3 Şubat 2015 Salı

LODOS FIRTINASI EŞLİĞİNDE 15. YIL YEMEĞİMİZ

Bugün Mübadelenin 92. yılı ve birlikteliğimizin ve geleneksel buluşmalarımızın 15. yıl dönümünü kutladığımız 1 Şubat yemeğimizi yazmak için bilgisayarımın başına oturduğumda İz TV açıktı ve ekranda Nazım Alpman'ın hazırlayıp sunduğu 'Yakın Tarih' programında 26 Temmuz'da sonsuzluğa uğurladığımız vakfımızın kurucularından Atila Karaelmas görüntüde anlatıyordu Türkiye'nin 68 baharını.Yaşam böyle acı tatlı sürprizlerle doludur.  İki gün önce yemekte herkes onun yokluğunu duyumsarken yazının içine sesi ve görüntüsüyle katılıverdi. Lozan Mübadilleri Vakfı'nın  birlikteliği,ortak anıların paylaşılması, ortak öykülerin dostluğu değil midir? Yorucu ve günden güne katlanması zorlaşan ülke gerileşmesini bir kaç saat ya da gezilerimizde bir kaç gün için unutup  yalnızca dostluğun nefesiyle tazelendiğimiz buluşmalardır her biri.

Bu yılki yemeğimiz kolayca unutulmayacak lodos fırtınasına denk geldi. Vapurların çalışmadığı, tüm katılımcıların trafikte azimle çabalayıp ulaştığı Pazar akşamı, Modaspor Lokali'ne adım atınca rahatlanan bir buluşma oldu.

Açılış konuşmasını başkanımız Ümit İşler ve  genel sekreterimiz Sefer Güvenç yaptılar. Sefer Bey'den söz edince onun anılarını yazmadan olmaz. 

Büyük Marmara depreminden sonra 1999'da ilk yardımımıza koşanlar suyun öte yanındaki komşularımız olur. O günlerin sağlık bakanı 'yunan kanı istemeyiz' diye bir mesaj verince Sefer Bey'in kanı donar, çok etkilenir ve Yunanistan'a ilk ziyaretini yapar. Konuk olduğu yerlerde ilk kuşak Türkçe konuşmaktadır ve yerleşim bölgelerinin adları önlerine 'yeni' sözcüğü eklenmiş Anadolu topraklarından gelmektedir. Dönüşte mübadil çocukları olan arkadaşlarını arar ve Müfide Pekin, Füsun Çeliker, Atila Karaelmas ve Çağatay Yaylalı ile birlikte vakfın çatısını oluşturan 'Büyük Mübadele Çocukları Girişimi' bildirisine imzalarını atarlar. 25 Mayıs 2001'de tüm uğraşlardan sonra Vakıf kuruluşu resmileşir. O gün bugündür Sefer Bey ve Vakıf ayrılmaz ikilidir. Emeği geçenlerin hiç biri unutulmaz. Bugün kocaman bir aileysek hep onların gönüllü çalışmalarıdır nedeni.

Haydi yine yemeğe dönelim. Sahnede birinci kuşaktan Vedia Elgün ve Refia Çeliker hanımlar ve bilge çınarımız Lütfü Karadağ'ımız var. En genç mübadil torunlarından çiçeklerini alıyorlar. Hepimiz duyguluyuz. Vedia Hanım konuşma hazırlamış. Tüm coşkusuyla okuyor ve ben de sizinle paylaşmak üzere konuşmasını not ediyorum. 

''Sevgili Dostlar, Vakıf Arkadaşlarım, 
Yeni bir Mübadil buluşmasında tekrar beraberiz. Ne mutlu hepimize. Böyle güzel ve etkin bir vakfımız var. Geçtiğimiz yılı da başarı ve etkinlik dolu geçirdik. 
Türkiye Avrupa Birliğine giremedi ama vakfımız orada çok iyi tanınıyor. 
2014'de çok acı kayıplar da yaşadık. Vakfımızın kurucularından,kusursuz değerler sahibi Atila Karaelmas'ın kaybı hepimizi derin bir acıya boğdu. Kendisini sevgiyle ve hüzünle anıyoruz. 
Yeni yılın da ülkemiz ve vakfımız için başarı ve güzelliklerle dolu geçmesini diler, hepinizi sevgiyle selamlarım,benim canım dostlarım. 

Bu anlamlı konuşmadan sonra koromuz programda olmasa da dernek başkanımız Esat Ergelen'in isteğiyle 'Hey Onbeşli' türküsünü söyledi 15. buluşma ve gönülleri genç bilgelerimizin hatırına. 

Sıra 'Tatavla Keyfi' müziğiyle ruhumuzu, yemeklerle midelerimizi şenlendirmeye gelmişti. Bizim masa Şule ve (aylar sonra kavuştuğumuz) Lale kardeşler, Erşen bey, kuzenleri ve yaşça benden küçük ama mübadil kuşağı olarak (Osman Amcacığım Karaferye'de doğduğu için) benden büyük kuzenim Gonca'dan oluşuyordu. Hemen yanımda Ayla ablacığım, Aydın Ağabey ve çocukları, önümüzde Lütfü amcamız ve Gülgün ablanın dışında büyük ailesi,onların önünde Ergelenler, arkamızda İşler ailesi hep birlikteydik. Koro masasından biraz uzak kalsak da karşılıklı ziyaretlerle bu uzaklığı yakınlaştırdık. Gezi arkadaşlarımız Yurdanur hocam ve Saime hanımlarla da sohbet etmek iyi geldi. Yanımızda olmayan Özlem'in ve Şadan ablanın da kulaklarını çınlattık. 

Gözüm Çimen ablayı, Müfide ve Semra hanımı da aradı. Çünkü onlarsız vakıf buluşmaları hep eksik gelir bana. Hemşehrim Erol ağabey de yoktu. Biliyorum ki hepsinin de  katılamadıkları için bir nedenleri vardı. Buradan sevgilerimi iletiyorum. Çetin hocamıza gelince; bu yıl onun güzel sohbetinden ve fotoğraflarından yoksun kaldık. Beşiktaş'a kadar gelmiş deniz ulaşımının iptalinden ve köprü trafiğinin yoğunluğundan geri dönmek zorunda kalmış.  

Müzikle halaylar çektik, Lütfü amcam yoğun istek üzerine koronun öz grubuyla şarkılar söyledi. Fotoğraflar çektik. Sıra Ayşe'nin çabasıyla satılan piyango biletlerinin çekilişine geldi ve Sefer bey tarihin en hızlı çekilişini yaparak armağan kazanan numaraları açıkladı.

Ertesi sabah iş günü olduğu için bir yemeğimizin daha sonuna gelmiştik. Vedalaşmalar ve yeniden buluşma dilekleriyle yola koyulduk. Dönüş yolunu sormayın, vakfımızın çalışkan ve güler yüzlü sekreteri Ayşe ve eşi Altan komşucuğum Sula'yı, beni ve Oğuz hocayı arabalarına aldılar. İki saatte geçebildik karşıya. Bir kez daha teşekkür ediyorum. 

Ne diyelim, gelecek buluşmalarımız eksiksiz ve daha sakin bir hava durumunda gerçekleşsin. Ve çekilen acılar bir daha yaşanmasın, dostluğumuz hep sürsün.            

      

27 Ocak 2015 Salı

YİNE YENİDEN ÖĞRENCİYİM

Yeni bir yıla gireli tam yirmi yedi gün biterken blogumu açmak, ara verdiğim kırk günden sonra yeniden yazmaya başlamak heyecanlandırdı beni. İlk yarı yıl sınavlarını bitirmiş bir öğrencinin heyecanı gibi desem hiç yalan değil. Biricik oğlunun düğününden altı buçuk yıl sonra bir tanecik kızının da evlenmesini görmüş bir annenin mutluluğu desem, o da doğru. 

Haydi, başlayalım o zaman: Dünyaya solak gelişimden midir bilmem, hani o klişeleşmiş yaşam sıralamasından farklıdır bazı dizinler benim yaşamımda. 

Üniversite sınavına on yedi yaşında girdiğimde Türkiye'de üniversiteye giriş soruları çalındı ilk kez. ve bizim 8 Eylül'de ikinci kez girdiğimiz sınavda sonuçlar ancak Aralık başında açıklandı. Eh, ben yeni nişanlı bir kız olarak o zamanki adıyla Buca Eğitim Enstitüsü olan okulumun İngilizce Öğretmenliği Bölümü'nün bir buçuk aylık yatılı öğrencisiydim. Çok istediğim Hacettepe Üniversitesi Sosyoloji Bölümüne gitmek yerine babamın isteğiyle Buca'da kaldım. Bir yıl sonra evlenip Ankara'ya gidince okuluma tam dokuz yıl ara verip çıkan afla iki çocuk annesi olarak DEÜ  Eğitim Fakültesi olarak adlandırılmış Buca kampüsüne geri döndüm. Hemen her ders arasında henüz bir buçuk yaşında olan kızımı sormak için bakıcımızı ankesörlü telefondan arayarak geçen üç yıldan sonra Haziran döneminde sınıfımızdan mezun olan beş öğrenciden biriydim.

Dokuz yıl ara vermiştim ancak o uzun arada iki kez daha atakta bulundum. Milliyetçi Cephe Hükümetleri döneminde yine af çıkmış, ben okula teslim ettiğim belgelerimle okula dönmeyi beklerken, kağıtlarımın kaybolduğunu  öğrenmiş ve ne yazık ki hiç bir şikayette bulunamamıştım. Yine karanlık ve kanlı bir dönemdi seksen darbesi öncesi...

İçimdeki okuma aşkını söndüremeyince 81'de bir kez daha ÖYS'ye girip tek tercihim olan Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji Bölümü'nü kazandım bu kez. İngilizce yarım kaldı, Türk Edebiyatı'ndan mezun olurum diye düşündüm herhalde. Yine İzmir dışında oturduğumuz için üç hafta devam edip Osmanlıca sözcük yazmayı öğrenirken bir kez daha kaldı öğrencilik yaşamım.         

Neyse ben yine sonunda görebildiğim mezuniyet günlerine döneyim. Öğretmenlik için alan yeterlilik sınavı yapılırdı o yıllarda.Sınavı kazanan ilk yirmi beş öğrenci arasında olmama ve eş durumu belgelerime karşın tayinim Düzce Anadolu Ticaret Lisesi'ne çıktı. İlkokul beşinci sınıfa başlayan oğlum kolej ve Anadolu lisesi sınavlarına hazırlanıyordu, bırakıp gidemezdim. Tam o sırada Kıbrıslı arkadaşım Yeşim, Eylül döneminde mezun olduğu için memleketine dönmüş, bitirme belgesini almam için bana vekalet yollamıştı. Bölüm Başkanımızdan belgesini almaya gittiğimde benim tayinimin gelip gelmediğini sordu. Durumumu anlatınca çok üzüldü. Ne de olsa İngilizce-Türkçe çeviri derslerinin en devamlı, en çeviri sever ve dönemimin tek anne öğrencisiydim. Eşinin görev yaptığı İzmir Anadolu Ticaret Lisesinde İngilizce öğretmeni eksiği olduğunu ve bana yardımcı olacağını söyleyince dünyalar benim oldu. Hem onların büyük yardımı hem de benim tükenmeyen çabamla bir ay içinde yaşamımda unutulmaz izler bırakan sevgili öğrencilerimi bulacağım okulumda göreve başladım ve on yıl süresince bugün bayrağı devrettiğimiz bir çok meslektaşımızı yetiştirdik, mesleğinin ustaları olan ve ömür boyu dostluğumuzun süreceği zümre arkadaşlarımla.                            

Hep üniversitede ders verme düşüm vardı. British Council'ın sürekli çalıştaylarına katılırdım. Bir kezinde fakülteden arkadaşım Selami'yle karşılaştım. Çalıştığı DEÜ Yabancı Diller Yüksek Okulu'na okutman alınacağını söyledi. Arkadaşlarım emekli olmuşlar, zümre başkanlığı görevi bana verilmişti. Ama takım çalışmamızı çok arar olmuştum. Böylece büyük bir coşkuyla sınava girdim. Ancak yazma sınavında başlık atmayı unutunca elendim. Belki de çok kısa bir süre önce lösemiden yitirdiğim Yıldız arkadaşıma verdiğim sözü tutmam gerekiyordu. Çünkü benden son isteğiydi o yıl ATL'ye başlayan kızını okutmam.Böylece sevgili Başak da hazırlık sınıfını geçti benim yanımda ve yakınımda. İkinci kez sınav açıldığını duyunca hemen başvurdum. Gönlüm rahattı,  bu kez. Tam sınavdan bir gün önce eşim trafik kazası geçirdi. Arkadan çarpmışlardı arabasına ve doktoru geçirdiği sarsıntıdan ötürü 24 saat uyumaması gerektiğini söyledi. Tüm gecenin uykusuzluğuna karşın, geçen saatlerin sağlığında olumlu gelişmeler göstermesinin sevinci ve rahatlığıyla girdiğim sınavda meslek yaşamımın yeni ve en çok istediğim bölümüne başladım. Nasıl anlaştık, nasıl bir hevesle sarıldık derslerimize anlatmak zor. Ve yaşamımın beşizler dönemi başladı. Çünkü dostluk şansım çok açıktır. Önce sevgili partnerim, daha sonra diğer üçlüm ve aramızdan çok erken ayrılan Meralciğimizle birlikte on beş okutman çok mutlu neşeli ve akademik yönden verimli dönemler geçirdik. 

Türkiye dönüşürken, okulumuzda da yönetsel değişiklikler olumsuz yöne kaymaya başladı. Tıp Fakültesi koordinatörlüğü ve ders programı hazırlama komitesi görevleri  de yapıyordum değerli Mehmet Ali Yavuz ve Uğur Altunay hocalarımızın yönetiminde. Bir de DEÜ Vakfı İlköğretim Okulunun kuruluşunda gönüllü komisyon çalışmalarında. En yoğun yıllarımdı o sıralar. Bu kez kızım üniversite sınavlarına hazırlanırken Genel Dilbilim yüksek lisans programına başladım. Yedi öğrenci- öğretmendik sınıfta. Benim tez konum 'İslami Kadın Dergilerinde Kadına Yüklenen Anlamsal Roller' üzerineydi. Ve tam AKP iktidarı başlarken bitirdim. Biraz önce açıp sonuç bölümüne baktığımda tüylerim ürperdi. Dönüşümün kuramsal göstergeleri nasıl da yerleştirilmiş diye. Doktoraya başlayıp bu konuda devam etmeyi çok isterdim, isterdim de bazı hocalar fazla sorgulayanları sevmezlerdi o dönemde de...

 Kısa bir süre sonra Mehmet Ali ve Uğur Hocalarımız da YDY'den ayrılınca her şey birden çok farklılaştı. Galatasaray Üniversitesi'nin okutman aradığını öğrendim Mısır gezisinde karşılaştığımız tur arkadaşlarımızdan.

Ve final çok sevdiğim Boğaziçi'nin kıyısındaki o minik yerleşkede oldu. Emekli oluşumun üçüncü haftasında mesleğimi özlemeye başladım. Babam çok zor bir ameliyat geçirmişti çaresi tam bulunamayan hastalıktan. İzmir'e dönmem gerekiyordu. Yine de yalnızca üç yıl süren iyilik döneminde önce Kadir Has Üniversitesi, sonra İTÜ'de yaşamımın en güzel derslerini verdim diyebilirim. Çünkü yeniden öğrencilerime kavuşmanın coşkusunu yaşıyordum. Babacığımın hastalığı yinelenince her şey anlamını yitirdi uzun bir süre. 

Babamı sonsuzluğa uğurlayışımızdan yedi ay sonra canımın içi torunum katıldı aramıza. Ve babaanneliği öğrenmeye başladım. Arada GSÜ haftasonu kurslarında ders verdim ve iki yıl önce çok sevdiğim mesleğimi artık tümüyle gençlere bırakmaya hazır hissettim kendimi .

Ve bu yıl Eylül'de ilk göz ağrım Sosyoloji'de öğrenciliğe başladım. Tüm arkadaşlarıma öneririm. Anadolu Üniversitesi'nin ikinci üniversite programlarını. Kayıt ve kitap kuyrukları dışında yaşamımın en rahat öğrenciliği diyebilirim. Çünkü olgunluk döneminde yeni bilgilere kavuşmanın tadı bir başka. Ama benim öğrencilik dönemlerim hep hareketli ya; kural bozulmadı. Tam vizelere hazırlanırken kızımın yaşamında yeni dönem hazırlıkları ve yarıyıl sınavı öncesinde de evlenmesi çok tatlı anılar oldu. Ama azimli bir öğrenci olarak ilk dönemi başarıyla atlattım. Umarım sakince mezuniyetimi de görürüz hep birlikte.

Bu arada öğrencilik karanlık dönemlerin bir umut ışığı gibi. Toplumbilim öğrenirken sabretmeyi de daha kolay başarıyorum sanki...            

       

18 Aralık 2014 Perşembe

BABAANNEM

Babaannemi yazmak ailenin en güçlü kadının anlatmak, mübadeleyi anımsamak, çocukluğumu çağırmak ve zor zamanlarda onu düşünüp güç almaktır. 

Karaferye'de doğmuş babaannem. Bir ablası ve dört kızkardeşi ve ailenin en küçüğü bir erkek kardeşiyle,anneleri Leyla Hanım ve babaları İbrahim Bey'le büyük bir aileymişler. Behçet Dayımız Kozacı soy adını aldığına göre ailenin ipekçilikle uğraştığını varsayalım. Ne yazık ki babaları genç yaşta vefat eder. Büyük abla Necmiye hanım, (benim 'Masalcı Teyzemiz' yazımda anlattığım) yardımcı olur Leyla Hanım'a. Kızkardeşler, Fatma, Atiye, Faika, Emine, Rukiye dikiş nakışla uğraşmayı severler. Necmiye Hanımın evlenmiştir. Sıra babaannem Fatma Hanıma gelir. Karaferye'nin Çermen mahallesinin varlıklı ailelerinden Edip Ağa'nın oğlu Şükrü Bey'e isterler. Babanın sağlığında onay çıkmaz. Edip ağa çevresinde geçimsizliğiyle bilinir çünkü. İbrahim bey'in vefatından sonra yeniden isterler Şükrü dedeme babaannemi. Bu kez razı olur Leyla Hanım.


Sevgili  Osman Amcam 1920 doğumlu olduğuna göre yıl 1918- 1919 olmalı. Edip Ağa'nın durumu gayet iyi. Saat kulesinin yanındaki konağına gelin gider Fatma Hanım. Dedem Şükrü Bey, çok narin yapılıdır. Babaannemi çok sever aile. İlk bir iki yıl rahat geçer. Osman Amcam ve ardından ikinci oğulları İbrahim doğar. Ne yazık ki zor zamanlar başlamış, iyi komşuluklar geride kalmıştır. Üstüne Bulgar çetelerinin baskını da ortaya çıkmıştır. 

Mübadele kararından sonra konaklarını paylaşmak zorunda kalırlar ve Edip Ağa bu eziyete dayanamaz, Konağı terk etmelerinden hemen önce babaannemden süt getirmesini ister ve sütünü içip daldığı uykudan uyanamaz. İsteği olmuş, bedeni doğduğu topraklarda kalmıştır. Dedem ve babaannem daha güvenli diye mübadele yoluna çıkmadan son haftaları Leyla Hanım'ın evinde geçirirler. Trenle Selanik Limanı'na gelirler. Babaannem yola çıkış sıralarını beklerken ailenin ilk kızı Muzaffer dünyaya gelir. 

Gemi yolculuğunda, kaptan lohusa babaanneme kamara verir. Ve  yeni vatanlarına ayak basınca Karaferyeye çok benzediğini duydukları Tireyi seçerler. 


Tire'de ellerindeki onca tapuya karşın yerleşmeleri çok uzun süre alır. Bir ay Kaptanoğlu Mağazası diye bilinen tüm mübadillerin bekletildiği soğuk ve nemli yerde kalırlar. O sürede hem iki yaşındaki İbrahim hem de bebek Muzaffer'i hastalıktan kurtaramaz, kaybederler. 


Onca üzüntüden sonra evlerine kavuşurlar. Konakları, hizmetkarları, çiftlikleri  uzak ve güzel bir hayaldir artık. Ellerine 'Koca Han'ın sekizde yedi tapusu verilir sadece. 

Babaannem güçlü olmak zorundadır. Dedem hiç bir şekilde alışamamıştır yeni durumlarına. eski günlerin özlemiyle yaşamaktadır. 'Hancı Fatmanım' olmuştur Tire'de Edip Bey'in çok sevdiği ve güvendiği gelini. Ah, bir de kasabanın yerli halkının ilk yıllardaki küçümseyen bakışları daha da arttırır hasretlerini. 

Aradan tam dokuz yıl geçer ve babannemin yitirdiği çocuklarının acısı biraz olsun küllendikten sonra sırasıyla, Necdet Amcam, canım babam, Hikmet Amcam ve halam dünyaya gelir. Benim becerikli ve güçlü babaannem, ciddiyeti ve disipliniyle herkesin saygısını kazanmıştır. çocuklarına bakacak yardımcıları da vardır. 


Yüzünde gülümsemesi azalmış, herkesin sorumluluğunu üstüne almıştır. Ailenin en büyük çocuğu Osman Amcam okumayı aklına koymuştur. Ama babaannem işleri ona bırakmayı planladığı için izin vermez. Bir at arabasına atladığı gibi Buca Ortaokulu'na gider,amcacığım. Ve Atatürk Lisesi'ni de üstün dereceyle bitirip, parlak matematik zekasıyla İTÜ İnşaat Fakültesinden mezun olur.


Sıra Necdet Amcam'da ve babamdadır. Babacığım Tire Ortaokulu'nu üç yıl üstüste iftiharla geçip Maarif Vekaleti'nin hazırladığı İftihar Kitabında yer almasına karşın, okuma hakkını Necdet Amcama verir. Ve handa babaannemin daha fazla çalışmasını istemez. En küçük amcam küçüklüğünde ağır bir böbrek ameliyatı geçirdiği için babaannem onu kaybetme korkusunu yaşar sürekli. ve Necdet Amcam Çapa Tıp fakültesi'ne Hikmet Amcam da onun koruması altında Diş Hekimliğini seçer. 


Babam, babaannem ve dedem, Osman Amcamın planını çizdiği Tire'nin en modern otelinin ve hemen yanındaki evin sahibidirler 50'li yılların başında. Halam dört ağabeyin baskısıyla Tire'de lise olmadığı için evde babaanneme yardımcı olur. Necdet ve Hikmet Amcam uzmanlıkları için bir süre İkinci Dünya Savaşı sonrası Almanyasında, Hamburg'da eğitimlerine devam ederler.


O yıllarda babamın askerlik görevi gelmiş ve aynı yıllarda Türkiye Cumhuriyet'i Kore'ye asker göndermeye başlamıştır. Babamı çok seven komutanı, onu yazıcısı olarak tutmuş ve belki de Kunuri Faciasından kurtarmıştır. 


Evin en yakışıklı oğlu askerden dönüp kurduğu otelde işlerine devam eder, boş zaman buldukça da futbol oynar ve motorsikletine biner. Babaannem ve dedem, Osman Amcamı nerdeyse on yıl önce,Kavalalı Köseoğlu ailesinin güzel ve alımlı kızı Nihal yengemle evlendirmiş hatta ilk iki erkek torunları Edip ve Zafer'e kavuşmuşlardır. Halam da babamın arkadaşlarından Ispartalı Keresteci ailesinden Süleyman Eniştemle evlenmiştir. Sıra babama gelmiştir. Babaannem  ve dedem bu kez Karaferye'den uzak akrabaları olan Şuşut ailesinin büyük kızı, güzeller güzeli anneciğimi isterler gelin olarak. Annem için yazdığım blog yazımda anlattığım gibi anneciğim, İzmir Kız Lisesindeki öğrenciliğini babasının dileğiyle bırakır ve babamla nişanlanır. Genç çift, annemin amcasının deyişiyle '' Ancak yedi yılda bir sizin gibi uyumlu bir çift bir araya gelir.'' sözlerine yakışan bir yuva kurar ve tam 55 yıl boyunca aynen ilk günlerindeki gibi bir aşk ve anlayışla sürdürürler, babacığımın son nefesine dek.Bu arada unutmamakta yarar var. Annemle babamın düğünü Tire'nin bugün Kent Müzesi olan Belediye Salonunda yapılan ilk düğündür. bir hafta sonra da babamın ömür boyu sevgili arkadaşı Ayhan Gülcüoğlu evlenir Güler Uğurbil'le aynı salonda.


Babaannem ve dedem halamın ilk bebeği İbrahim'le üçüncü erkek torunlarına da sahip olmuşlardır bu arada. Eh, sıra bendedir şimdi. Ailenin ilk kız torunu gelince herkes çok sevinir. Özellikle Şükrü dedem hep Yançister'deki  çiftliğinin özlemini gidermek istercesine 'Çiftliğim geldi.' diye severmiş.

Ne yazık ki yalnızca yedi ay sonra dedem vefat etmiş. 

Belleğimde  kalan bu çiftlik sözcüğü ve yedi yaşındayken kaybettiğim anne dedemin çocukluk anılarımın en güzellerinden olan o kocaman, bereketli ve tüm Tirenin bildiği sebze- meyve bahçesi yüreğimde müthiş bir toprak ve doğa sevgisi yeşertmiş herhalde. Umarım bir gün küçük de olsa birkaç zeytin, bir kaç meyve ağacı ve biraz da sebze yetiştirebileceğim bir bahçem olur.


Neyse, artık benim babaanneli yıllarımı anlatabilirim. Gezmeyi, sinemayı çok seven babaanneciğim. Her zaman tertemiz, düzenli giyinen babaannem. Gardırobunda iki türlü sıralardı elbiselerini, dikiliş yıllarına göre. Evin içinde de hep ipekli ve yünlü giyerdi. En yeniler gezmeye,diğerleri evdeyken. Düğmeler bile özenle seçilirdi o yıllarda. Saçını hep enseden küçük bir simit topuz yapardı. Ancak son yıllarında iğne oyalı bir yemeni takar onu da Balkan usulü bağlardı. Gezmeye giderken ipek eşarbını takardı. 


Benim görevimdi yakında oturan kız kardeşleri Atiye ve Rukiye Teyzelere gideceği zaman haber vermek. Kapıyı çalar, seslenirdim. ''Atiye Teyze, Bir maniniz yoksa, babaannem size gelecek.'' Bu kız kardeş buluşmalarından başımda bir yara izi de kalmıştır, eh, sohbetler koyulaşınca,olur böyle kazalar. 


Masalcı Teyzemiz, İstanbul'dan gelecekti. Parka gitmiştik otobüsü beklemek için. Söke'den gelen Emine kardeşleri, Atiye Teyzem ve babaannem konuşmaya dalmışlar, annemin işlediği keten boy önlüğü ve altındaki mavi elbisemle üç- dört yaşlarındaki bendeniz parkın bankının tahtaları arasından kayıp başımı betondan çite vurunca akan kandan telaşlanıp tütün basmışlardı yaraya ilk müdahale. Sonra da en yakın eczanede bandaj. Tütün basmak bugün pek anımsanmaz. O yıllarda saf memleket tütünü kullanıldığı için ilk yardımda malzemesiymiş demek. 


Dört yaşım biterken ailemize çok zor bir doğumla dünyaya gelen biricik kız kardeşim katıldı. Babaannem ve anneannemin adı Fatma verildi. Ama, o bizim Fatoşumuz oldu resmi kullanımı dışında. Zaten Fatma değil Fatoş yakıştı hep ona hiç değişmeyen o bebek yüzüne. Babaannemse adı konduğundan mı, yaşama zor tutunduğundan mu bilemem, başka türlü bağlandı üçüncü kız torununa. Hiç kimseyi nazlamadığı kadar nazladı. Bu benim abla görüşüm değil, tüm ailenin dile getirdiği görüştür ayrıca. 


İşte burada, Fatoşcuğumla dinlediğimiz babaanne masallarını anımsarım. Babaanneyle aynı evde yaşamanın en güzel yanıydı her akşam uykudan önce masal dinlemek. ne güzel anlatırdı tüm masalları. Sonra da öğrettiği kısacık duaları yineler, saf çocuk uykularımıza dalardık.


Babaannemden öğrenmiştik, 'Ankara'nın taşına bak, gözlerimin yaşına bak' marşını ve Selanik türkülerini. Keyifli olduğunda söyler ve Atatürk'e çok şey borçlu olduğumuzu, özgürlüğe onun sayesinde kavuştuklarını sürekli yinelerdi. Doğdukları topraklardan kopsalar da esaretin acısını bildiği için çok değerliydi Atatürk'ümüz.


Babaannem her yıl bir kaç ay İstanbul'a gider, Necdet ve Hikmet Amcamlarda kalırdı. Hiç unutmam, Migros'u ilk kez ondan duymuştuk. ''Bilir misiniz, İstanbul'da kapımızın önüne gelir gezici bakkal arabası. Her şeyimizi oradan alırız.'' diye farkında olmadan Türkiye'nin ilk süpermarketinin reklamını yapardı.


Mübadil olmasına karşın Rumca bilmezdi. Yalnızca geniş zamanı bolca kullanırdı. Bir kaç özel sesletimi vardı ama çok fark edilmezdi.Yıllar sonra Lozan Mübadilleri Vakfının araştırmalarında ya da konuşmalarında bunun nedeninin Karaferye'nin Türk nüfusunun çoğunlukta olmasından kaynaklandığını anladım. Çünkü evimizin mutfağından hanın avlularına çıktığımda hemen yanımızdaki iki odanın sakinleri Giritli Nine ve kızı Zehra Nine hep Rumca konuşurlardı aralarında. 'Kopela' ve 'Okso' diye seslenirlerdi diğer çocuklara. Ah, öğrensem ne güzel olurmuş onlardan bir dil daha.


Babaannem ve annemin mutfağı tümüyle Rumeli lezzetiydi. önceleri babaannemin daha sonra annemin daha büyük bir incelikte açtığı patlıcanlı, kıymalı kol böreklerinin,etli yaprak sarmalarının, Elbasan tavanın,kadayıf sarmanın,içi muhallebili muska böreklerin tadı damağımdadır. Ama yetmişli yaşlarından sonra babaannem akşam yemeklerinde sadece çorba içerek sağlığını korudu.Yine de sevgili Fatoşuyla ikili olarak bol bol ayçiçeği çekirdeği yerlerdi.    


Çocukluğumda kuskus, tarhana,erişte, salça yapılır, saklanırdı. Salça, şimdi antika diye satılan o büyük memleketten getirilmiş seramik tabaklarda güneşe çıkarılırdı. Karaferye anısı büyük deri sandık çocukluk evimin tavan arasındaydı. Bir de kırmızı renkli memleketten gelen yün battaniye, lacivert çini soba, pirinç mangal,incecik dokunmuş halılar,yeşil billur camdan reçel takımları bugün bile gözümün önünde.


 O yıllarda her evde pek bulunmayan buzdolabı bizde vardı. Babaannem bir gün aceleyle su yerine rakı şişesini alınca ve içince nasıl söylenmişse, ben de onun etkisinde kalıp elli yaşına gelene dek yalnızca şarap içtim içki olarak. Neyse ki son yıllarda bu hatadan kurtuldum.


 Yetmişli yılların ortalarında Çeşme Boyalık Sitesinde yazlık evimiz olmuştu. Aynı sitede Hikmet Amcam da ev almıştı. Oğlumun doğumundan altı yaşına dek yazları o büyük aile ortamında geçti. Babaannem hem yeğenlerimin sorumluluğunu alır hem de Barış'ı da görmenin tadını çıkarırdı. 


Kızım Başak doğduğunda, babaannem doksan yaşına gelmişti. '' kızın becerikli olacak, yaptığını yakıştıracak.'' demişti ilk kucağına aldığında. Hep dualarında tekrarladığı  ''Akıl sağlığımı bozmadan al emanetini.'' tümcesine uygun pırıl pırıl belleğiyle yaşadı doksan altı yaşına dek. 


Bir gün kemikleri ona ihanet etti ve düştü. Kalça kemiği kırıldı ve yatağa bağlandı. Tüm yaşamı boyunca geçirdiği hafif bir cilt kanseri dışında hiç ameliyat geçirmeden ve hep çocuklarından,kardeşlerinden saygı görerek yaşadı.


Yatağa bağlanmak onun güçlü duruşuna hiç yakışmadı ve ilk kez, yaratana, ''Al artık emanetini'' diye yakardı ve sonsuzluğa kavuştu çok geçmeden. O gidince sanki koca bir çınar devrildi, çocukluğumun anılarının büyük bir bölümünü de götürse de yanında,hepimize genetik olarak bıraktığı disiplini, azmi ve yaşama bağlılığının izleriyle güç veriyor her an.         






17 Aralık 2014 Çarşamba

DAYANMAK MASUM ÇOCUKLAR İÇİN

Merhaba, sevgili blogum,

Bugün tam bir ay olmuş sana içimi dökmeyeli. Ne zaman böylesine uzun ara versem, şu artık tanıyamadığım, yabancılaştığım ülkede sürekli eksilen ve yerine konanlarla ilgili dertlenmişimdir. Kutular, şura, çArşı, kriz, cemaat, çocuk katliamı,ağaçlar ve insanlar  diye başlasam...

Şura, sözcüğü Arapça kökenli ve Kuran'da da geçiyor. aslında ilk kez 15 Temmuz 1921'de TBMM hükümetinin kuruluşundan sonra Mustafa Kemal'in başkanlığında   Maarif Kongresi olarak toplanıyor ve ilköğretimle orta öğretimin düzenlenmesi konusunda kararlar alınıyor. Daha sonraları da 1926'ya dek Heyet-i İlmiye adıyla bu toplantılar sürüyor. Atatürk'ün vefatından sonra 'eğitim Şurası' adıyla toplantılar yapılıyor.Ve bildiğimiz gibi Milli Eğitim burada alınan kararlara göre düzenleniyor. 

Bu yılki şura kadar geriye dönük ve laiklikten uzak, bilimden uzak yoğunlaştırılmiş sonuçlar hiç bir zaman çıkmadı ortaya. Eğitime, bilime ve çağdaş bilgiye gönül vermiş biri olarak etkilenmemek olanaksız. Tek umudum, yetiştirdiğimiz pırıl pırıl öğrencilerimizin ve mesleğimizi devralmış çocuklarımızın her tür karanlığa karşın çağdaşlıktan vazgeçmeyeceklerine ve çocuklarını yetiştiren genç annelerin babaların sessizce de olsa bilimin yolundan ayrılmayacakları yolundaki inancım. 

Kutuların birinci yıl dönümü bugün. Artık onların toplumsal belleğimizde farklı bir algısı var. Belki bugün tarihin derinliklerine yollanmış gibi görünüyor. bir yılda zaman aşımıyla her şey sonlandırılıyor da, bazı zamanlar gelecek günler geçmişini de sorar, unutmayalım.

Cemaat, Zaman ve erk ortaklığı da unutuldu ve yeni duvarlar yapılandırıldı. Onlar uğraşadursun; bizim çArşı'mız var. Adliye saray'larının çevresini bile renklendiren kalabalığımız var. 82 yaşındaki nineden 15 yaşındaki gence dek, herkesn birlikte umut türküleri söylediği, hukuk tarihine geçen, bir taraftar grubunun ömür boyu tutsaklıkla yargılandığı davalarımız var.

Bu nice uygarlığın yeşerdiği kadim topraklardaki beton çılgınlığına artık hiç bir uzman meslek odasının karışamadığı yeni yönergelerimiz de var. Ekonominin yalnızca beton bloklarla canlandığı, her gün yeni işçi ölümlerini kanıksattıkları bloklarlarla tarihe geçmek de var.

Basın özgürlüğüne kocaman bir kilit vurulmuş, imalarla, sezgilerle, satır aralarını okuyarak bilgilendiğimiz haberler, yazılar, gün ve gece rahat uyuyalım diye her televizyon kanalında izlediğimiz bol dizili, bol eğlenceli programlarımız da var.

Devlet tiyatrosu sanatçılarımız bulabildikleri salonlarda izin verilen oyunlarda ya da oyunlarının giysileriyle karşılama törenlerinde...

Bizim topraklar böyle de diğer benzer topraklar sakin mi derseniz; dün insanlıktan bir zerre almamış yaratıklar resmi verilere göre 141 çocuğu ve öğretmenlerini katlettiler  okulda, Pakistan'da.

Tüm bu acılara, kin güdücülüğe, sevgisizliğe, bağnazlığa karşı daha güçlü olmak gerek. İnadına dayanmak, inadına insanım diyebilmek her geçen gün çok daha değerli. Dünyaya gözlerini yeni açan masum çocuklara bırakacağız her şeyimizi...  

         

     





       

17 Kasım 2014 Pazartesi

TARİH NASIL DEĞİŞTİRİLİR

Gündemin değişmesi üzerine yazmak istemiyorum derken tarihin değiştiğini okuyunca tüm kararlığımdan vazgeçtim. Eh, her faniye nasip olmazdı böylesine önemli olayları yaşamak. 

Günümüz Türkiyesi'nde aklı tutulan vatandaşlar olarak, sürekli biber pardon haber gazlarına alışmıştık kendi toprağımızda. İnsanlar, ağaçlar, eğitim, ekonomi, hukuk, sanat,kültür ardı ardına devrilen kağıt desteleri gibiydi. Ama sıra tarihin değişmesine ve neredeyse vahiy yoluyla yeni cami yakıştırmaları, gitmesek de görmesek de, düşlerimizdeki son kalenin içine yapılsa iyi olur denince şaşırmamaya and içmiştik ama yine ağzımız açık kaldı.

Halbuki ne güzel bir hafta geçirmiştim. Kendi dramamda, Kitap Fuarı, Çağdaş Sanat Fuarı koridorlarında geziyor, ruhumu arındırıyordum. 

Üç haftada Kerbela, Kalp Düğümü ve Bir Delinin Hatıra Defteri gibi nitelikli oyunlar izlemiş, güzel dinletilerin notalarında dolaşmıştım. Bu ruh dinginliği umutsuzluğumu umuda döndürmüş, güneşin sofralarına ne olursa olsun ulaşacağız düşlerime kavuşmuştum. 

Haberleri bağzı seslerin konuşmasına dayanamayıp dinlemediğimden okumakta da geç kalabiliyordum. O akşam Interstellar- Yıldızlar Arası filminin geleceğe yönelik kaygılarına ve çocukluğumun Jules Verne romanlarından gelen bilim kurgu sempatisiyle dalmış ve gözümü kırpmadan izlemiştim. 

Uykudan önce alışkanlığım olan sosyal medya iletilerine bakınca Gezi kuşağının orantısız zeka yüklü tümceleri beni günümüze ışık hızında döndürdü. Haydi bir kaç tanesini yazayım da blogumda da bulunsun:

_Küba'ya cami yapmaya git de direniş nasıl olurmuş görürsün.
_Ha ha ha, Fidel'e de takke.
_Che Guevera da Küba'daki Havana İmam Hatip lisesi'nden mezunmuş.
_ Türkiye'de camiye ayakkabıyla gienler out, Küba'da camiye puroyla girenler in.

Bizim çocuklar Küba'da cami hayalini trend topic yapmışlardı. Ancak ertesi sabah İspanya'dan gelen kınama haberlerini ve akademisyen görüşlerini okuduğumda asıl haberin Amerika'nın keşfi olduğu kocaman bir kaya gibi çarptı başıma. 

Ülkemizde tarih kitaplarının ilk sayfaları daha 10 Ağustos seçimlerinden önce değiştirilip basılmıştı. Amerika kıtasının keşfi de rahatça değiştirilirdi. Eğitimci benliğim hemen yurt dışı sınavlara girecek öğrencilerin derdine düştü. Sonra teselli nedeni buldum. Onca sorunun içinde bir geçersiz yanıt da verilse bir şey değişmezdi canım.

Zaten biz seksenlerden beri 'Alışırsınız' denilerek nelere alıştırılmıştık. Bu söylem de tarihsel bir eklentiydi, o kadar. 

Unutmayalım ki zararlı alışkanlıklarımızdan kurtulmak da mümkün. Reçetesi de çok basit: SORGULAMAK.

Sorgulamayı öğrenirsek, bizler bu masallarla uyutulurken arka planda neler satılmış anında anlarız. 



   

16 Kasım 2014 Pazar

GÜMÜLCİNELİ KÜÇÜK ALİ AİLESİNİ BİR DAHA HİÇ GÖRMEDİ

Ali tren istasyonlarını hiç sevmezdi. İstasyonlar ayrılık ve kavuşmadır aslında. Ali içinse yalnızca ayrılık.Maviş gözlü küçücük çocuk Tuzla tren istasyonunda bırakıldı ve o anda bedeni minik olsa da ruhu birden yaşlandı. 

Bu bir mübadele öyküsü. Hani Lozan Mübadilleri Vakfı'nın temeli olan ''Çekilen acılar bir daha yaşanmasın'' ilkesinin en acı örneklerinden. 

1924 yılında Tuzla İstasyonu'nda mübadil kafilelerinin kalabalığındayız. Gümülcine'den gelen Zehra Hanım, genç yaşta eşi Hüseyin'i kaybetmesinin üzerine bir de mübadele kararının çıkmasıyla sinirleri yıpranmış, yorucu yolculuğun sonucunda perişan düşmüştür. Yanında henüz 17 yaşındaki yeni evli kızı, damadı, 13 yaşlarındaki büyük oğlu ve henüz okula başlamamış altı- yedi yaşlarındaki küçük oğlu Ali ile öyle çaresizdir ki halini gören istasyon şefinin ''İsterseniz bu küçücük çocuğu da peşinizden sürüklemeyin. Benim hali vakti yerinde  akrabalarım var. Onlar Ali'ye iyi bakarlar.'', önerisini bir anda kabul eder ve bırakır oğulcuğunu. 

Ali tutar, istasyon şefinin elinden, İstanbul'da eskiden sarayın saraç başı olan yeni ailesine giderler. Ve bir daha kendi ailesini hiç göremez, hiç haber alamaz.

Ali'nin yeni ailesi ona iyi bakar. Evin babasının  Mercan , Uzun Çarşı'da işliği vardır. Ali'nin ustası olur ve onu iyi yetiştirir. Ali durumunu kabulenmiştir. Tek üzüntüsü evin çocukları okula giderken onun gönderilmeyişidir. Kendi kendine öğrenir okuma yazmayı. Ustasıyla en güzel zamanları, tatil günlerinde, sabahın erken saatlerinde, birlikte Belgrad Ormanları'na gidip bülbüllerin seslerini dinlemeleridir. 

Yıllar geçer. Ali iyi bir saraç olmuş, atlarına koşum takımları yaptıranlar onu aramaya başlamışlardır. Ekonomik durumu zora giren, oturdukları konağı elinden çıkaran ustasına daha fazla yük olmak istemez. Kendi kanatlarıyla uçmak ister. Uzunçarşı'nın ufak tefek, maviş Ali'sini sevmeyen yoktur. Zaten soyadı yasası çıktığında da o yüzden'Küçük' olur isteği. Daha önce başkaları aldığı için seçimini 'Çokküçük' olarak yapar. 

Tanıdıklarının araya girmesiyle İstanbullu Muazzez Hanımla evlenir. Muazzez Hanımın daha önceki evliliğinden iki yaşlarında Olcay isimli bir kızı vardır. Çiftin Mete, Mine ve Hüseyin adını koydukları üç çocukları olur. Muazzez  Hanım eşi gibi mavi gözlü ancak uzun boylu bir hanımdır. Öyle ki eşiyle ayakkabı numaraları aynıdır. 

Ali Usta çok iyi kalpli, acıların olgunlaştırdığı bir insan olarak, hiç kimse hakkında tek kötü söz söylemeden yaşadı 96 yaşına dek. Geleneksel babalardandı.Çocuklarını çok sevdi ama sevgisini ulu orta göstermeyi sevmezdi.   Ustasını hiç unutmadı. Büyükçekmece'ye taşınmışlar orada da yakın olmuşlardı. Ziyaretlerini hiç aksatmadı. 

Yaşamının son bir yılında artık pek bir şeyin farkında değildi. Hep doğduğu toprakları özledi ama bir kez daha göremeden ayrıldı bu dünyadan.

Çocuklarından, Mete'nin Tünel'deki iş yerine yıllar sonra bir gün bir müşteri gelir. Uzun bir süre önce Türkiye'den göç etmiş Musevi ailelerden birinin oğludur. Sohbet ederlerken, babasının eskiden Uzun Çarşı'da çalıştığını ve çocukluğunda babasının yanına gittiğinde, orada Ali Amca diye birinin onu çok sevdiğini ve Ali Amcasını çok özlediğini söyler. Ve anlar ki Ali Amcasını göremese de oğluyla sohbet etmektedir. 

Işıklar içinde yat Ali Amca. Belki bu yazıyı okuyan bir akraban çıkar da yıllar sonra çocuklarınız, torunlarınız kavuşur. 

Öykünü bana anlatan, seni çok seven ve özleyen lise arkadaşım sevgili Necla Çokküçük'e çok teşekkürler. 

10 Kasım 2014 Pazartesi

10 KASIM 2014 TÜRKİYE'NİN HAL VE GİDİŞ NOTLARINDAN

Bu başlığı atmak doğaçlama oldu ama yazmaya gelince... Aslında hiç düşünmeme gerek yok. Yalnızca okuduğum haberlerden örnekler vereceğim; son günlerin ya da diyelim bir iki haftanın gidişinden.

İlk haber Genelkurmay Başkanlığından geliyor: 10 Kasım'da bu yıl ilk kez ''Asaletini, zarafetini, bilgeliğini... Seni Özledik'' ifadesine yer verildi. Halbuki şimdiye dek ya ''Özlemle anıyoruz'' ya da ''Emanetini daima taşıyacağız'' tümceleri yer alıyordu. Dikkatimi çeken yazım kurallarımızda okuyucunun hayaline bırakılan veya anlamı güçlendirmek için kullanılan üç noktanın (...) -bilgeliğinden sonra cümleciğine eklenmesiydi. Diğer afişlerinde de ilk kez bu yıl '' Mustafa Kemal, Sizsiniz, Hepinizsiniz'' ve ''Bizimle Bizde Yaşıyorsun''diye yazıldı...  

Atamızı anarken bir haber daha okuduk. Atatürk Orman Çiftliği bundan böyle kentsel dönüşüm içine alınmış. Daha rahat davranıp 1000 odalının yanına diğer çok odalıları da eklerler.

Son haftalarda içimizi yakan Ermenek'te karanın içine dolan suyun içinde kalan maden işçileri, gündeliğe giden tarım işçilerinin acı sonları, canlarına verilmeyen değerdi. İşçi ölümleri bu denli hızla artınca artık TMMOB'nin vize ve onay yetkilerinin Gezi olaylarından hemen sonra ellerinden alınması geliyor. Bir yılı aşkın bir süredir bu yetkiler Çevre ve Şehircilik Bakanlığında.

Soma Yırcalı'da termik santral bahanesiyle 6000 zeytin ağacı bir çırpıda çırpı oldu. Köy halkının tüm direnişi hiç dikkate alınmadı aynen Validebağ Korusu direnişinde olduğu gibi. Ama işte halkın dayanışmasıyla tazecik fidanlar dikildi bile kesilenlerin yerine.

III. Boğaz Köprüsü ve yeni hava alanı için kesilen milyonlarca ağacın yerini ne alacak peki?  

Her zaman dini referanslarla örnekleme yapan hükümet, 
nasıl oluyor da Kuran'da yer alan ağaç kesimine karşı ayetleri hiç önemsemiyor? Almanya, İngiltere gibi görece soğuk ülkeler durmaksızın güneş enerjisi panelleri kurarken bizde niye ruhsat almak için sırada bekleyen işletmelere izin vermiyor?  HESler, RESler, barajlar ve hatta yalnızca termik santral  değil nükleer santral kurarak doğayı korkunç şekilde mahvedeceğini düşünmek istemiyor. 12 yıldır soruyoruz, sorguluyoruz ve soracağız.

Suruç-Kobani hattı alevler içinde 50 gündür. Gençler en çok kurban oluyor Gezi'deki gibi. 

Ve Gezi kurbanı gençlerin katilleri için açılan davalarda ya  savcı uyuyor ya da yargıç, bin üç yüz  kilometrelik yoldan gelen ailelerin yüzlerine karşı...

YÖK başkanı Çetinsaya görevden alınıyor ''YÖK buharlaştırılmalıdır'' dediği için. Öte yandan 4+4+4 modelinin sonucu first lady modeli küçük çocuklar üç kişilik sıralarda oturuyor. TEOG din sorularının farklı inançtaki öğrenciler tarafından yanıtlanmaması gerektiği beş ay sonra anımsanıyor, sonuçlar değişiyor.

Alevi vatandaşlar bu yıl Aşure gününde nedense çok fazla anımsanıyor. Bir kase aşureyle tüm yapılanlar unutturulurmuş gibi. Hatta cumhurbaşkanlığı forsu süsleme olarak kullanılıyor kazanlarda...

Başkentin kaç yıllık Akün ve Şinasi sahneleri de satılıyor bir anda, toplumsal kültür belleğimiz biraz daha boşalsın, otel yatak sayıları artsın diyerek...

Bonzai kullanımı bir yılda % 25 artıyor ama çözüm üretilemiyor. 

Çevre katliamı ve iklim dengesi öylesine büyük boyutlara ulaşıyor ki İstanbul'da Hem Bebek hem de Kuzguncuk'ta yaban domuzu görülüyor. 

Yapılan anketler sonucunda Türkiye'de birey başına günlük TV seyretme süresi 6 saat, kitap okuma ise bir yılda bir sayfa diye açıklama yapılıyor.

Hemen tüm ürünlerin ve hizmetlerin fiyatları ve vergileri artıyor ortalama %10 oranında, maaşlar ise %3. küçük ve ora ölçekli işletmeler büyük hızla kepenk indiriyor, kısacası hızla bir dibe vuruş eylemindeyiz sanki.

Ve her geçen yıl artan büyük bir çoğunlukla Atamızı anıyoruz derken çok ama çok ARIYORUZ.