8 Haziran 2013 Cumartesi

KIRK YILDA BİR BULUŞMA

Bu yazı benim sevgili lise arkadaşlarımla tam 40 yıl sonra buluşmamın öyküsüdür. Ve en yalın anlatımıyla hepimizin gözlerinde yeniden on yedi yaş pırıltılarının uçuştuğu on saatlik unutulmaz bir zaman diliminin anılarıdır.

Aslında bu buluşma fikri hep vardı. Bir gün Rüştü ile kuruluşundan beri emek verdiği Agora AVM'de karşılaştık. 35.yılda buluşalım derken araya bir beş yıl daha girdi. Ve ancak ben bu yıl ilk kez ders vermeden bir dönem geçirince daha bir sıkı sarılıp ilk anda beş altı kişi yola çıktık. Bu arada lise biter bitmez İstanbul'a gelin verdiğimiz Necla arkadaşım bir ay önce beni Facebook'da bulunca kıvılcımı ateşledi. Hemen sonra yine Facebook'daki sekiz arkadaş olarak 'buluş lise' eylemimiz başlamış oldu. 
Arkadaşlarım bu ismi severler umarım. Son on gündür 'Diren Gezi' ile öylesine yoğunlaştım ki artık bu yazı bile onun izlerini taşıyacak doğal olarak.

Evet, sosyal medyanın tehlikeli sularında oluşturduğumuz (!) 'Tire Lisesi 1973 Mezunları' grubumuza sosyal medyasız yaşayan elli yıllık sevgili arkadaşım Saide'ciğim, Deniz'in telefon numarasını vererek destek oldu onca yoğun derslerinin arasında. Deniz adı gibi engin gönlüyle hemen telefonları bulma konusunda lojistik asistanlığa başladı. Onun sayesinde Engin, Asuman, Halide ve Mehmet Balaban'a ulaştık. Gülderen yıllar sonra döndüğü Tire'den desteğe başladı. Sınıf listelerini aldı okuldan. Ayrıca Şükran ve Leyla'yı da onun listesinden bulduk.Unutmadan annem ve kardeşim de Gülderen,Aysel ve Nalan'ın telefonlarını bularak 'Buluş Lise'de  destekçi listesine girdiler. Ben de bir kaç yıl önce Zuhal'le karşılaşmış telefonlarımızı kaydetmiştik .O da Eskişehir'den 'olur' dedi ve bizim edebiyat şubemizdeki Necla'yı ve Hüsniye'yi listemize ekledi. Nuray'cığım biraz geç de olsa gruba katıldı ama sonrasında coşkuların en büyüğünü yaşayanlardan oldu.Seher Ulaş da sürpriz oldu torunuyla. Neşegül da aramızdaydı. İnci ve Ümran da ulaştıklarımızdandılar ancak ne yazık ki sağlık nedenleriyle katılamadılar.

Tamam, şu satırlara dek biraz feminist bakış açısıyla hep kızları yazdım gibi oldu. şimdi yine Rüştü'ye dönüyorum ve oradan oğlanların ( unutmayalım bu yazı genelde 17 yaş moduyla yazılmaktadır) desteğine geçiyorum. 

Rüştü hemen ''Ben gidiş için araç ayarlayabilirim'',dedi ve onun katkısıyla çok eğlenceli bir yolculuk yaptık. Rüştü, Aytekin ve Burhan'ı eyleme geçirdi. Süleyman'ın payını hiç unutamam; gruba mesajlarıyla ve telefonlarıyla destek verdi hemen.Ayrıca Sezaver'i buldu. Erdoğan  bu coşkuya dayanamadı Mısır'daki işini erteleyip gelmeye söz verdi. Biz sanal ve vokal uğraşırken yerel desteğimizin tümünü sevgili arkadaşımız Mustafa sağladı.Önce Seher- Mehmet'e haber verdi. Ahmet'i buldu. Belediye başkan yardımcılığından gelen deneyimiyle diğer sınıf arkadaşımız Kaplan Dağ Restoran'ın kurucusu Lütfü'den yaptıramadığımız yemek rezervasyonunu Toptepe Belediye Tesisleri'nde hem de belediye başkanımız Tayfur Çiçek'i de yanımızda bulmamızı sağlayarak en mükemmel şekilde gerçekleştirdi. Böylece lise müdürümüz de telefonlarımızdan etkilendi ve Pazar sabahı okulumuz kapılarını bize açtı.

Buluşma öncesi aile katkısından da söz etmeliyim. Kuzen dayanışmasıyla Macit'e ulaştık. Kızım diploma hazırladı, eşim baskısını yaptırdı. Böylece 40 yıl önce yapamadığımız diploma törenini bugünkü müdürümüzle gerçekleştirdik. 

'Buluş lise' için uğraşırken ' son üç günde 'Diren Gezi' başladı. O günlerde hep buluşma öncesi duygularımızı yazmayı öylesine çok istiyordum ki. O Cuma sabahı atılan gaz bombalarının dumanı ve kokusu sadece nefesleri değil yürekleri de yakan  Halk TV görüntüleriyle ve twitter, facebook paylaşımlarıyla tüm yaşamımızı derinden etkilemeye başladı. Hatta bir ara iptal etmey de düşündük. Sonra gurbetten gelen arkadaşlarımız ve bu buluşmanın da 40 yıl sonraki ilk buluşma olduğunu ve sekizdik otuz olduk heyecanıyla kararımızdan dönmeyelim dedik ve iyi ki de demişiz.
Evet, sıra 2 Haziran sabahına geldi sonunda. Saide, Engin ve ben Narlıdere-Balçova hattından Üçkuyular  İskelesi'nde bizi bekleyen Belgin-Rüştü, Tijen-Aytekin,Canan-Süleyman ve Burhan'la buluştuk. Ben halk oyunları ekibizdeki Burhan'ı tanıyamadım ve şaşırdım kendime. hepimiz Engin'in o upuzun sarı örgülü saçlarına hayrandık. takıldık durduk kısa saçlarına. Yıl 2013 olmuştu ama biz sanki 197322e ışınlanmıştık birbirimizi bulunca. Öylesine coşkuluyduk ki ancak kırk yıl sonra buluşabilenler anlar. Gaziemir'den Necla ile Zuhal'i ve kardeşini de alınca bizim aracın kadrosu tamamlandı.               

İlk buluşma mekanımız Tire Öğretmen Evi'nin bahçesiydi. Karşımızda bizi bekleyen grubumuzu bulmak nasıl unutulmaz bir andı. Herkes birbirine sarılıyor, sanki bir kaç gün öncesinde ayrılmışcasına tüm içtenliğimizle sesleniyorduk birbirimize. Bedenlerimiz takvim yaşında olsa da ruhlarımız on yedi yaşın parıltısındaydı.

Okul müdürümüz bizi beklediğini bildirse de ayrılamıyorduk ilk buluşma yerimizden; Haydi lise binamıza' diye duyurmaya çalışırken gitmiş öğretmen sesim.Üç gün boyunca o kısık sesle.

 dolaştım. 

Hemen fotoğraf çekimine başladık okulumuzun önünde. Biz o binada yalnızca son yılımızda okumuş, yapının açılışında halk oyunları ekibi olarak gösteri yapmıştık. Ve kırk yıl sonra Bizi lisemizin yeni ekibi Ege oyunlarını ustalıkla sergileyerek karşıladı.İlk ve son ekibin üyeleriyle fotoğraf çektirmek çok hoş oldu gerçekten. 

Müdür Bey kütüphaneye aldı bizi ve ilk olarak, kendimizi tanıtmamızı istedi.Aslında çok iyi oldu bu çağrı. Çünkü kırk yıllık bir yaşam özeti sunduk tek tek.Süleyman'ın anıları ve şiirleri de çok hoştu. Sıra 40. yıl diplomasına gelmişti. Hepimize bir anı kalsın diye düşünmüştüm. Ve gerçekten çok duygulandık bu paylaşımdan da.elimizde diplomalarımız sınıflarımıza çıktık, sıralarımıza oturduk, anılarımızı tazeledik.  

Artık yemek ve ayran(!) zamanıydı. İsteyen milli içeceğimizi,isteyen milli içkimizi ya da türevlerini seçti. Anılar, kahkahalar ve nefis yemeklerle (Tire'nin o güzelim ot salatası, keşkeği,tandırı,köftesi ve karadutlu loru gibi) donatılmış masalarımızda unutulmaz saatler geçirdik.Lise fotoğraflarımız, Necla'nın anı defteri ve lise güncem dolaştı tüm masada. Hatta bir ara belediye başkanımız da katıldı aramıza. Yemeklerimiz biterken okumaya doyamayan Deniz'imiz sınavdan çıkıp  gelince keyfimiz tam oldu. Deniz'ciğim anılarıyla nasıl güldürdü hepimizi. Hatta Saide ile benim okul gezilerine bile formalarmıızla katıldığımızı getirdiği fotoğraflarla belgelemesi o kadar komik geldi ki...

Son durağımız Dere Kahve'ydi.Özel hazırlanmış masamızda kahve ve çaylarımızı içtik. Saatler akşamın yedisini geçmiş yola düşme zamanımız gelmişti.

Bizi tüm bu saatler boyunca gülümseyerek izleyen,fotoğraflarımızı çeken,ulaşımlarını rahatça sağlayan, evde kalıp destek veren tüm eşlere, kardeşlere ve hatta torunlara da kocaman teşekkürler. Tanıştıklarımızı da çok sevdik. Bu arada evlat kontenjanından facebook üyesi olanların da bir an önce kendi isimlerini görelim bu bilişim çağında.   

Söz verdik birbirimize. Bu buluşmalar yinelenmeliydi. Artık biz 'buluş Lise' eylemcileriydik Yazılan duygular hep 16 yaş güncesinin arkasında saklı kalacak. Ve Nuray'ın yazdığı gibi ''40 yıllık bir koşuşturmanın ardından öyle güzel bir molaydı ki''
Neşecan'ın yazdığı gibi,.''Dostluklar gerçekten hiç eskimiyor, bunu bugün daha iyi anladık.
''Necla İstanbul'dan gelip çocukluğuma ve ilk gençliğime merhaba dedim.'' diye yazarken bu güzel günün en anlamlı özetlerini yaptılar bir anlamda.  



 SEVGİYLE KUCAKLAŞMALARIN ARDINDAN BİR SONRAKİ BULUŞMAMIZIN SÖZÜNÜ VERDİK GÜLEN GÖZLERİMİZLE. İYİ Kİ KATILDINIZ, İYİ Kİ BULUŞTUK. 

          
      











30 Mayıs 2013 Perşembe

AKLIM GÖNLÜM GEZİ PARKINDA Kİ SİMGEDİR TÜM YIKIMLARA

Bilmem siz de aynı duyguyu yaşadınız mı? Bedeniniz farklı bir yerdedir,yüreğiniz ise olmak istediğiniz yerde. Son iki gündür ben Ege'deyim ama gönlüm İstanbul'da Gezi Parkı'nda kaldı, Sezen Aksu şarkısının tam aksine.

Geçtiğimiz on yıldır verdiğim imzaların, katıldığım gösterilerin sayısını anımsayamaz oldum. Sosyal demokrasiye inanan bir birey olarak, sevgili ülkemin kararmaması için öğretirken ve öğrenirken yalnız olmadığımı bilerek hep bir umutla çabalamaktan güç almaya uğraştım.

Altı yıl önceki Cumhuriyet Mitinglerinde coşkuların doruğa çıktığı zamanlarda çağdaş yaşam yolundan ayrılmayacağımıza güvenirken, ertesi yıl daldığımız düşlerden uyandık ve her geçen yıl daha da keskinleşen dönemeçlerle ilkelerimizin yok edildiğini görmeye ve duyumsamaya başladık.

İzmirli olarak ülkemizin en aydın kentlerinden birinde yaşadığımız için sorunlarımız farklıydı hep. Özgür düşünceye alışkın kentimiz muhalefet olmanın acısını sarf edilen sözler ve günden güne azalan maddi desteklerden çekti ama mücadeleyi bırakmadı.

İstanbul'da yaşayan bir İzmirli olarak ise tam karşıtını gözlemek farklıydı. Kadim kente sürekli yatırım yapılıyor ama nedense akıtılan para güzelim şehrin siluetini her geçen gün daha çok bozuyordu. Beş yıldır yoksun bırakıldığımız Atatürk Kültür Merkezi başta olmak üzere tarih ve sanatla nefes alan güzelim yapılar birer birer çürümeye terk edildi. Ve bellekler boşaltılıp kapatılan o güzelim mekanların tek tek betonlaştırılıp estetikten tamamen yoksun binalara dönüştüğüne tanık olmaya başladı. Değil sade vatandaş, yetkili tüm meslek odalarının ve kuruluşlarının direnişine karşın yıkım sürdü gitti. Yıkım yanında yakımlar da çoktu. Tarihi bellek yıkım ve yakımlarla ıssızlaşırken,Sultanahmet görüntüsü de bozuldu, Haliç'in fotoğrafları da.

En son Emek Sineması da yıkıldı onca gösteriye karşın. Hemen yanındaki Demirören AVM'ye benzer bir dikim bekleniyor şimdi 4. ve 5. katındaki bir Emek replikasıyla.

İstanbul son elli yıldır böylesi bir yıkıma tanık olmamıştı. Ve İstanbul'da yeşil bu denli hiç katledilmemişti. Dün temeli atılan üçüncü köprüyle Garipçe ve Poyrazköy de betona teslim oldu. Milyonlarca ağaç kesilmeyi bekliyor.

İşte bu yüzden Gezi Parkı simge oldu. Taksim ki şehrin kalbidir ve temiz nefestir o park şehrin yüreğine, doğayı seven,ağacı seven, ya da cana değer veren herkes güç oldu toplandı şehrin kalbinde. Seksen yaşındaki kadından, iki yaşındaki çocuğa herkes orada. 

Bu direniş yok olmamak için direnen İstanbulluların, İstanbul severlerin ve vicdanının sesini dinleyen tüm insanların direnişidir. Kesilen her ağaç, yıkılan her duvar yüreklerde bir sızıdır.Ve bu kez sanatçısından, meslek örgütlerine, gencinden yaşlısına,öğretmeninden öğrencisine herkes bu simgeyi korumak için güç birliğindedir. Şiir, müzik, sinema, dans,yazı ve fotoğrafla herkes katkıda bulunmaya çalışmaktadır.

Yüreğimin sesi bu kez kazanacağız, son kalemizi koruyacağız diyor ve umutla bekliyorum.


                 

24 Mayıs 2013 Cuma

GÜNDEM NASIL DEĞİŞTİRİLİR ÜZERİNE BİR KAÇ ÖRNEK

Yazacak ne çok konu birikiyor ve hangisiyle başlasam derken günler geçiyor bazı zamanlar. Bugün Reyhanlı'dan vazgeçip alkollü içkilerin satışıyla ilgili düzenlemelerle ilgili ayrıntılarla dolmuşken görsel ve yazılı basın, devlet güzel sanatlara emek veren sanatçıların ellerinde kalan son özgürlük kırıntılarını da yok etti.

Hatay tam yirmi üç yüzyıllık bir kent. Ve 'çan, ezan ve hazzan' seslerinin birlikte duyulduğu, sonsuz uykulara yatılan toprakların iç içe olduğu bir barış kentiyken sınır kapılarının açılmasıyla birden kimlik değiştirdi. Yaşayanlarının uzun süredir anlatmaya çalıştıkları akıl almaz değişiklikler, sürekli çatışmalar sonunda Reyhanlı katliamını getirdi. 

Ve bizler yabancı basından ya da yansıtabilenlerden bir şeyler öğrenmeye çalıştık uzaktan. Uzaklık üzüntüye engel değil. Tam tersine içimiz daha çok yanıyor paylaşamamaktan. Hataylı sevgili öğrencilerim, tanıdıklarım çok sevdikleri kentlerinin bu duruma gelmesinden nasıl etkileniyorlar kim bilir.  

Her zaman olduğu gibi üzüntümüzü önlemek için tam turizm mevsimine girerken alkollü içkilerin tanıtım ve satışıyla ilgili yeni düzenleme gündemin ilk sırasına yerleşti. Farklı yayın organlarından farklı görüşler okumadan hiç bir şey yazmak istemedim. Nedense en sık sözü edilen başta ABD olmak üzere İskandinav ülkelerine dek uzanan bir yelpazedeki uygulamalardı. Ancak nedense hiç kimse bizim bir Akdeniz ülkesi ve yaz turizminin en güzel kıyılarına sahip olduğumuzu pek belirtmiyor. 

Aklıma geçtiğimiz Haziran'da İstanbul'da sohbet ettiğim İranlı meslektaşım geldi. Kızıyla birlikte özgürce gezmekten mutlu olan o bilinçli kadın: ''Sakın turizminizi bitirmeyin, engel olun yaptırımlara. Bizim güzel ülkemize yasaklardan sonra gelen yok.'' diye içtenlikle uyarmış ve yasaklanan her şeyin gizlice sağlandığını da sözlerine eklemişti.

Düzenlenmesi gereken maddeler de olabilir, ancak sahilllerde ve turistik kentlerde bu denli ağır yasaklar neye mal olur zaten çok yakında göreceğiz. bu arada Melih Aşık'ın köşesinden seslenen iki çocuk annesi doktor Aslı Hanım'ın sözleri ne kadar doğru.

Aslı Hanım,çocuklarının 18 yaşından sonraki yaşamlarını kurtardıkları için değerli milletvekillerine teşekkür ediyor...! Ancak okul kantinlerinde satılanbir sürü katkı maddesi içeren ne olduğu belirsiz o renkli ürünlerle çocuklarını sağlıklı olarak nasıl 18 yaşına getireceğini düşünüp o ürünlerin de üzerine 'Sağlığa zararlıdır' etiketinin konmasını çok haklı olarak istiyor.  

Biliyor musunuz, ülkemin ağır gündeminden kaçmak için LMV dostlarıyla, krizdeki komşumuz Yunanistan'a gidip rahatlıyorum. Onlarda da dinsel gelenek ve yaptırımlar var. Ama turizm gelirlerinin ve özel yaşama saygı sınırlarının nasıl korunması gerektiğinde öylesine olgunlaşmışlar ki siz de huzur buluyorsunuz.           

Ve Güzel Sanatlar Müdürlüğü lağv ediliyor yani yok ediliyor bir çok kültür kurumu gibi. Ve böylece devlet senfoni, opera-bale ve tiyatroları da tümüyle başbakanlık tarafından kurulan TÜSAK'a bağlanıyor yeni yasa tasarısına göre.Ne mutlu bize bir de TÜSAK'ımız olacak, ne izleyeceğimize hep o karar verecek...

Aklıma ünivesite yıllarında okuyup incelediğimiz ve unutamadığım Aldous Huxley'in 'Brave New World' ya da Türkçe çevirisiyle 'Cesur Yeni Dünya' isimli romanı geliyor. Romanın isminin Shakespeare'in 'Fırtına' adlı yapıtındaki 5. perde, 1. sahnedeki Miranda'nın konuşmasından alındığını okumuştum Vikipedi'den. Sevgili Can Yücel'in çevirisiyle anımsamanın tam zamanı.

''Bu kadar bunca yakışıklı varıp gelmiş buraya
 Ne güzel şeymiş meğer insanlık
 Böyle dünyalıları olan
 Yaşasın bu yaman bu yeni bu cesur dünya''

Yaşamaya ve yaşatmaya devam ilkelerimizi ne pahasına olursa olsun... 

  

9 Mayıs 2013 Perşembe

İSTANBUL'DAN YANYA'YA 100.YAŞ

İçinde çok farklı duyguların paylaşıldığı, bol kahkahayla geçen zaman zaman hep birlikte gözlerimizin yaşardığı ve bir otobüs dolusu insanı saran ve saklayan bir geziden izlenimlerimi yazmak ne güzel. Lütfü Amca'mızın yüzüncü yaşı, Paskalya kutlamaları, dostlara kavuşmak ve yeni dostlarla tanışmak ve aile öykülerimizin benzerliği. Fotoğraf çekmek, birden yaz havasına girmek  de unutulmamalı. Hele dostlukla paylaşılan o güzelim sofralar. 

Nisan'ın son gecesi yola çıkarken İstanbul cezaya kalmış bir yatılı öğrenci gibiydi, güzel yaşanması gereken bir günden yolu kesilmiş. Lozan Mübadilleri Vakfı üyeleri, dostları iki otobüs dolusu sessizce geçtik sınırdan gün yeni doğarken. Lütfü Amca bizim otobüste olduğu için çok mutluyduk. Ve sabahın dört buçuğunda, tam bir yüzyıl önce doğduğunu, babasının Kuran'ının arkasına yazdığını söylerken yeni yaşının ilk fotoğraflarını çekmiştim bile. 

Yol öylesine sakin ve dinlendiriciydi ki çok katlı yapılardan ve AVMlerden uzakta olmanın sessizliğini yaşamak çok iyi geldi. İyiki TOKİ yok gibi kara mizah esprileri yaptık aramızda. Kahvaltı molasında güzelim börekleri yedikten, kahvelerimizi içtikten sonra Selanik'e tüm enerjimizle yaklaşıyorduk. 

Bizim otobüsümüzde bir bilgi pınarımız vardı. Sanat tarihinin en yetkin bilim insanlarından profesör Filiz Yenişehirlioğlu. Güler yüzü, olgunluğu ve hoşgörüsüyle hep yanımızdaydı. Selanik hakkında blgi verdi önce. 

Langaza yakınında Beşik Gölü'nün yanından geçerken Sefer Bey baba toprağında babasının anılarını anlatırken güldürdü hepimizi. Babası "Vapurlar yüzerdi gölde" dermiş. Sefer Bey, "gerçekten mi?" Diye sorduğunda ise: "yüzse yüzerdi yani" diyerek yanıtlarmış. Bizler büyüklerimizden hep ayni özlemlerin düşleriyle dinlemedik mi zaten benzer öyküleri. 

Selanik'de kaleye çıkıp şehrin panoramik fotoğraflarını çektik. Bu arada Kanal Artı1'de yayınlanacak gezi belgeseli için Nazım Alpman kameraman arkadaşıyla çekimlerimizi yapıyordu,biz barış içinde 1Mayıs marşını söylerken. Topların  ilk kez Osmanlılar tarafından kullanıldığını, surların alınlıklarındaki yatay tuğlaların depreme dayanıklılığı arttırdığını da öğrendik bu arada Filiz Hanım'dan. Yedi Kule İstanbuldakinin benzeri. Türk mahallesi de sur içindeymiş. 

Beyaz Kule sahilde Kanuni döneminde yapılmış. Önceleri zindan olarak kullanıldığından 'Kanlı Kule' olarak adlandırılmış. Sonraları beyaza boyanıp şehrin simgesi olmuş. Şehirde 1917'de Osmanlı Hükümet Konağı'nın alt tarafındaki Yahudi Mahallesi'nde büyük bir yangın olmuş. Daha sonra buraya hala çok iyi korunan yalılar ve köşkler yapılmış. Bugün hala 'Yalılar' semti olarak biliniyor. Eski Türk mezarlarının büyük kısmıysa bugünkü Fuar alanının altında kalmış. İzmir' anımsatan öyküler bunlar. Kordonboyu'nda çektiğim fotoğrafı İzmir'le karıştıran o kadar çok ki. Ata'mızın evine giderken, 1 Mayıs yürüyüşüne rast geldik. Belli bir güzergahda ve sadece bir kaç polis eşliğinde. O yüzdendir ki şehrin en güzel meydanının adı 'Özgürlük' ya da 'Aristoteles' olması kadim demokrasi kLtürünün yansıması. Hamidiye Bulvarı ve şadırvanı şehrin Osmanlı izlerini taşıyan yerlerinden. 

Ata'mızın evi uzun süredir(!) onarımda. Biz özel izinle bahçeye girebildik geçen yıl olduğu gibi. Ancak nasıl bir onarımsa  yapının tüm mimarisi değişip günümüzün binalarına döndürülmüş. Çift yönlü çıkışı olan dış merdivenlerin bir tarafı yok edilerek bütünlüğü bozulmuş...

Akşam yemeği daha önce de gittiğimiz bir tavernadaydı lütfü Amca'mızın doğumgününü kutlamak için sabırsızlanıyorduk. O yemeğn neşesi ve dostluğu unutulmaz. Şarkılar, türküler, halaylar, sirtakiler ve kahkahalar. Asırlık çınarımız hep mutlu ve sevgimizle hep ayaktaydı. Dönüşte hepimiz espriler ve kahkahalara devam ederken Sefer Bey'in ciddi ciddi rehberlik yapması, bize gecenin karanlığında önemli yapıları göstermek için uğraşması neşemizin dozunu daha da arttırdı doğrusu. 

2 Mayıs sabahı Yanya'daydık. Gezimizin en anlamlı bölümündeydi sıra. Lütfü Amca doğduğu evde doğumgünü pastasını üfledi. Belediye Başkanı hem evde hem de Belediye Meclis Salonunda özel törenler düzenledi. Hem Vakfa hem de Lütfü Amca'ya madalya verildi. Ve yerel televizyon kanalında defalarca görüntüleri verildi. Lütfü Amcamız çok duyguluydu. 

Öğleden sonra her mevsim ayrı güzel Yanya'nın gölündeki adaya gittik tekneyle. Filiz Hoca'mız Tepedelenli Ali Paşa'nın ibret alınacak öyküsünü anlattı evinin bahçesinde. Bir anlamda güce tapmanın trajik sonuydu Ali Paşa'nın yaşamının bitiş şekli, tarihteki pek çok benzeri gibi. 

Biz gezgin ruhumuzu göle karşı Mythos biralarımızı içerek dinlendirdik. Akşam yemeğinde Uzolarımız bizi bekliyordu nasıl olsa. Unutmadan arada molalarda milli içkimizden de içtik.  

Yanya 1830'da kurulan Yunan Krallığına karşın 1913 yılına dek Osmanlı egemenliğinde kalmış bir kent. Camileri hala ayakta. Esat ve Aslan Paşaların şehri uzun süre savunması hiç bir zaman unutulmayacak. 

Gezimiz tarihin acı tatlı öyküleriyle dost sofraları arasında bir sıralamada geçiyor. Yanya'da Paskalya öncesi tüm lokantalar kapalı olsa da belediye başkanının isteğiyle tüm şehri kuşbakışı gören güzel bir restoranda masalarımız hazırdı. Bu arada şehrin eski ve dar sokaklarından geçerken kaptanımızın direksiyonunun ustalığını da alkışlamayı unutmadık. 

Yemekte iki çok özel an yaşadık. Yaşamımda ilk kez 100 yazılı bir doğumgünü pastası gördüm. Mumları üfleyen armağanımız gömleği ve kırmızı süveterini giymiş o güzel insan Lütfü Amcamız doğduğu şehirde onu sevenleriyle birlikte olmanın duygularıyla dimdik ayaktaydı. Müziğe eşlik etti, dans etti ve hattavbir ara halayımıza bile katıldı. Gecenin sonlarına doğru Anastasya Papazoğlu ki yYanya'daki Kapadokyalılar Derneği'nin başkanıymış, babasının el yazısıyla yazdığı defterinden Anadolu Türküleri okudu bize o güzelim sesiyle. Suyun iki yanı bir arada öykülerin müziğiyle yüreklerimiz sıcacık, gözlerimiz hem güldü hem yaşardı aynı anda. Şanslıydık orada olduğumuz ve o unutulmaz anları paylaştığımız için. 

Ertesi gün programımız Arta ile başladı. 17. Yüzyıl Osmanlı  Dönemi köprüyü fotoğraflayıp kahvelerimizi içtik. Daha sonra Faik Paşa Camiine yürüdük portakal bahçelerinin arasından. Geçen yıl kapalı olan kapıyı bu kez açık bulunca birden ilahiler söylemeye başladı aramızdan üç kişi. Doksan yıl aradan sonra yankılanan müzik hepimizi büyüledi. Birden türkülerimizi söylerken bulduk kendimizi. Dernek başkanımız baş vokalist oldu ve koromuz eşlik etti. O yıkık ibadethane yıllardır özlediği seslere biz de ruhumuzun dinginliğine kavuştuk bir anda. 

Dönüşte Yorgia Teyze bekliyordu bizi otobüsümüzün yanındki bahçeli ve bol çiçekli evinde. o bahçedeki çiçekler anneannemin çiçeklerinin aynıydı, kurabiyelerinin tadı da...

Preveze'ye tam öğle sıcağında girdik. Tatil nedeniyle herkes sokaklardaydı. 'Şeytan Pazar' öyküsünü dinledik, mermer oyma öyküyü incelerken. Zalim bir paşa her gün o sokaktan at üstünde geçer, yoluna kim çıkarsa kırbacı indirirmiş. Sonunda bu zulme dayanamayanlar yola sabun sürmüşler ve paşa da atından yuvarlanırken ''şeytan Pazar'' diye bağırmış ve ondan sonra o isim günümüze dek gelmiş.

Parga yolunda 'Nikopoli'  ya da Roma imparatoru Octavius'un askerlerine zafer armağanı kentinin surları ve tiyatrosu çekiyor ilgimizi. Tarih ve doğa öyle güzel ki bir arada. Kıpkırmızı fırça çalıları, akasyalar, katır tırnakları, gelincikler bir renk cümbüşünde eşlik ediyor yol boyu.

Muhteşem Yüzyıl dizisiyle yakınlaştığımız Pargalı İbrahim Paşa'nın doğum yeri çok sevimli bir sahil kasabası. Kalesi, rengarenk evleri ve sahildeki balıkçı lokantaları , cafeleri ve plajıyla tam bir yaz şehri. Otobüsümüzden Ferruh Bey ve Selma Hanım bu yıl kızları Pınar'la ziyaret ediyorlar babaevlerini. Ve evlerinin doksan yıl önceki fotoğraflarını da bulunca çok duygulanıyorlar. 

Tekne gezintileri, çarşı turu, deniz sefası,yemek ve tatlı sohbetler derken zaman geçiyor. Bir otobüs Parga'da akşam yemeği, diğeri Yanya'da Paskalya törenlerini izlemeyi yeğliyor. Biz Yanya'ya dönüyoruz çünkü geçen yıl tanışıp çok sevdiğimiz Christina ile buluşacağız. Christina Çok iyi konuştuğu üç yabancı dile Türkçe'yi de ekleyor son bir yıldır ve bir çok kişiden daha zengin sözcük dağarcığı var. İki ülkenin kültüründen ekonomisine değin sohbetimiz bitsin istemiyoruz. Yeni buluşmalar dileğiyle dönüyoruz otelimize.

Cumartesi sabahı ulu çınar ağaçları, karşısındaki karlı dağ zirveleriyle ve kahvelerin önünde oturup fotoğraflanmayı bekleyen pala bıyıklı, bastonlu yaşlılarıyla anımsadığımız dağ köyü Meçovo'dayız. sabah kahvemizi köy meydanındaki kahvede içerken yan masada, uzun siyah kadife bayramlık elbiseleriyle oturan ikiz gibi duran iki yaşlı hanımın fotoğraflarını çekiyoruz Bayram her yaşta güzel. Sonra ahşap işleri ve peynirleri ve ballarından aldık ve yola koyulduk.

Gezinin en büyüleyici bölgesi Kalambaka'da Meteora Manastırları'na uzun ve virajlı bir yoldan sonra ulaştık. mutlaka görülmesi gereken bu manastır ormanı kısacık bilgilendirmeyle değil ayrıntılı okunması gereken bir yer. Paskalya olduğu için çok kalabalıktı. Ancak bir manastırı gezsek de çektiğimiz fotoğraflarla günü ölümsüzleştirdik. Larissa'ya uğramadı otobüsümüz. Diğer otobüsün bir mektup bırakmaya uğradığını duyunca, Sefer Bey'e bizim de mektubumuz vardı  deyince sessizliği doğrusu ya güldürdü hepimizi. Dedelerimin şehri Karaferye/ Veria'ya uzaktan el salladım bu kez. Ama bir sonraki programa alınması önerisine tüm otobüsten destek geldi.   

Selanik'e dönüp yedi kişilik soframızda yemeğimizi yedik. Yan masamızda sevgili Serez ailesi vardı. sonra Selanik Ayasofya Kilisesi'nde Paskalya törenini izledik. Her yaştan inananlar ellerinde mumları ve yüzlerinde huzurlu bir i,fadeyle saygıyla katıldılar törenin her anına.

Pazar sabahı dönüşe geçtiğimizde beş günlük gezinin başında kendini tanıtan otobüs sakinleri artık tam bir hoşgörü ve dostlukla Nazım Alpman'ın önerisiyle bir kez daha duygularını paylaştılar.

Lütfü Amca'nın baş öğüdü: ''Başarabileceklerinize odaklanın, başaramadıklarınızın üzerinde durmayın ve her günün değerini bilin ve de bol bol gülün''                            

Nedret Hanım sağlık sorunlarına karşın sevgili dostu Nimet Hanım'la geziye katılmaktan öyle mutluydu ki göz yaşlarını tutamadı betimlerken duygularını. 

Nimet Hanım  tam bir kitap kurdu. Çeşme'de karşılaşmayı umuyorum. 
Selma Hanım Fener'den gelmiş bir mübadille karşılaşmasını anlatırken ''Türk Bayrağı gördüğümde ağlıyorum'' deyişini unutamayacağım derken hepimizin aklına Türkiye'de son dönüşümler geldi şüphesiz. Bu arada bizim karşılaştığımız Kapadokya mübadili hanım ise Türk dizilerini izlemekten çok mutluydu pek çok kez duyduğumuz gibi.
  
Lale ise Yunanistan'da kendini çok rahat hissettiğinden, Selanik'in batılı bakış açısının Atatürk'ümüze de çağdaş fikirler verdiğini ve bizim de bu yolda daha çok çabalamamız gerektiğini belirtirken çok haklıydı. 

Evet, Lale'nin sözlerini aktarırken otobüsümüzün arka tarafına geçmiş olduk. Her mekanda olduğu gibi ön koltuklar ağır uslu, arka tarafsa mizah ve kahkaha deposuydu. Ön koltuktan Seçkin Hanım da bizim taraftan etkilenip ''LMV 'yi sevenler derneğini kurmayı düşündüğünü ve gezilerimize bundan böyle katılmayı istediğini açıkladı. Neşe Hanım da ne güzel bir enerjisi vardı yol boyu. o da Edirne turu düzenleyecek bizim için. 

Pınar ve Vahide kardeşlerin geziye katılma öyküleri de ilginç. Geziye ilkokul öğretmenlerinin önerisiyle katılmışlar. Otobüsümüzün en yaşlı hanımefendisi en uyumlularımızdan biriydi.                  

Mübeccel ve Ahmet Özkan çifti yan koltuklarda güler yüzleriyle çok sevdik onları da Ayrıca Lale'nin fakülte arkadaşı olarak buluşmaları çok hoş bir rastlantı oldu. 

Coğrafya Öğretmeni Emel Hanım, torun sevgisi ve eşine cevap yetiştirmesiyle çok tatlıydı. 
Ve Nesrin Hanım, '' gözlerinizi kapatın, yüz yıl sonra doğduğunuz evdesiniz ama vatanınızdan uzakta, ne hissedersiniz ?'' derken galiba bu yazının bitirişini de yaptı. 

Çekilen acılar bir daha yaşanmasın ve barış ruhumuzda da olsun. Suyun öte yanına hep dostlukla gidelim ve gelenleri konukseverlikle ağırlayalım. 
                

26 Nisan 2013 Cuma

NİSAN

Tam yirmi altı gün olmuş İzmir için yazalı. Sonra her gün yeni bir yazı için sabırsızlanırken bahar yorgunluğu mu desem, gündem kalabalığı mı yazmayı özlemiş ama yazamadan kalmışım. 

Aslında 2- 14 Nisan arası İKSV İstanbul Sinema Festivali ile nefes aldım. 22 film izledim. Özellikle yedi tanesini unutulmaz filmlerim arasına aldım. 'Gün Doğarken', Kuartet', 'Son Konser', 'Traviata ve 
Biz', 'Sabır Taşı','Vecide' ve 'Zeytin'. 

Dört film klasik müzik sever olarak ruhuma dokundu derinden. Sabır Taşı ve Vecide ise kadın üzerine Afganistan ve Suudi Arabistan'ı anlattılar ki görülesi filmlerdi. Zeytin, İsrailli bir savaş pilotuyla kimsesiz bir Filistinli çocuğun yolculuğu üzerine ilk başta olanaksız gibi gelen birlikteki yolculuklarını insancıl duygularla birleştirmişti. Umarım gösterime girecek salonlar bulurlar. 

Salonlar deyince; festivale bu yıl Emek'e vurulan kazma seslerinin ağırlığı vurmuştu her yönüyle. Zaten en anlamlı açılış ve kapanış da anılarla dolu sinemanın önünde yapıldı. İlki gazlı ve sulu polislerimizin himayesinde, ikincisi ise yalnızca sinemaseverlerin ve sanat insanlarının katılımıyla sözlü ve müzikli...

Nisan İstanbul'a bol film, dinleti ve sergiler getirdi içinde barındırdığı insandan ötürü. Doğa da erguvanlarını, mor salkımlarını ve lalelerini bezedi olanca cömertliğiyle. Hava ise hem üşüttü hem güneşiyle ısıttı. 

Yurttan haberlerse Nisan'a uygun,bir karanlık, bir aydınlık kısacası karmaşık. Fazıl Say'dık hepimiz yargının hükmünden sonra. 23 Nisan' da çocukluğumuzun bayramlarını özledik ve Ata'mıza bir  kez daha şükran duyduk tüm dünyanın tek çocuk bayramını yarattığı için. Ama ulusal egemenlik bölümüne ne oldu şu hızlı dönüşümde artık sözün yetmediği zamanı yaşar olduk...








30 Mart 2013 Cumartesi

İZMİR'İN KORDON'UNUNDA CUMARTESİ İRFANI

Bir İzmirli olarak Kordon'un Cumartesi irfanına(!) vakıf olmayalı uzun bir süre geçtiğini düşünerek sevgili dostlarımla bugün orada buluşmaya karar verdik. Diyanet işleri Başkanı'na kendi adıma teşekkür etmeyi bir borç biliyorum. Açıklamalarıyla esinlendirdi ve irfanın sözlük anlamlarından birinin kültür olduğunu da öğrenmiş oldum. Ve İstanbul için ne çok yazmış olduğumu, İzmir'imi ne çok ihmal ettiğimi de fark ettim.

Onca yağmurlu ve bulutlu günlerden sonra tazecik bir yaz günündeydi İzmir bugün. Yaşam keyfini çok seven şehrin insanları her zaman olduğu gibi Kordon'a akın etmişti.

Bizim ilk durağımız DEÜ rektörlüğü'nün ön bahçesindeki Eylül Cafe'ydi. Yazmadan geçemeyeceğim,ağaçların gölgesindeki bu güzel cafeye güncel yaklaşımlara inat güzel bir şarap menüsü de eklenmiş. Her akşam dokuza dek mutfağı açık.Daha geç saatlere kadar oturmak isteyenlere de çatı katındaki körfez manzaralı lokanta hizmet veriyor ki orada yüksek lisans kutlamalarından,bir öğrencimin nişan yüzüğünü takmaya, DEVAK İlköğretim Okulu'nun gönüllü çalışmalarındaki toplantılara,GSÜ'ye geçerken veda yemeğime dek uzanan bir çok güzel anım  da vardır.

Neyse, sıra Lucien Arkas'ın kentimize kazandırdığı kendi adını  taşıyan sanat merkezindeki Naci Kalmukoğlu ''O Bir Yıldızdı''
sergisindeydi. Sergi adını ünlü ressam Mahmut Cuda'nın  sanatçı için söylediği ''O bir yıldızdı. Ama parlaklığını görebilmek için, insanın biraz başını kaldırarak etrafına bakması gerekiyordu.'' sözlerinden alıyor. Naci Kalmukoğlu  1917 devrimi sonrası Türkiye'ye göç etmiş 1934 Soyadı Kanunu sonrası Türk vatandaşı olarak Nikoali Kalmikoff olan adını geçmişinde bırakmış, ancak tüm disipliniyle çok sayıda yapıt sığdırmış 55 yıllık yaşamına.Güzelim çiçeklerle bezediği natürmortları, 1920-1950 arası Boğaz manzaralarının yanında sevgili Emek Sineması, Süreyya Operası ve İzmir Elhamra Sineması'ndaki duvar resimleri de onun elinden çıkmadır.Bir de çingene kompozisyonları, hele çingene güzeli Pembe tabloları unutulmaz. 28 Nisan'a kadar açık olan bu sergiyi Pazartesi ve Perşembe dışında saat on - on sekiz arasında görmenizi içtenlikle öneririm.

Bu doyurucu sergiden sonra Kordon turumuz başladı.  Unutulmaz belediye başkanımız Ahmet Priştina'nın anısına sevgiyle, rakı balık keyfiyle dolu masaların arasından  İzmir Cumhuriyeti'ne kimse gölge etmesin dualarıyla dolaştık (İzmirlinin duası da böyle oluyor işte).

Sonra biz de bira keyfi yaptık dostluğun sohbetinin eşliğinde, Kordon Cafe'de, yanımızdaki masada nargile keyfi yapan güzel kızları selamlayıp fotoğraflayıp arkamızda Atatürk Müzesi, o güzel yapıda ve yanında yine eski yalılardan birinin ahşap panjurlarındaki kuşların eşliğinde. Buzlu badem satıcıları geçti kaldırımdan. Gün eksilirken, insanlar her yaştan arttı çimlerin üzerinde.

Midye dolması satanlar,balonlarını kalp şeklinde dizen baloncu, seyyar arabasıyla kumrucu,tertemiz park yerlerindeki faytonlar,on yavrulu tavşanına niyet çektiren yaşlı adam, çocuklara ışıklı oyuncak satan hanım dönüş yolumuza çıktılar birer birer.         

Ve İzmir'in gün batımı bile pırıl pırıl diyerek yürüdük durağa doğru... Her şey İzmir'e yakışır güzellikteydi bugün. Ah bir de otobüsler daha sık gelse hafta sonlarında ve İstanbul'da olduğu gibi kalabalık otobüslere binerken orta kapılar açılsa da Kentkartlar elden ele uzatılıp kullanılsa...Eh, ne demiş eskiler: ''bu kadar kusur kadı kızında da bulunur.''


Herkese kordon irfanı kadar güzel Pazarlar dileğiyle...

 




 





28 Mart 2013 Perşembe

YAĞMUR'UN GÖZLERİNE BAKABİLMEK

Çocuklar umuttur, çocuklar hayattır ve çocuklar gelecektir. Çocukların gözleri dünyanın en güzel ışıklarını ve renklerini yansıtırlar. Ve o gözlerden yaş akmasına neden olanlar insanlıktan uzaklaşmışlardır, ötesi yoktur. 

Ben Yağmur'un gözlerine iki yıl önce baktım. On yaşındaydı o zaman. Ama gözleri yaşından çok büyük bakıyordu. Sevgiyle bakınca yine on yaşına dönüyordu, birden parlıyordu tüm çocuksuluğuyla. Annesi, o güzel annesine kanat oluyordu duruşma salonunda. 

Hep birlikte yaşlandırdık Yağmur'un gözlerini. Duyguları yaşlandı Yağmur'un, göz pınarları değil. Babasını beton hücrenin kokusu sardı, Yağmur'u baba kokusundan uzak kalmak...

Ve bugün babasının eski hücre arkadaşları dayanamayıp açıkladılar Yağmur'un başına gelenleri. Hani Norveç'te Dünya'ya duygularıyla seslenmiş, babasını anlatmıştı ya, hem de Fransızca yapmıştı konuşmasını. Okulunda öğrendiği dilde, hani birçok anne babanın çocuğunu okutmak istediği, bu vatanın yetiştirdiği, özgür düşünceli ozanımızın adını taşıyan okulda öğrenciydi ya....

Yağmur'un gözleri yaşından çok büyük baksa da yüreği çocuktu. Konuşmasında," bana teröristin kızı gibi davrandılar" demişti ya, Nazlıcan'dan sonra sıra ona gelmişti işte. Anlamaya çalışmadılar, empati kurmadılar, notlarını sıfırlamak gibi etik dışı bir yöntem seçtiler. 

Okudum, okuduğuma inanamadım, bir kez daha okudum. Ve kanım dondu. Her işkence ya da şiddet fiziksel olmaz. Duygusal işkence ve şiddet doğrudan yürek dağlar. Yağmur anneleri babaları haklı ya da haksız suçlanıp onların demir parmakların ardında nefes almasını, zincirlenmiş yürekleriyle yaşayan tüm çocukların simgesidir ülkemizde. Umarım ki okul yönetimi bu haberin asılsızlığını kanıtlasın, Yağmur'un yanında olsun. 

 Çünkü,kimlere kıydık, kimleri öldürdük, kimlerin ölümüne seyirci kaldık ve nice acılar yaşadık unuttuk kuşaklar boyu, bir kaç dakika için anımsayın başımızı gömdüğümüz karanlıktan çıkarıp yalnızca bir kaç dakika... Yağmur'un başına gelenlerin bir gün bizim yakınlarımızın başına gelebileceğini duyumsamaya çalışın; ne yapardınız?


Yağmur'un gözlerine bakabiliyorsak ne mutlu bize...