim olmaz denir ya ,işi mizaha vurmadan bu yaşananlara dayanılmaz diyerek sözcüklerle oynayarak ve okuduğum, görüşlerini paylaştığım insanların dayanışmasıyla çektiğimiz PES'e karşın bu kez İspanyolca'ya geçip hala 'NO PASARAN' demek kararındayım. 

Seçimde bir gözlemci olarak tanık olduklarım bu cesareti veriyor bana. Sabah altı otuzda Teşvikiye'nin göbeğinde, hatta İBŞBB adayı Mustafa Sarıgül'ün oy kullandığı ama asansörü onarılmamış okuldaydık. 1268 no'lu sandık gözlemcisi olarak çok iyi bir takım çalışması yapıldığını, Oy ve Ötesi grubundan Buket'in baştan sona sürekli destek verdiğini belirtmeliyim öncelikle. Ben de hem Şadan Abla hem de Özlem'le yan yana sınıflarda görev yaptığımdan şanslıydım doğrusu. 

İstanbul'da GSÜ'de çalışırken oy kullanmaya başladığımdan beri iki genel iki yerel seçimde hem oy verdim hem de görev yaptım ve bu seçim kadar coşkulu seçmen ve yüksek katılım görmedim. Evet, ülkenin en rahat seçim bölgelerinden birindeydim, yadsınamaz. Ancak bir sakınca vardı. Çünkü çok ileri yaşta seçmen kitlesine sahiptir Teşvikiye.

İnanın, o bozuk asansöre karşın doksan altı yaşında seçmenler çocukları ya da torunlarının yardımıyla iki ya da üç katın merdivenlerini çıkıp oylarını kullandılar ve kibarlıklarıyla sabırla beklemeleriyle gönülleri fethettiler.    

Bir de küçük çocuklarıyla gelen, uzun kuyruklarda bekleyen genç çiftlerin görüntüleri umut verdi. Gençler  hem oy verdiler hem de ilk kez İstanbul'da oluşturulan ve bir buçuk ayda otuz bine ulaşan 'Sandık Başındayız' ve 'Oy ve Ötesi' oluşumlarıyla büyük bir dinamizm kattılar seçime ve aldıkları sorumlulukla baş tacı oldular pek çok yerde. Eğer tüm bölgelerde çalışmalarına izin verilseydi sonuçlar çok daha güvenilir olabilirdi.

Ben bir İzmirli olarak 'İzmir Duruşu' değişmez, İstanbul'da bir oy bile önemli diyerek bu seçimde de 34 ü 35 e yeğledim. Olmadı, bu düzen böyle sürerse de adil bir sonuç almak pek olası değil. O denli fazla yedek oy pusulası çıktı ki torbalardan ve ayrıntı öylesine fazlaydı ki düzgün sonuç bildirme çok zordu.  

Gece ona doğru sonuçları bilgisayardan yükletip eve döndüğümde tarafsızlıkları gölgelenmiş sonuçlar ekranı kaplamıştı ve onca yorgunluktan sonra balkondakileri görmek PES'in ilk bulgularını açıkça tanıladı doğrusu. Sonra baş ağrısına karşı aldığım ilacın etkisiyle uyku ve yapılan haksızlıkları ya da dönüşen Türkiye'de alınan sonuçlar, değişen sonuçlar, itiraz edilen sonuçlar, sonuçlanamayan sonuçlar, Ankara'da YSK'nın önünde hak arayanlara sıkılan biber gazları, bol sulu TOMAlar, ölümlü yaralanmalı haberler...

Ne olursa olsun geçit vermiyoruz  olan bitene.Unutulmaz sözleriyle 'No Pasaran' diyoruz,




hatta istersek aynı adlı Atilla İlhan şiirini de okuyoruz. Doğan Kuban'ın yazdığı gibi Cumhuriyet tarihimizin son altmış dört yılı bir kaçı dışında hep sağ oy çoğunluğunda olsa da PESden kurtulmak zorundayız.    Çünkü bizden sonrakiler de şu güzel ülkenin daha uygar, daha özgürlükçü yanını görmeliler...    

20 Mart 2014 Perşembe

GÜNÜMÜZÜN EN YETKİLİ HAKARETLERİNDEN KAÇINMANIN EN ETKİLİ YOLLARI YA DA HOŞGELDİNİZ İZMİRLİLER

Başlık biraz uzun gibi ama bizim de sürecimiz çok etkilendiğim bir filmin adına (On İki Yıllık Esaret) benzer geliştiği için uygun düştü. Filmler, kitaplar, müzik, oyunlar, sergiler, bazı TV programları ve orantısız zeka esprileriyle sosyal medya eşittir yaşıyorsun tüm olan bitene karşın.

Geçen Pazardan beri yani  o şaka gibi İzmir mitinginden beri, gerek kendi açımdan, gerekse benzer düşünüp duyumsayanlar için sabrın sonuna gelindiğinin ayırdındayım. Çok dolduk, çok kahrolduk dedikçe her gün yeni bir yok etme ve dönüştürme savıyla algılamaktan yorulduk. 

İzmir mitinginde,''Hoşgeldiniz İzmirliler'' selamı en eğlendiğim bölümdü. Farklı sahil şehirlerinden alınmış fotolar ve gelenlere İzmirce sözcükleri benimsetme çabaları da. Ah, bir de Çeşme -İzmir yolunun üç saatlik bir süreye çıkarılması  da unutulmaz. 

İzmir'in efeleri ünlüdür ama İzmir'in imbatı gibi esen ve Çatalkayası'ndaki şimşekleri gibi çakıp gürleyen kadınları da sınır tanımaz haksızlıklara ve kısıtlanmaya. Ne yazık ki bazı zamanlar yanlış anlaşılır ya da yansıtılırlar.

Gencecik üç ölüm ve toprağa vermeden sonra hiç kimse hele anneler hakaret dinlememeli. Babalar sakinleştirirken hepimizi, en yetkili ağızdan ötekileştiren, öfke kusan sözler dökülmemeli... Çünkü sorumlu olduğu insanlar ve hele gençlerin gelecek için tertemiz düşler kurmaya çok gereksinimi var ve o düşler daha fazla kirlenmemeli...

Sakince oy verip, sandık başında görev yaparak bir şeyler değişeceğine inanıyor ve umutlanıyorsak;  şu on gün süresince  bol bol müzik dinleyelim, görmek istediğimiz filmleri seçelim, okumak istediğimiz bir kitabı okuyalım, güneşli havaları kaçırmayıp yürüyelim, tüm sevdiklerimizin sevgisinden, yaşama saygısından ve en önemlisi vicdanlarımızdan güç alıp sağlam duralım...  

11 Mart 2014 Salı

GÜLRU'YA VE BERKİN'E 11 MART MELEKLERİME


Bu gün iki meleğim oldu.Yedi yıldır andığım Gülru'ma bugün Berkin 'de katıldı. Gülru, ailemizin güzel sesli, tertemiz yürekli meleğiydi, sulara karıştı. Berkin, çoğumuz için evine ekmek almaya giden çocuğumuzdu, bir gaz fişeğiyle narin bir bedene dönüştü, bir umut çiçeği gibi nefes aldı, her nefesi umutları çoğalttı ta ki bu sabaha dek.

Gülru adındaki gül gibi güzel gülerdi, billur sesini her duyuşumda sevinçti yüreğimde. Çok sevdiği müzik aşkına iki yıldır başarıyla sürdürdüğü fakülte eğitimini bırakıp tekrar sınava girmiş, Gazi Üniversitesi Müzik Öğretmenliğini bitirip öğretmenliğe başlamıştı. Ve sonunda en çok istediği şan kariyerine başlamıştı. Antalya Devlet Opera Balesi kadrosuna girdiğinde hepimiz nasıl sevinmiştik ta ki 11 Mart 2007 günü o kötü haberi alana dek. 

En sevgili arkadaşı Ümran'la, Filiz'in  yeni aldığı arabayı kutlamak için çağırması üzerine pek de canı istemeden her yıl sahnesine çıktıkları Aspendos Tiyatrosu'nun yakınındaki Belkıs Göleti'ne yemeğe giderler. Filiz deniz bisikletine binmek ister. Gülruş, son telefonunu eder teyzeme. ''Kızlar deniz bisikletine binmek istiyor, çok gecikmeden döneriz.'' diyerek.

Deniz bisikletinin frenleri bozuktur,devrilir, göletin baraj kapakları açıktır ve tüm gazete başlıklarında 'Operacıların Ölümü' başlığıyla çıkan son haber. Gülru ve Ümran akıntıya kapılırlar, Filiz montunun bir dala takılmasıyla kurtulur. Ve Gülrucuğumuz, suyu, yüzmeyi çok seven canımız su perisi olur arkadaşı Ayça'nın müzikli masallarının kitabında yazdığı gibi...

Berkin, o kapkara kaşları, kömür gözleriyle hastane yatağında yatarken 15. yaşına basmasını çoğumuzun kutladığı Berkin, kalkamadı ayağa yavrum... Narin bir çiçekti o başına atılan gaz kapsülünden beri. Annesine kıyamamış, ekmek almaya çıkmıştı yoğun gaz saldırısından sonra. 

Tam 269 gün dayandı çocuk bedeni, 45 kiloluk bedeninden 29 kilosunun gittiğini 8 Mart günü kalbi durduğunda açıkladılar. Yine de atmaya devam etti yüreği bu sabaha dek. 
Ve işte Gezi şehitlerinin sekizincisi, en küçüğü uçurtmalı çocuk, ekmek almaya giden, o son fotoğrafında yalnızca kara kaşları  ve kömür gözleri kalmış gibi görünen çocuk bulutlara karıştı, her kötülükten uzak.

Geride kalanlardan, en yetkili, dün halini hatırını sordu ailesine, yani 268 gün sonra.  Polislere emir veren en yetkililerden biri başsağlığı diledi bugün 269 gün sonra. 

Yüreğinde insan sevgisi olan herkes Berkin'i çok sevdi, umut etti ve yürekleri yandı. BERKİN , GEZİ Direniş'inin en genç simgesi oldu, Ali İsmail Korkmaz, Mehmet Ayvalıtaş, Ethem Sarısülük, Abdullah Cömert, Ahmet Atakan, Medeni Yıldırım'dan sonra. Bir de polis şehidi vardı direnişin. Mustafa Sarı. Aldığı emirle Adana'da yürüyüşçüleri durdurmaya çalışırken üst geçitten düşen ve geride dört aylık hamile eşini bırakan...

Bundan sonrası mı?  Tüm yitirdiklerimizin anısından güç alarak temiz bir ülke düşüne doğru nefes almaya devam...

ÖDEMİŞ 'İN GÖLCÜK'Ü VE BİRGİ'SİNDE BİR HAFTA SONU

Bir hafta sonu güzel geçmişse dostlarla paylaşmak gerek diye düşünüp önce fotoğrafları sonra da yazımı yazsam dedim ve başladım. Bu kez de böyle olsun, Tire, Ödemiş, Gölcük, Birgi; hafta sonu nereye gitsek diye düşünenlere iyi bir seçenek olsun. 

Bu hafta sonu gezisi bizim İspanya gezisi grubumuzla yaptığımız gezilerden biri. Ekim ayında bir haftalık İspanya turumuzda iyi anlaştık ve sonra herkes farklı yakın rotalar önerdi Tire, Kaz Dağları, Urla derken sıra Ödemiş- Gölcük- Birgi gezisine geldi ki bu turumuz Nergis Hanım'ın düzenlemesiyle oldu. Hepimiz kendisine teşekkür ediyoruz.

Cumartesi sabahı İzmir'den çıkıp Bayındır üzerinden devam ettik. Yol üzerinde bir çay bahçesinde mola verdiğimizde seçim şarkıları karşıladı bizi. Çay ne denli taze ve güzelse MHP'nin Başkanının adını sürekli yinelediği ve sanki genel başkanın kendi sesiymiş gibi kulaklarımızı okşamayan sesi o denli kötüydü... Neden daha özenli hazırlanmaz seçim şarkıları ya da ne gerek var bu tür zevksizliklere diye çok düşündük doğrusu. 

Bayındır, çiçek üreticiliğiyle dünyada bilinir konuma geldi. Yol boyu çiçek bahçeleri ve seralarını görmek ferahlatıcıydı. Her ne kadar tümümüz gündemden hiç olmazsa hafta sonu  kaçmaya çalışsak da en ufak bir söz ya da görüntü hepimize ülkemizin içinde bulunduğu kaosu anımsattı durmaksızın.

Neyse ki Ödemiş'in 'Kadınlar Pazarı' tüm canlılığıyla bize de can verdi. Kadınlar Pazarı Cumartesi kurulan açık hava pazarının bir bölümü. Bir Tireli olarak ünlü Salı Pazarı Tire'ye bol tur ve turist getirdiği için rahatlıkla bizim hem kardeş hem rakip komşumuz Ödemiş'in bol emek üretimiyle sunulan pazarından söz edebilirim. Tire'nin ve Ödemiş'in yerel el sanatları benzeşir. Ancak Tire'nin keçe işleri ve Beledi dokumasına karşılık Ödemiş'in ham ipeği ve iğne oyası daha özgündür. Biz de Ödemiş İpek mağazasını bulduk ve kolay ayrılamadık doğrusu. Oradan sıra Ödemiş köftesi yemeye geldi. Dostol ve Kebapçı Hurşit en çok tanınanları.

Bu arada pazarcı kadınlar kadınlar gününün farkında bile değillerdi. Yaklaşan belediye seçimleri için aday politikacılar bol bol el sıkma yarışındaydılar ama kadınlar gününü kutlayanlarını görmedik. Sadece kadınların sağduyularının daha güçlü olduğunu ve bir önceki seçimlerde verdikleri oylardan pişmanlık duyduklarını söyleyebilirim. Bu arada o güzelim taze sebze meyve ve otlardan da alıp fotoğrafladıktan ve karnımızı doyurduktan sonra sıra Gölcük'e ulaşmaya geldi. 

Zeytinlikler ve daha sonra çamlıkların arasından tırmanan midibüsümüz bizi Gölcük'ün dinginliğine bıraktı. Kadınlar Gününde böyle sakin, sessiz ve doğanın kucağında, hemen gölün eteğinde sıcacık Gölcük Otelinde olmak öyle keyifliydi ki  tüm dostlarla yeni geziler paylaşmalıyız diye düşündüm. 
Hele grubumuzla köy kahvesinde kavrulmuş kestaneleri yerken sohbet etmek, yüzlerdeki gülümsemeler her şeye değerdi.

Otelin akşam menüsü tam bir Ege sofrasıydı. Otlar,












salatalar ve ünlü Bozdağ güveci lezizdi. Kahvaltı sunumu da Ödemiş'e özgü Tongül gözlemesi,türlü peynirler, lor ve çökelekle hazırlanmış kahvaltılıklar ve nefis nohut mayalı köy ekmeği ve simiti iştahla yendi.

Hafif bir yürüyüş ve otelin karşısındaki Peynirci Talip'den alınan bal, peynir,tereyağ ve kuru incir paketleri bagaja konduktan sonra Birgi'ye doğru yola çıktık. 

Yolda Aaa Tepesi'nin öyküsünü bir kez daha dinledik. Atatürk, çok sevdiği arkadaşlarından Ödemiş'li Şükrü Saraçoğlu'nun davetiyle Gölcük' gelmek ister. Ancak sağlığı bozulunca gelemez. İsmet İnönü'ye rica eder. O zamanlar dar ve çok virajlı yoldan tırmanıp da birden volkanik gölü gören İnönü bir anda 'aaa' diyerek hayrete düşer. Ve o günden sonra o seyir yeri ve gölün ilk görüldüğü yer aynı adla anılır. Geçen yıllar boyunca Ödemişlilerin koca doktorları Mustafa Bengisu  ve onu izleyenlerin gayretleriyle tüm yol bir çam ormanı gibidir, kesilen ve yok edilen ağaçlara inat edercesine... Unutmadan, çok yakında göl kıyısındaki oteller yıkılıyormuş. Tüm arkadaşlarım dönüşüm öncesi bir kez gelebilseler derim içtenlikle.  

İşte Ödemiş yetiştirdiği Cumhuriyet dönemi devlet adamlarıyla da Ödemiş'tir. Adlarını andığımız Saraçoğlu, Bengisu  ve daha sonra Alev Coşkun unutulmaz.

Birgi yıllardır turistlerin uğrak yeridir. Köy çok iyi korunmuştur ülkemiz ölçülerinde. Evleri, cumbaları fotoğraflamak için tekrar gitmek gerek. . Hele köy meydanındaki satıcılardan bir şeyler almadan, kahvesini içmeden ayrılmak olmaz.  Özellikle Çakır Ağa Konağı 18. yüzyıl Osmanlı yapıları arasında kalem işleri ve tavan süslemeleriyle seçkin bir yere sahiptir. Bir de iki hanımı için yaptırdığı İzmir ve İstanbul gravürleri görmeye değer.  

Konağın hemen yanındaki sokağın içindeki Andaç Evi'ni de görmenizi salık veririm. Hem çayınızı kahvenizi içer hem de öyküsünü dinlersiniz.

Bugün Türkiye yeni dönemeçler alırken ve o dönemecin sonunu göremezken, bir yandan haksız tutuklamalar sona eriyor diye sevinir öte yandan katillerin de salıverilmesine üzülürken işte böyle sakinlik ve sessizlik inanın iyi gelir ruhunuza.    

27 Şubat 2014 Perşembe

AŞK OLSUN SANA ÇOCUK

Aşk olsun sana çocuk yaşasaydı bugün tam altmış yedi yaşında olacaktı. Onunla hiç karşılaşmadım ama onunla büyüdüm, onun bakışlarındaki korkusuzluğu ve inandıklarından dönmemesini çok sevdim. Ve on beş yaşındayken onun için, arkadaşları için yazdığım ve sıkıyönetim dönemi diye  gizlediğim şiirlerimi ve güncelerimi bugün kütüphanemin en değerli yerinde tutmak da buruk bir mutluluk veriyor.

 O yıllarda tuttuğumuz güncelerde yolsuzluk haberleri bulunmazdı. Ama radyodan duyurulan arananlar listesi, Anayasa'nın  kaçıncı maddesini ihlal ettikleri işlenirdi beynimize. Çoğunluğu yirmili yaşlarının başındaki gencecik insanlar için idam kararları çıkardı durmaksızın. Meşhur 141. maddeyi öğrenmiştik on beşli yaşlarda. Bir muhtıra ile tüm yaşam değişmiş, nitelikli akademisyenler, sanatçılar sürgüne uğramışlar, basın susturulmuş ve düşünüp sorgulayan herkes içine kapanmıştı. 

Ve işte o günlerde kurban olarak seçilen on yedi siyasi suçlu idam edildiği halde Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan'ın adları hiç unutulmadı. Ve lider Deniz Gezmiş olduğu için adına onlarca şarkı bestelendi, yorumlandı, şiirler yazıldı, kitaplar basıldı. Ben Erdal Öz'ün yazdığı 'Gülünün Solduğu Akşam' ve 'Defterimde Kuş Sesleri' kitaplarından çok etkilenmiştim. 'Dar Ağacında Üç Fidan' dan da 

Ekim yetmiş birde verilen idam kararı beş Mayısı 6 Mayısa bağlayan gece infaz edildi. Belki sosyal medya yoktu ama duygu iletimi vardı. 6 Mayıs günü okula siyah kazaklarımızı giyerek gitmiştik. Ve millet meclisi üyelerine çok öfkeliydik, bu kararı onadıkları için. Sadece İsmet İnönü'nün karşı çıktığını biliyorduk. bugün bile düşünürüm Hıdırellez ateşinin yakılıp dileklerin tutulduğu bir günü niye böyle bir acıyla birleştirdiler diye.

O karara , üç fidanın ölüm kararına sorgulayan, düşünen herkes çok yandı. Hele üçe üç karşılaştırması sürekli yapıldı. Vatanı yapacakları devrimle kurtaracaklarına inanan gencecik insanların, hiç bir cana kıymadan yaşam haklarının ellerinden alınışı bir anlamda ülkenin kaderini değiştirdi. Neden derseniz müthiş bir kırılma yaşandı ülke tarihinde. Yürütmeye ve yargıya güven sarsıldı çünkü... Ve dokuz yıl sonra bir 12 Eylül sabahı bir kez daha tank sesleriyle uyandık. 

İşte bizim gençlik günlerimiz böyle toz duman içinde genç insanların ölümleriyle sarsılarak geçti gitti. Bol bol okuyup öğrenmeye, karşımızdakini dinleyerek anlamaya çalıştık hazımsız olmamak adına.

Üç fidanı her yıl andık. 'Hatırla Sevgili' dizisiyle, genç kuşağa tanıttığı için Tomris Giritlioğlu'na çok teşekkür ettik. 2012 On Kasımında Ankara'ya gittiğimizde 'Ulucanlar Cezaevi yeni müze olmuştu, orada her  yaşanan daha bir acıyla içimize işledi. 

Aralık on yediden beri her gün biraz daha bulanan, kirlenen bir gündemin içinde bu çok sevdiğimiz vatanda hep içimizde en genç günlerimizden kalan o saf idealizmle ayaktayız ve umutluyuz.