24 Kasım 2012 Cumartesi

ŞÜKRAN HOCAMIN SESİ VE SEVGİLİ MESLEĞİM

Biraz önce Şükran Hocamı aradım, o tatlı sesiyle yanıtladı, uzun uzun konuştuk çok sevdiğimiz mesleğimiz üzerine. 
Dokuz Eylül Üniversitesi Eğitim Fakültesi'nin en kıdemli ve benim için en değerli eğitimcisi Şükran Hanım. Tüm yaşamını öğretmeye adamış ve tam 56 yıl emek vermiş gerçek bir öğretmen.Bana ve sınıf arkadaşlarıma yöntembilim ve dilbilim öğreten sevgili öğretmenim.Yalnızca ders vermekle kalmadı, öğretmenliğimin ilkelerini de oluşturdu yaşamımda. O yüzden yaşadığım sürece hep adı gibi anımsıyorum ve anımsayacağım onu. Söz verdim öğretmenime, buluşacağız yakında.

Dokuz yıllık bir aradan sonra, iki çocuklu bir anne olarak genel afla dönmüştüm öğrenciliğe, öğrenme sevgisi ve öğretme umuduyla. İlk günlerin zorluğu sınıf arkadaşlarımın yakınlığıyla atlatılmış, derslerime vermiştim kendimi olanca gücümle. Üç yıl göz açıp kapatırcasına geçmiş ve İzmir Anadolu Ticaret Lisesinde öğretmeye ve öğrencilerimle öğrenmeye başlamıştım.

Bugün o yıllara baktığımda ne denli umutlu, yaşam dolu ama hep bugünkü gibi duygusal bir öğretmen görüyorum. Her günümüz yorgun ama vicdanımız rahat, çalışma aşkıyla dolu geçerdi.
Tam on yılım geçti orada. Ve çok sevdiğim, unutulmaz, çok değerli insancıl öğrenciler yetiştirdik İngilizce grubumuzla.

Yıllar yılları kovalasa da onlardan aldığım her ses, her ileti benim için o denli önemli ki. mesleğimizin en güzel yönü budur zaten. Öğrencilerimiz bizim yaşamımızdaki en değerli birikimdir.

Sonra Dokuz Eylül Yabancı Diller yüksek Okulu. Çok emek verdiğim ikinci okul. Hocalarımla aynı ortamda ders vermek ayrı bir onurdu. Ve sevgili arkadaşlarım, CAN DOSTLARIM. Acı tatlı bir çok anı ve hep yoğun geçen çalışma yılları.

Sevgili Meral'imizin acı kaybı. Reyhan'ı sonsuzluğa uğurlamak. Ama bu acılara destek olan gencecik beyinlerin enerjisi ve sevgisiyle öğretmek, öğretirken öğrenmek...Koordinatörlük günlerimdeki sevgili müdürüm Mehmet Ali Hocam, Uğur Hocam, şiirleriyle hepimizi besleyen Derya. Şimdi hepsinden uzakta olsam da katkıları yadsınamaz.

Bu öğretmenler gününde İstanbul'dayım. Benim Dokuz Eylüllü can dostlarım bizim çakma doğum günleri(!) yemeklerinin bu yılki ilk toplantısındalar. 
Gönlüm onlarla. 

Gelelim Galatasaray yıllarına. GSU benim için çok farklı. Orada çok güzel iki yıl ve çok sevgili öğrencilerim ve hayat boyu dostluğunu taşıyacağım bir kaç sevgili arkadaşımla geçen İstanbul'un güzelliğini de yaşadığım üniversitem. Babacığımın ağır hastalığı nedeniyle üçüncü yılın sonunda emekli olsam da kopamadığım sevgili okulum.Hala kapıları açık, ne zaman istesem ders verebildiğim okulum.

Kadir Has Üniversitesi; İlk ve herhalde son özel üniversite deneyimim. Çok farklı ama bazıları benim için çok değerli öğretmenler ve öğrencilerim oldu orada da.

Ve bir gün İTÜ Maçka Kampüsünde yazma dersi verirken buldum kendimi. Öğretmek açısından bir ödüldü o aylar. Sevgili öğrencilerim, hepsi saygılı ve sevgi doluydular.

Bu yazı yalnızca bireysel bir öğretme sürecinin belgesi gibi gelmesin sakın. Her satırında sevgili öğrencilerimin yüzleri saklı. Onlarla paylaştığım her ders saati yaşamımın en mutlu ve huzurlu anlarıydı. kapıyı kapatıp derse başladığımız andan sonrası çok farklı bir dünyaydı.

Ben öğrencilerime hiç bağırmadan, kötü söz söylemeden sevgiyle verdim derslerimi.Örneklerle yaşadığımız ülkeyi ve dünyayı öğretmeye,müziğin ve sanatın güzelliğini de vermeye, dillerin tınısını yakalarlarsa daha hızlı öğreneceklerini anlatmaya uğraştım.İngilizce öğretirken Türkçe'nin değerini unutmamalarını öğütledim. Ve öğrencilerimin iç seslerini de duymaya çok çalıştım. Onlar da büyük çoğunlukla hep olumlu dönüşler yaptılar. Anılar  bir gün daha yoğun yazılmalı, biliyorum. Ancak bugün sevgili Şükran Hocamın sesi yazdırdı bu yazıyı.
  
Dünyanın en güzel mesleğini, ülkemizin tüm olumsuz koşullarına karşın yapabildiğim için, yaşamımdaki tüm öğretmenlerime, öğrencilerime ve meslektaşlarıma sonsuz teşekkürlerimle ve çağdaş eğitimi özgürce verebileceğimiz günlerin özleminin tükenmeyecek umuduyla günümüz kutlu olsun.         
                     

16 Kasım 2012 Cuma

TEYZEMLE ANKARA (1)

Teyzem ve Ankara benim için ayrılmaz. Çünkü ben Ankara'ya ilk kez on yaşında gittim ve biricik teyzemin evinde tam iki ay kaldım. Ankarayı teyzemle tanıdım, teyzemi Ankara'da daha çok sevdim. Anıları o yıldan bu yıla anlatmak hiç de kolay değil; elimden geldiğince, gönlümden geçtiğince yazmak işte...

1966 Mayıs sonları, sevgili annem, babam, kardeşim, babaannem ve ben trenle Ankara'ya gelmişiz, öğretmenimden izin almışız,içim rahat. Kolay mı, baş kentteyiz. Mülkiye mezunu gencecik teyzemin evinde konuk olmuşuz. Teyzem OYAK genel müdürlüğünde çalışıyor, anneanneciğim de yanında.Gezimizde önce Anıtkabir olmak üzere Cumhuriyet tarihinin tüm önemli mekanları geziliyor. Bir hafta sonra da Elazığ'a Osman Amcamın evine doğru yeniden yola çıkış planlanmış. Ama çocuk Belgin yol tutmasından çok etkileniyor. O zaman teyzesi ve anneannesiyle kalsın diye karar veriliyor. 

İlk günler yolculuğa katılamamak, aile özlemiyle geçse de,teyzesi ve anneannesi Belgin'i öylesine kucaklıyorlar ki konukluğu teyzesinin yıllık izniyle Ege yolculuğuna çıkışına yani Ağustos başına dek uzuyor.

Sevgili teyzem, benim çocukluk kahramanımdı zaten. Her tatile gelişindeki yoğun ders çalışması, birlikte ettiğimiz dünyanın en lezzetli dede evi kahvaltıları, Ankara'dan her gelişinde taşıdığı oyuncaklar, kitaplar tüm canlılığıyla bugün bile belleğimde.

Ankara günlerim de o yüzden bir başka güzel. 'İki Kova Su', teyzemin beni götürdüğü büyülü çocuk oyunu. Anneannemle birlikte kumanyalarımızı hazırlayıp Anıtkabir bahçesindeki yürüyüşlerimiz, dinlenmelerimiz. Ev Maltepe'de olunca her hafta giderdik Ata'mızın sonsuzluk durağına. 

Kitap kurdu bendenizin bir de komşu kitapçı ziyaretleri hiç eksilmezdi. Adamcağız okumadığım bir kitap bulana dek bayağı uğraşırdı. Bir gün nereden aklına gelmişse, ''Sen şimdi Ankara'da konuksun, bir gün evlenir de burada oturursun.'' demişti. Gerçekten de evlenip de ilk evimizi Ankara'da kurduk on yıla varmadan. 

Teyzeciğim daha Ural eniştemle nişanlıydı benim on yaş tatilimde. Eniştem her gelişinde çukulata getirirdi bana. Eh, çocuk gönlü almak gibisi var mı şu yaşamda. Büyük bir keyifle yerdim çukulatamı. Genellikle Pazar günleri, eniştemlerin Yeni Mahalle'deki bahçeli evlerine gider, sevgili Cevdet Teyzenin hazırladığı birbirinden lezzetli yemekleri yer, eniştemin küçük kardeşi Aydın ağabeyle okuduğumuz kitaplardan konuşur, evin o güzel meyve ağaçlarıyla dolu bahçesinden kopardığımız tazecik meyvelerden tadardık. Eniştemin kuzenleri Çağlayan ve Işık da eşlik ederdi bize çoğunlukla. Gazi Orman Çiftliği piknikleri de unutulmamalı bu arada.

Ankara'da babamın teyzesi, tanıdığım en olgun ve becerikli insanlardan biri Rukiye Teyzem de kızı İnci Ablamla ve Hamdi Ağabeyimle Kavaklıdere'de otururlardı. Arada onlara gider kalırdım. İnci Ablam, o yıllarda Aşağı Öveçler'de ilkokul öğretmeniydi. Beni de okuluna götürürdü. Hafta sonları yurt dışından merkeze atanan diplomat çocuklarına ders verirdi. okumalarını hızlandırmak için dakika tutar, okuduğumuz sözcükleri sayardı. Benim için en güzel yarışmaydı o günlerde. Komşuları Verda Erman Hanım'ın piyanosunu dinlemek kulaklarımı okşardı. Ah bir de  Amerikalı komşu çocuklarından öğrendiğim iki kişi karşılıklı durup, iki üç metre lastiği dizlerimize geçirerek üç aşamalı yükselttiğimiz lastik atlama oyununu çocuk diliyle ne güzel oynardık. Tire'ye dönünce bu oyunu tüm arkadaşlarıma öğretmiştim.
Hamdi Ağabeyim'in bana domates yedirmek için nasıl uğraştığını, benim de sonunda bir kaç dilimi yuttuğumu bugün de gülerek anımsıyorum.  

Bir de 'Daire' konukluğum olurdu ara sıra. O yıllarda iş  yerlerine daire denirdi. Daire'ye giderdim teyzemle. onun masası, daktilolar, kalemler, iş arkadaşları bugünün bilişim dünyasından ne denli farklıydı. Çok güzel arkadaşlıkları vardı teyzemin. Bir akşam sanırım Hamiyet Ablalara gitmiştik. Aniden sağanak başlamış, apartmanın bodrum katını su basmış, biz de su boşaltılana dek beklemiştik.

Gençlik Parkı  o yıllarda Ankara'nın en gözde parkıydı. Ulus'da alışveriş edilir, Kızılay'da Gima binasına hayranlıkla bakılırdı. T.B. M.M.'nin önünden gururla geçilirdi. 

Teyzeciğimle, o yılların Ankara'sı çok güzeldi. İnsanlar olgundu, kibardı, çocuklar çocuktu, insanlar insandı. Anılar o yüzden hep böyle gülümsenerek anılarda kaldı. Sonraki yıllar başka bir yazıya kalsın, olur mu?                   

31 Ekim 2012 Çarşamba

BAYRAMLARI BAYRAM YAPANLAR İCİN

 Bayram kavramı degisti belleklerde son Cumhuriyet Bayramı kutlamasından beri. Çocukluğumuzun ve çoğunluğumuzun alisilagelmis imgeleri ters yüz edildi, karmasiklasti ve tarihin sayfalarına gecti olanca ikilemiyle. Bayrak taşımak, neseyle, gönül  rahatlığıyla kutlamaya katılmak olağandi, birden olagandisi oldu.  Nasıl bu duruma geldik? Bu soruyu sormaya bireysel olarak hakkımız var ama Cumhuriyetin tüm vatandaşları olarak var mı? Bilemiyorum, o bölümü herkes kendi vicdanında sorgulamalı.         Her ne denli gunü yasamaya ve umutsuz olmamaya uğraşsak da çocukluğumun bayramlarını bugün her zamankinden daha çok özlüyorum.                                                                                         Annemin ütüledigi önlüğümle, beyaz kurdeleli sacımla, ezberimdeki siirle ilkokul günlerimi, Atatürk anıtının önünden gururla yürüyüşlerimizi özlüyorum. Bugünden o günlere bakınca hiç de diktatoryal bir hava anımsamıyorum. Yalnızca Cumhuriyet cocuğu olmanın gururunu bugünün yetişkini olarak asla soluyamadigima üzülüyorum.                                                                                        Öğretmenliğe başladığım ilk yıl  İzmir Anadolu Ticaret Lisesi'nde ilk 29 Ekim kutlaması geliyor aklıma. Okulun en yeni öğretmenine veriliyor törende konuşma gorevi. Eh, madem ticaret lisesi, o halde Atamızın iktisat konusundaki görüşlerini yansıtmalıyız diyorum. İlk iktisat kongresi İzmir'de toplandığına göre ben de o konuda araştırıyorum, bilgilerimi kendimce coşkuyla sunuyorum. Üniversitede ders verirken hazırlık sınıflarına İngilizce olarak ulusal bayramlarımızı nasıl anlatacaklarını öğretmeye uğraşıyorum.                                                                                      Bugün,yazılarımı hep geleceğe    bir ufak belge diye yazarken neler yazacağımı hep sorgularken buluyorum kendimi. Tarihe ama nesnel bakabilen tarihçilere ne çok gereksinimimiz var değil mı? Son on yılda önce hafif son dört yılda hızlanan dönüşümü belki tarihçiler çok daha iyi irdeleyebilirler. Birinci Meclis'e yaklaşan  her yaştaki vatandaşı geri puskurtme kavgasını, kararlılıkla yürüyüşlerini sürdürenlerin belleklere kazanan biber gazli , ıslak ama yine de dik duruşlarını, gunün egemenlerinin çok farklı değerlendirmelerini ya da değerlendirememelerini, yazılanları veya satır aralarında kalanları, her televizyon açısta siyasetçilerin çok ama çok yüksek sesle ve hınç dolu konuşmalarını ve her seyden önemlisi çok sesliliğin tek sese doğru yönelişinin en keskin açığa vurumuyla umutların soluk rengini..                                                Çok okuduk, çok izledik ve çok konuştuk 2012nin 29 Ekim kutlamaları icin. Ancak her zamanki gibi coşkumuz, gücümüz bir iki gün sürdü. Az olduğumuzun ayırdına vardık yeni başlayan günde. Onun icin ben bugün Erdal İnönü'yü sonsuzluğa ugurladigimiz bugün diyorum ki ' deger vermemiz gerekenlerin degerini bilemedik ve ogretemedik' . O günleri görebilmek, cagdas egitimin genc yüzlerde yansıdığını görebilmek umuduyla bu ülkeye hizmet edip sonsuzluğa yürüyen tüm sevdiklerimiz ışıklar icinde yatsın dilekleriyle...                              

                              

13 Ekim 2012 Cumartesi

DOSTLAR VE DOSTLUĞUN ANLAMI

Dostlar, dostluk, her bağlamda her anlamda eşsizdir eğer gerçekten yaşamda var olurlarsa. Rehberdirler yüreğinize, beyninize, paylaşımcıdırlar sıkıntınıza, sevincinize ve bekçidirler yalnızlığınıza. Uzağınızda da olsalar, yakınınızda da eğer içselleştirdiyseniz sizden şanslısı yoktur her nefesinizde.

Konumum ve mesleğim gereği çok çok farklı mekanlarda bulundum ve ne şanslıyım ki çok güzel dostlarım var yaşamımda. Düşünüyorum da, ne denli farklı yaradılışta olsalar da hepsinin yüreğimdeki yerleri kocaman. Kimilerini yıllarca görmesem de sevgilerini en derinden duyumsarım. Kimiyle hemen her gün konuşuruz, sesimin tonundan üzüntümü, mutluluğumu anlarlar. Hani 15 yaşımın 'Love Story' filmindeki gibi 'sevgi emektir' deyişinin en anlamlı ürünleridir tümü. Bazıları kardeşimdir, ablam gibidir bazıları ya da çocuğum yaşındadır. Bazıları bir kaç yaş büyük ya da küçük ama hepsinin bana sevgi dolu dokunuşları vardır, omuzumda sıcacık ellerini hissederim her zaman. 

Hani bazı insanlar der ya; benim gerçek dostlarım bir elin parmakları kadardır diye. Bana az gelir o kadarı. Eğer yüreğinizi açmayı bilirseniz, olduğunuz gibi yaklaşırsanız her insanın içindeki dostluğun özüne kolayca ulaşıverirsiniz. Çünkü her insanın ruhunda saf ve küçük bir çocuk gizlidir. O saf ve temiz çocuk, gülümsemeye ve tatlı sözlere özlem duyar yıllandıkça.Yaşamın yükünü üstlendikçe daha derinlere gömer  çocukluğunu ve güçsüzlüğünü. Eğer yanında sıcacık bir yüreği duyumsarsa açar o en pırıltılı insancıllığını.

An gelir, farkında olmadan kırarsınız ya da kırılırsınız. Ama dostluğa verilen emek onarır sizi ya da karşınızdakini.İşte gerçek dost orada kendini belli eder, yeniden gülümseyen gözleriyle.

Anılar dostluğun müziğidir. Anılar, dostlarınızı göremeseniz de daha dün yaşanmış gibi saklanır yüreğinizde. Bir ileti alırsınız hiç beklemediğiniz bir an da ya da karşılaşırsınız rastlantıyla, bir bakarsınız tam siz düşünürken telefon çalar, sesini duyarsınız bir dostunuzun. Nasıl da sevinirsiniz ansızın. Zaten dostlukta sesi özlemek de çok önemlidir. Her dostun sesinin tınısı farklıdır. Her dostun size öğrettiği de farklıdır, eğer yaşamda öğrenci olmanın değerini bilirseniz. 

En büyük acılardan biridir yaşamda dostlarınızdan birini yitirmek. Hele sizin yapacağınız hiç bir şey kalmamışsa, tüm çabalarınıza karşın, umarsız kalırsınız. Anılar solar gider, çektiğiniz buğulu fotoğraflara döner yaşanmışlıklar. Nefes aldığına sevinir, aranızdaki ıssızlığa üzülürsünüz. O yüzden  bir dostu sonsuz yolculuğuna uğurladığınızda, sizi teselli eden tek şey hiç solmayan rengahenk anılarınızdır.

Bir de bitti sandığınız dostluklar vardır. Ancak temeli çok sağlam atılmışsa, güçlü bir bağ kurulmuşsa bir merhabayla yeniden başlarsınız ve o dostla bir daha hiç kopmazsınız, birbirinizin değerini daha çok anladığınız için eksik kalan günlerinizde... 

Yazacaklarım çok birikmişti, dostluk neden hepsinin önüne geçti diye sorarsanız, Kuzeyin  soğuk bir ülkesindeki bir dost iletisinin sıcacık sözcükleri, çoktandır görmediğim bir dosta yeniden merhaba demenin değeri ve çok emek verdiğim çok yakınım, benden yaşça küçüğüm, dost diye yüreğimde tuttuğumla yaşadığım kırılganlık; tüm bu duyguların etkileri diyelim ve dostluğun sıcaklığı hiç eksilmesin yüreklerimizden, yaşamımızda çiçekler açtırsın diye bitirelim bu yazıyı tüm dostlara bir kez daha merhaba diyerekten.     

     

  

2 Ekim 2012 Salı

BENİM MÜZİK TAPINAĞIM

Müzik insanların inanç sistemlerinden biri olsaydı dünya nasıl olurdu? Ya da din adamları vaazlarını müzik eşliğinde verselerdi? Yunus Emre ilahileri, Alevi semahları, Mozart besteleriyle güne başlasaydık... Televizyon kanallarının tümü her gün bir kaç saatlik kuşaklarını kuşaklar boyu degerlerini yitirmemiş müzik yapıtlarına ayırsalar, cennet anlatımlarında hurilerin yerini lir çalan müzisyenler alsa, kısacası ruhumuz müzikler arınsa daha bariscil ya da insancıl olur muyduk?   Siirler, müziğe arkadas olsa, filmler, tablolar, oyunlar onları izlese, hepimizin başucunda bir kitap dursa, internette gezerken aramalarımız insan yaratıcılığının en güzel ürünlerini, sanal müzeleri ve sanat haberlerinin sayfalarını da acsa biz insan olduğumuzun ayırdına daha iyi varır miydik?              Ask sözcüğünün anlamını tam kavrasak, sevgileri bu denli hızlı tüketmesek, dostluğun degerini hiç yitirmesek nasıl yasardik?                                                                                Efes Antik Tiyatro'da Berlin Filarmoni Orkestrasi'ni gecen Cuma aksamı  huşu icinde dinlerken bunları düşündüm bir yandan. Binlerce yılın birikimiyle ayakta kalmış bu insanlık tapınağında nice uygarlıklarda sergilenen sanat ürünlerinin insanlık tarihinin en aydınlık sayfaları olduğunu ve daha nice yüzyıllara ışık tutmasını diledim tüm içtenliğimle
Ozanların eksilmesinin insanları nasıl eksilttigini düşünüp Neset Ertas ustayı andım. Onun dingin gönlüne sonsuz yolculuguna ugurlanisinin hiç uymadığını anımsadım. Bestelerinin, sözlerinin, yaşadıklarının insanlara hep rehber olmasını istedim yürekten. Sonra sahnedeki iki genc solist kardeşe baktım kivancla. Ne denli yalın, ne denli pırıltiliydilar. Aldıkları egitimin hakkını nasıl da güzel verdiler biz dinleyenlerine.                                                                    Belleğimde Antik Tiyatro'da izlediğim unutulmaz sanat yapıtları ve sanatçılara selam verdim. Joan Baez, Jose Carreras, Elton John, Zubin Mehta. Zamphir, Chris de Burgh, Kızıl Ordu Korosu, Al Di Miola, Nazım Oratoryosu, Baris Manco, Martha Graham ve daha niceleri. Ayrıca Celcius 
Kitaplığında . Ne çok şey harmanladim yüreğimde onları izlerken. Sanata saygım arttı, güzellikleri görmeyi, yasama her zorluğa karsın umutla bakmayı öğrendim ben  o koca tiyatroda. Hani zamanının tanığı olmak diye birşeyim vardır ya ben de tanık oldum bir çok unutulmaz gösteriye.     Kimi zaman yer bulunmadı, dışlarda kaldı pek çok gelen, kimi zaman basamakların pek cogu gelenleri bekledi. Kimilerinde afiş basarak katkıda bulunduk,kimilerinde saraplarimizi yudumladik tas basamaklarda.                                                 Ne büyük mutluluklar yaşattın Efes yüzyıllardır tüm konuklarına. İnsan olmanın hazzını yaşattın. Daha çok yüzyıllar , bin yıllar besle ruhlarımızı. Kültür nedir ki zaten; her şey unutulduktan sonra geriye kalan değil mı? 

29 Eylül 2012 Cumartesi

SIRA HAYVANCİKLARDA

Yarın sokaktaki hayvancıklar da demir kafeslere ya da ölüme terkedilmesin diye protesto edecek insanciklar. Yedi yıl önce o insanciklarin pek cogu Cumhuriyet mitinglerindeydi. Dışarda kalanlar şimdi hayvanları korumaya çalışacaklar. Abartıyorum diye düşünebilirsiniz. Ama günler böyle günler artık.                                                                                                                Hepimizin çocukluk anılarında evlerinde besledikleri ya da sevdikleri hayvanlar vardır. Kimimizin de bir sekilde korktuğu ya da korkutuldugu. Yine de büyük cogunlugu sevgi doludur. Benim çocukluğumda Giritli ninemin Sarmaninin yeri başkadır. İlk basını oksadigim kedidir o. Bir de halamın evindeki kedisini unutamam. Küçük kuzenim ,ansızın kucağıma atınca yıllarca kedilere yaklasamamistim. Sonra bir gün Patimiz girdi yaşamımıza. Kızımın, yeğenimin evine sığınan anne Pati'nin yavrusunu evine getirmesiyle. İlk günler aynı odada duramazken, günler geçtikçe Patisiz duramaz oldum. Kucağıma oturduğunda tüm sıkıntıları unutturan Patimiz. Onu çok özlesem de rahat olduğunu bilmek yetiyor bir anlamda.                                                                 Hayvanlar yaşamımızda çok özel varlıklar.  İstanbul'u hayvansiz düşünmek olası mı? Bu ülke sehrin, yalnız ınsanlarının ya da cocuklarının en iyi dostlarını sevgisiz bırakmayı nasıl kabullenirsiniz?                                                     Ornegin ben akşamları bir etkinlikten eve dönerken ya Maçka Parkı'nın icinden gecerim ya da ana caddeden. Yol üzerinde mahallenin kocaman köpeğinin yatıp uyuduğunu görürsem icim rahatlar ya da parktaki kedi ve köpeklerin varlığı yüreğimi isitir.  Karınlarının nasıl doyuruldugunu, onlar icin kaç kisinin  Dışarda olduğunu anımsar, gülümserim. Hatta bazı arkadaslarımın ne denli yorgun ya da hasta olsalar da onları beslemek icin dolaştığını da.                                                Yeni yasa tasarısına göre sokaktaki dostlarımız hayvan barınaklarına kapatılacaklarmis. Adı üstünde, barınacaklar ama sevgisiz kalacaklar. Dayanabilirlerse mahallelerinden, sevdiklerinden uzakta yaşayacaklarmis. Tutsak, kırgın, umutsuzca bekleyişde. İnanıyor musunuz siz buna?          Toplumsal belleğimizden kalan bir ilke daha yok edilecek. Kayitsizligimiza bir halka daha eklenecek. Miniklerimize masallarımızda bir zamanlar bu sehirde kedi ve köpeklerimiz de vardı. Onları beslerdik diye anlatacağız ve sonra artık alistirdiklari gibi SUSACAĞIZ ...

18 Eylül 2012 Salı

ÇOCUKLUĞUMUN FUAR GÜNLERİ

İzmirli olmak biraz da Fuar anılarına sahip olmaktır çocukluk günlerini uzun yıllar önce geride bırakmış olanlar için. Geçen hafta sonunu 'Şişli'de İzmir Günleri ' etkinliğiyle geçirdiğim ve iki haftada İzmir'i özlediğim, katıldığım toplantı ve dinletilerde bol bol fuar anılarından söz edildiği için çocukluğumun Fuar günlerini yazmak istedim.

Kültür Park'dır İzmir Enternasyonal Fuar'ının düzenlendiği alan. Ama hiç bir İzmirli 'Kültür Park'a gittim', ya da 'Kültür Park'tayım' demez. Hep Fuar'ımızdır bizim. Kurtuluş sonrası, kentin pek çok yeri gibi büyük yangından kalmıştır kapkara. Atatürk'ümüzün, İzmir'e verdiği önemle, daha Cumhuriyet kurulmadan,şehrin gelişimine katkı sağlamak amacıyla 17 Şubat 19232'de toplanan 'İktisat Kongresi' için açılan sergi Fuar'ın çekirdeğidir denebilir. O yıldan, 1948'de Uluslararası Fuarlar Birliği'ne üye olarak kabul edilene dek yirmi beş yıl boyunca bir çok İzmirlinin, özellikle unutulmaz belediye başkanı Dr. Behçet Uz'un katkılarıyla herkesin Fuar'ı olmuştur.

İletişimin bu denli hızlı olmadığı yıllarda Fuar günleri tüm Egelilerin özlemle beklediği etkinliklerdi. Dünya ayağınıza gelir, görsel öğrenme,kültürel paylaşım ve her yaş için eğlence bir arada yaşanırdı. 

Çocukluğumun Fuar betimlemesi benim için çok yönlüdür. Tire'den İzmir'e otobüs yolculuğu işin en zor bölümüydü. Çünkü  otobüste,hatta daha otobüse binmeden benzin kokusuyla yüzüm sararır, içim bulanırdı. Ama olsun, sonunda Fuar'a kavuşmak vardı ya, her şeye katlanırdım. O yıllarda oto garaj Fuar'ın Basmane kapısının tam karşısındaydı. Otobüsten iner inmez babamın ilk programı olan uluslararası pavyonlar gezilirdi. Bazıları çok ilgimi çeker, bazılarındaysa çok sıkılırdım. Sergilenenlerin özelliğine göre değişirdi sıkılma ya da ilgilenme oranım. Örneğin Hindistan pavyonu rengarenk görüntüsü ve ürünleriyle neşelendirirdi. ABD, Almanya'nınkilerse teknolojinin güncel görüntülerini sunardı, radyo günlerini yaşayan bizlere. Sergilenen arabalar da Fuar'ın yıldızlı ürünlerindendi. Çünkü o yıllar özel arabalara kolay ulaşılamayan yıllardı.

Hayvanat bahçesi, paraşüt kulesi, lunapark ve özellikle ailecek bindiğimiz çarpışan arabalar bölümü kardeşim ve benim için hep en renkli bölümlerdi. Ve sonra, babamın özenle seçtiği lokantalarda keyifli yemekler. 

Daha sonra Fuar'ın kültürel bölümüne sıra gelirdi. İstanbul ve Ankara'da sahnelenen en güzel oyunlarıyla tüm tiyatrolar perdelerini açardı Fuar'da. Ankara Devlet Tiyatro'sundan, AST'a,Kenterler'e, Dormenler'e geniş bir yelpazede seçim yapabilirdik. Bu arada müzik şölenlerini unutmamak gerek. İzmir Fuar'ı, Zeki Müren demekti  bir anlamda. Billur sesini, duru Türkçesini dinlemeye doyamazdı büyükler. Biz çocuklar bir yandan dinler, bir yandan da o abartılı giysilerine bakakalırdık. Sonraları krize giren Türk sinemasının yıldızlarını da ağırladı Fuar sahneleri, ilk kez sahneye çıkan Sezen Aksu'yu, Nilüfer'i de.

Çocukluğumun Fuar'ında saatler geçer, eve dönüş yoluna çıkarken ellerimizde çok renkli balonlarımız olurdu hep, uçmasın diye sımsıkı tuttuğumuz, arda adına yakışır biçimde uçuveren uçan balonlarımız... Sanki çocuk ruhlarımızın simgesiydi onlar, öylesine renkli, öylesine hafif...

Ve gençlik günlerimizde Fuar artık sevdiğimiz yazarlarla buluşma törenlerine dönüştü yavaş yavaş. Kitaplığımda özenle sakladığım, Uğur Mumcu, Aziz Nesin imzaları hep o günlerden anılar.

Teknoloji çağı, bilgi çağı, bilişim çağı derken bizim emektar Fuar'ımız parıltısını yitirdi. Süresi kısaltıldı, çağın hızına ayak uydurup. o özenle hazırlanıp gelen insanlar birer birer sonsuzluğa uğurlandı, kalanlar da eski tadını bulamaz oldular. Bugün yeni yüzüyle yine bizlerle. Açık hava tiyatrosu, evlendirme dairesi, müzeleri, çay bahçeleri, yürüyüş alanları ve İzmir Sanat, İnönü Sanat Merkeziyle kapıları hep açık. Açık da herhalde bizim eski tadımız yok...