24 Eylül 2014 Çarşamba

İSTİYORUZ

öğretmenlerimiz ve velilerimiz sokakta. Belki sayıları az, katılımları umduğumuzdan az ama yürekleri sokağa inme cesaretini gösterdi ya bu da bir başlangıç. 

On yaşındaki kız çocuklarımız okullarına isterlerse baş örtüleriyle de gidebilirmiş; velilerden talep gelmiş. Aman ne de duyarlıymış bizim eğitim bakanlığımız. Sen türbanı beşinci sınıfa dek indir, sonra da talep diye açıkla. 

O halde bizim de eğitimci olarak taleplerimiz var. Çağdaş eğitim istiyoruz. Ders programlarında bilime dayalı konular istiyoruz, seçmeli derslerde sanata, sorgulamaya, düşünce tarihine ve gerçek bilimsel araştırma tabanına dayanan modeller istiyoruz. Ayrıştırılan Türkiye'de barış eğitimi istiyoruz. Çok sesli müzik tarihinin öğretilmesini, böylece bir yönden de takım ruhunun geliştirilmesini istiyoruz. Yabancı dili konuşabilen ve bunu araştırmalarında kullanabilen öğrenciler yetiştirilmesini istiyoruz. Bin odalı çalınan topraklara dikilen binalara, en son model uçaklara harcanan paraların öğretmenlerin yaşam koşullarının iyileştirilmesine yatırılmasını istiyoruz. Örtünün altında sıkılan saçların yaptıkları sporun esintisinde dalgalanmasını istiyoruz. 

Çarşının yargılandığı değil, 'Gezi Direnişi' ve nedenlerinin öğretildiği bir ülke istiyoruz. Kentlerin ve yeşilin nasıl yağmalanıp siluetlerinin ne üstüne bozulduğunu öğretmek istiyoruz. RES, HES ve korkulan santraller yerine bu güneş ülkesinde güneş enerjisi nasıl geliştiriliri öğretmek istiyoruz. Görgü kurallarını öğretmek ve dil kullanımını zenginleştirmek istiyoruz. Çocuklarımıza şiiri, doğayı ve tınıyı algılama eğitimi vermek istiyoruz. Öğrenci konseylerinin kurulup her basamakta dileklerinin dikkate alınmasını görmek istiyoruz. 
Kısacası güneşi görmek istiyoruz. 

2 Eylül 2014 Salı

PERİ ANNEYİ BİR YIL SONRA ANARKEN

Bugün Peri annemi, çocuklarımın sevgili babaannesini sonsuzluğa uğurlayışımızın birinci yılı. Bloguma yazmaya başlarken ilk düşüncem biricik torunuma sevdiklerimizi tanıtmak, yaşadığımız günlerden etkilendiklerimi yansıtmaktı. Çünkü ''Söz uçar, yazı kalır'' fikrine inanmışımdır. Çocukluğumda yitirdiklerimi hep ikinci ağızdan dinleyerek yazdım. Keşke dememek için yazıyorum  elimden geldiğince.

Benim için Peri anne, tüm tanıyanlar için Ferihan, Perihan ya da nüfus kaydına göre Fikran hanım tanıdığım en doğal, en bozulmamış insanlardan biriydi. Doğduğu, büyüdüğü Tire'sine ve anılarına özellikle çocukluğuna bağlılığını hiç yitirmedi. 

On yedi yaşındaydım ilk tanıdığımda. Dünya güzeli, çağına göre uzun boylu, sarışın, mavi gözleriyle öyle güzeldi ki. Aslında birbirimizi ilk kabullenmemiz pek de kolay olmadı. Aynı yerde doğup büyümemize karşın aile yapılarımız çok farklıydı.

Tire'nin eski ailelerinden, medrese alimlerinden Rıfat Hocanın torunuydu. Sevgili babacığını henüz on beş yaşındayken yitirmiş, güçlü bir babaanne ve ona kusursuz saygı gösteren annesi, biricik ablası ve küçük erkek kardeşiyle büyümüştü. Üzerlerindeki emeğini hiç unutmadığı büyük dayısı kol kanat germişti hepsine.  

Yirmi yaşındayken, onu hep çok seven eşiyle evlendirilmişti. Çok sevdiği kayın validesi Şakire hanım ve sert görünüşlü, otoriter kayın pederiyle aynı evde oturmuşlardı ilk yıllar. O zamanları tüm canlılığıyla anımsar ve anlatırdı bize.

Biricik oğlu henüz yirmi iki yaşında Tire'nin mübadil ailelerinden birinin torununu sevince hayalindeki yerli aileden gelin adayları birden bire yok olmuştu. Hele on yedi yaşındaki gelini, anne diyemediği için ilk yıllarda çok üzülmüştü. Üstüne üstlük bir de yakınları ''Ya oğlun okumayı bırakırsa,'' diyerek aklını karıştırınca başının ağrısını hiç durduramaz olmuştu. Ben her hafta sonu okul dönüşü ziyarete gittiğimde hep düşünceli ve başında çatkısıyla bulurdum onu. Ama ben de çocuktum daha, okuma aşkıyla doluydum. Üzülürdüm o haline. Herhalde yurt dışında okuyan oğlunu özlüyor diye düşünürdüm.

İlk yılların bu farklı anlayışı yıllar geçtikçe birbirinin halinden anlayan ve dinleyen iki dosta dönüştü. Onun öz Türkçe ve tam Tire ağzıyla güzelim sözleri benim gibi bir dil öğretmeni için eşsiz bir kaynaktı. Nazlı anlamında 'baylan, şikayetçiyim yerine 'yangınım', tembel yerine 'uluk', yavaş mizaçlı yerine 'tırıl' sözcüklerini kullanması ilk aklıma gelenler.

Bilgece bakardı bazı ilişkilere ve yakınlıklara. Duygudan çok mantık çerçevesinde karar verirdi. O zamanlar bana sert gelen söylemlerinin yıllar geçip de onun yaşına geldiğimde doğruluğunu anladım.Hatta, aramızda 'Muhacir kızı' olmamdan ötürü pek onaylamadığı ilk yılların anısına; ben de ona, ''Sizde de kesin bir karışıklık var. Bu sarışınlık ve mavişlik nereden geliyor?'' der, güldürürdüm. 

Oğlum ilk torunuydu ve çok düşkündü ona. Son nefesine dek de sürdü gitti sevgisi. Kızımla farklı bir bağları vardı. çok sık görüşemeseler de, her bir araya geldiklerinde acısını çıkarırlardı yoğun paylaşımlarıyla.

Dedeyi kaybedene dek klasik bayram buluşmaları yaşanır,  büyük aile bayram sofralarında toplanırdı. Zaten bu yüzden benim mutfağım Tire'nin iki farklı kültürünün birleşimidir aslında. Annemin Rumeli lezzetlerinin yerine her yemekte zeytinyağ ve daha az pişmiş,daha az et ve bol sebze (marulun bile yemeğini öğrendim), Tire'ye özgü patlıcanlı, domates, biberli pide, patlıcan balığı ve pisi pisi gibi hamur işleri menümüze yerleşti. Babaanne sarması,böreği, lor tatlısı ve keşkeğinin yeri hep ayrı oldu.

Ablasını erken yaşta kaybedince yaşama sevinci azaldı Peri annemin. Onlar birbirlerinden hiç ayrılmazlardı, çok farklı yapıda olsalar da. Hele dedeyi yitirince kendini eve kapatıp o çok sevdiği ve mükemmel yaptığı dantellere, örgülere verdi. Bir de son yıllarında  vazgeçemediği televizyon dizileri vardı.

Dindar bir ailede büyümesi ve hacca gitmesine karşın hep bağnazlıktan uzak kaldı. Kendi içinde yaşadı inancını.Yalnızca içki sofralarını hiç sevmezdi. bizlerle oturur, kadeh sayardı. 

Hep yalnız ve güçlü göründüğü için yoğun çalışmalı yıllarımızda onun yaşlandığını hiç anlayamadık; ta ki evin içinde şanssızca düşüp yatana dek. O günlerde bizi hep yanında istedi ama farklı şehirlerde oturduğumuz için telefon konuşmaları ve hafta sonu ziyaretleriyle yetinmek zorunda kaldı.

Ve geçen yıl bir haftanın içinde yaşlılığa bağlı zatürreden yitirdik. Hastanedeki odasında birlikte kurduğumuz iyileşip Çeşme'deki evimizde dinlenmesi düşümüz yarım kaldı. Sonsuz uykusunda huzur içinde uyusun.     

1 Eylül 2014 Pazartesi

BARIŞ İÇİN BİR DENİZ YILDIZI

Bir 'Dünya Barış Günü' daha geçti, her türden kirli savaş görüntülerinin içinden. Sosyal medyada barış güvercinleri ve dilekleri ilettik birbirimize, yıllardır yinelediğimiz gibi. Ancak yarın yine bol bol şiddet haberi okuyacağımızın ve barışın en temel anlamlarından biri olan hoşgörüden uzak bir dünyaya uyanacağımızın bilincindeyiz.

Acaba barış eğitimi verebilsek biraz olsun azaltabilir miyiz gezegenimizdeki şiddeti? Önce kendimize bir ayna tutalım. 

Öz eleştiri yapabiliyor muyuz?  
Mizah duygumuz benliğimize yerleşmiş mi? 
Düşüncelerimizi karşıt fikirde olanlarla sakince paylaşabiliyor muyuz? 
Toplumsal yaşamda öfke kontrolümüz ne düzeyde? 
Ön yargılardan uzak, dinleyip anlayabiliyor muyuz tüm insanları? 
Yeryüzündeki her canlının değerini biliyor muyuz? 
'İnsan olmak nedir?' diye soruyor muyuz kendimize?
Çocuk büyütmekle yetiştirmek arasındaki farkı sorguluyor muyuz?
Paylaşmanın güzelliğini anımsıyor muyuz?
Gönüllü çalışıyor muyuz katkıda bulunabileceğimiz alanlarda?
Çevre duyarlılığımız ne ölçüde?
Doğa katliamlarına karşı imza veriyor muyuz?
Bizim için değerli olan ilkelerimizi korumak için etkinliklere,yürüyüşlere katılıyor muyuz?
Sanat sevgimizle dünyamızı güzelleştiriyor muyuz?
Sevdiklerimize sevgimizi gösterebiliyor muyuz
Ne olursa olsun gülümseyerek 'merhaba' diyor muyuz?

Sakın bu toplumda hiç bir geçerliliği kalmadı tüm bu yanıtların deyip de kolayına kaçmayalım.

Ve en başta tüm eğitimcilerimiz yaşadıkları tüm olumsuzluklara karşın sınıflarında öğrencilerine hoşgörü ve uzlaşmanın önemini kavratsınlar. Belki başta anlaşılamayacaklar, farklı bir dünyadan gelmiş gibi görülecekler ama o pırıl pırıl gözlere sevgiyle baktıkları sürece sabırlarının karşılığını mutlaka alacaklar, dünya barışına bir deniz yıldızı yollamanın o anlamlı duygusunu yaşayacaklardır.



25 Ağustos 2014 Pazartesi

YENİ BİR YAŞA DOĞRU

Yeni bir yaşa doğru yol alırken bitirdiğim yaşıma bir güzelleme yazayım, sağlıklı ve sevdiklerimle geçirdiğim her gün, aldığım her nefes için şükretmeliyim diye düşünüp aldım klavyeyi elime dokundum tuşlara... Ah, benim şu burcumdan mı, genlerden mi yoksa görüş açımdan mı geldiğini ( belki de hepsinin de payı var) çözemediğim tüm protest düşünceler üşüştü satırlara.

''Artık sevdiklerinle ve sağlıklı olsan bile yaşadığın toprağa yabancılaşıyorsun günden güne ki, bu insan yaşamında çok etkin bir olgu. Hele ki sosyal demokrasiye inanan bireyler olarak otokratik bir yönetimin günden güne kasırgaya dönüşen hızında kelaynaklar gibiyiz.'' dedim kendime.

Sonra kelaynaklar hakkındaki son bilgilere ulaştım; 1982 yılında sadece 17 kelaynak kalmışken  günümüzde bu sayı 83 olmuştur. Eh, demek ki daha umut var. Yalnız onlar düzenli korumaya alındıkları için çoğalıyorlar, ya biz?

Yasaların işlemediği bir toplum olduk yıllardır. Ve son zamanlarda sistemsizliğin sisteme dönüştüğü, gösteriş ve bir takım sahte parıldamaların her değerin üstünü kapladığı sisli bir ortamda yaşamaya alıştırıldık.

Kolayımıza geldi bu sahtelik aslında. Her nereye gitsek sosyal medya aracılığıyla dünya parmaklarımızın ucunda. Lütfen bir anımsayın ilk Facebook kullanımlarınızı. Ne güzel gelirdi, eski arkadaşlarımıza (ve öğrencilerime) ulaşma coşkusunu yaşamak. Bol müzik ve fotoğraflar paylaşılırdı. Günümüzde yüz yüze  ya da telefonda konuşma ve günlük menü ve giysilerimizi yazdığımız ve gösterdiğimiz  arada 'Bahattin' çizgileri ve az da olsa orantısız zeka yaratıcılığıyla gülümsediğimiz bir ortam oldu. 
Eleştirsem de yalnız hissettiğim ve günceli yakaladığım bir köşe benim için de. 

Instagram, ilk başta fotoğrafa dayandığı için çok benimsediğim bir sanal bölümdü. O da eski saflığını yitirse de çok hoş fotoların görülebileceği bir ortam.

Twitter başta cikciklese de 'Gezi' ve 'Kapatma' günlerinin en değerli anısı olarak ve ana akım medya dışında farklı bilgilere ulaşabilme kolaylığını sağlıyor bize.

Niye yeni bir yaşın eşiğinde bunları önemseyip yazıyorum. çünkü teknolojiyi kullanmayı hepimiz fazlasıyla benimsedik ve sanal dostlukların paradoksundaki yalnızlığımızda sorgulamayı unutur olduk. Özçekimler  artarken günden güne özeleştiriler yüreklerimizde kilitli kaldı. 

Yıllanmanın olgunluğuna erişmeye çalışırken, sadeleşmeye uğraşırken yalnızca doğa mutlu ediyor beni. Sessizlik, gökyüzü, suyun sakin şırıltısı, ufacık bir çiçeğin tomurcuğu ve saf gülümsemeleriyle çocuklar. Beton yığınlarının ortasında yaşamalarına karşın doğayı kurtarmak için yapılan tüm gönüllü çalışmalar inadına yaşamak için güç veriyor.

Yine de iyiki doğmuşum, kendimce uğraş vermişim ve aldığım her nefesin, sevdiklerimin değerini bilmişim ya bu karanlık da geçer, güneşe koşarız hep birlikte ve barış da başak verir bir gün...


6 Ağustos 2014 Çarşamba

AÇIK VE ACİL 10 AĞUSTOS ÇAĞRISI

Bu yazı diğerlerinden çok farklı. Çünkü ülkemiz 10 Ağustos seçimleriyle bir rejim değişikliğine en keskin şekilde yol alabilir. Ve bunun tek sorumlusu oylarımızda yapacağımız tercihlerimiz nedeniyle biz olacağız. Ve ben bu ufacık bir katkı da olsa bu yazıyı yazmak zorunda hissediyorum kendimi.

Gelişmiş, demokratik ve çağdaş görüntüdeki ülkelerden çok farklı bir seçim süreci yaşıyoruz. Büyük çoğunluğumuz gönlündeki adayı bulamadığı için ikilemde. OY VERMEK YA DA VERMEMEK, OY VERSEK DE HANGİSİNE VERECEĞİMİZİ KESİNLEŞTİREMEMEK.

78 kuşağı bireyi olarak bu ülkede yalnızca iki kez kısa süreli düşler yaşadım. İlki Ecevit'in 'Karaoğlan' dönemiydi. 73 seçimlerinde oy veremesem de bir toplumsal coşku yaşadım. 'Umudumuz Ecevit' günleriydi. İsmail Cem TRT  genel müdürü olmuştu. Ve bir ulus televizyon aracılığıyla da kültür birikimi sağlayabiliyordu. Genç kuşağın anlayamayacağı kadar uygarca söylemler geçerliydi. Ve o düş yalnızca bir yıl sürdü. Daha sonrası tavizler başladı. 

İkinci ütopya 2013 Haziran günleriydi. 'Gezi' bizlere bu ülkenin hala hoşgörülü ve uzlaşıyla bir araya gelebileceğini gösterdi. Ancak iki hafta sonunda nasıl 2007 cumhuriyet mitinglerinin sonunda tüm kurumlarımız dağıtıldıysa 2013 Haziran ortalarında da TOMAlarla dağıtıldık. Kin ve intikamla yönetilmeye başladık.

İşte bu günler, yerel seçim sonuçlarıyla umutsuzluğa sürüklendiğimiz ayların son umut kırıntılarından kocaman bir sınava girmeye hazırlandığımız son üç gün. 

Kesinlikle adaletsiz, kısa bir kampanya dönemi bitiyor. Ümmetin adamı günden güne sertleşen taktikleriyle oynadığı futbol gibi Anadolu'nun kadim topraklarına en keskin vuruşunu yapmak için bağırıp çağırıyor.

İkinci aday, CHP'nin ilk başta hepimize uzak görünen adayı, bilim insanı oluşundan gelen avantajıyla sakin ve ağırbaşlı konuşmasıyla bizleri de uzlaşmaya çağırıyor.

Üçüncü adaysa aslında en tutarlı ve yenilikçi konuşsa ve görünse de bu ülkeye barış getirecek mi sorusunu sorduruyor. Çünkü yıllardır İmralı'nın savunmasında. Ve yaşanan onca acıyla nasıl başa çıkacak acaba? 

Adaylar bu denli farklı olunca seçmenler de o denli bölünüyor. 

PEKİ, NE YAPMALIYIZ?  ARTIK HEPİMİZ SESSİZLİK, OLGUNLUK VE UZLAŞMA İSTİYORUZ.
ŞU ÇILGIN TÜRKLER artık kendilerini  göstermeli, her şeyden önce oy kullanmalı, Ağustos sıcağında seçim yapana inat.

Verdikleri oylarla ya savaşı ya da barışı seçmeli. Herkesin inancına saygı duyacak olgunlukta görünen adaya oy vermeli, tam olarak desteklemese de.

YOKSA, YA YENİ TÜRK İSLAM CUMHURİYETİ'NİN  YA DA HER İKİ TARAFIN DA KAYIPLARINI UNUTAMADIĞI BİR DÖNEMDE OLDUĞUMUZ İÇİN İÇ SAVAŞA SÜRÜKLENECEĞİMİZİ BİLMELİ.

Eğer görece sakin ve hoşgörülü bir ortama kavuşursak yeniden ruh sağlığımıza da kavuşur ve gelecek yıl daha iyi seçimler yapabiliriz.    

LÜTFEN İYİ DÜŞÜNÜN...     

24 Temmuz 2014 Perşembe

YİTİRDİĞİMİZ GERÇEK SANATÇILAR VE BİR HEYKEL

Son günlerde sanat ve bilim dünyasından ne çok değerli insanı yitirdik. Aslında değerlerinin farkında mıydık? Ne dersiniz?  Ah, Bir de kolu kırılan Akdeniz heykeli... 

Temmuz ayında önce Türk dostu, kendini bizden hisseden Andrew Mango'nun ölümü. O artık yazdığı ölümsüz 'Atatürk' kitabıyla anımsanacak ülkemizde.

Ve büyük sanatçı İlhan Koman'ın 1980 yılında yaptığı kucaklaşmayı anlatan, kendi de bir deniz aşığı olduğu için 'Akdeniz' adını koyduğu kadın figürüyle dalga şeklinde 112 metal levhayı birleştirerek oluşturduğu o güzelim heykel 17 Temmuz 2014'de İsrail'in Gazze'ye kara saldırısını protesto eden bir grup tarafından kolu kırıldı. 

O heykel, benim İşsanat'a her gidişimde önünden geçtiğim ve her kezinde hayranlıkla izlediğim yol arkadaşımdı. İnanın, kolu kırılana dek metal levhalardan yapıldığını bilmiyordum, öylesine zarif ama bir o kadar da görkemliydi. Çok yalnız dururdu akşam saatlerinde. Zaten sanatçının oğlu da heykelin deniz kenarında bir yere daha çok yakışacağını dile getirmiş bir söyleşide. Evet, belki Ferit Özşen tarafından onarılacak ama onun yaralı görüntüsü tıpkı Kars İnsanlık Anıtı'nın yıkılışı gibi belleklerimizden silinmeyecek. Taliban ruhu taşıyanlar çoğaldıkça bu güzel ülkede, bizler daha bir yalnızlaşacağız...

21 Temmuz'da ülkemizin harika çocuklarından Verda Erman iki ay önce yakalandığı kan kanserinden yaşamını yitirdi. İyi ki dinleme şansına sahip oldum. Gerçek bir sanatçıydı. 

Verda Erman'ın benim klasik müziğe bağlanmamda çok büyük payı vardır. On yaşındayken teyzemin evinde yaz tatilimin iki ayını geçirdiğim Ankara'da sık sık babamın çok sevdiğim kuzenlerine de giderdim. Ve açık pencerelerin birinden gelen piyanonun sesi büyülerdi beni. Bir gün İnci Ablamdan öğrendim bu piyanoyu çalanın adını. Verda Erman. on yaşındaki küçük kıza çok büyük katkısı oldu büyük sanatçının. Notaları, çok severek çaldığı Chopin'in 'Ninni'si' gibi eşlik etsin ona sonsuzlukta.

Ve aynı gün Klaus Schmidt de öldü. Dünya'nın en eski tapınağı olarak bilinen Göbeklitepe'nin 1995 yılından beri kazı çalışmalarını ve tanıtımını yürüten bu bilim insanı bizi on iki bin yıl öncesine götürdü ve bu büyük çalışmasıyla tapınağın Dünya Mirasları listesine aday olmasını sağladı. Her geçen yıl tarihi yok edilmeye çalışılan ya da kötü kopyalarla doldurulan betonlaşan vatanımızda bize bir insanlık anısı ve armağanı bıraktı. Ne mutlu böyle anılanlara.. Ne anlamlı olurdu son durağı da Göbeklitepe toprağında kalsaydı ve onu da aynen Kenan Erim'in Afrodisyas'daki o yalın gömütü gibi her Göbeklitepe konuğu da anımsasaydı...

Sonra Sevda Şener'i toprağa verdik. Tiyatro Eleştirmenlerinin en yetkin ismiydi. Ve İngiliz Filolojisi mezunu olarak başladığı tiyatro kariyeri Ankara DTCF'de Tiyatro Bölüm Başkanı olarak son bulmuş ve bu alanda Türkiye'de hocaların hocası olarak adlandırılmıştır. Sevgili öğrencileri onun yolunda yürümeyi sürdüreceklerdir tüm engellemelere karşın.  

Ve bu gece Ayhan Baran'ın ölüm haberi. 'Türk operası en derin sesini kaybetti' diye duyurmuş Andante dergisi. Ahmet Adnan Saygun'un halk şarkılarını yorumladığı plaklarıyla 1985 yılında Fransız Plak Akademisi ödülünü kazanmış desek bir örnek olur mu acaba? Yıllarca AKM'de solist sanatçı olarak sahneye çıktıktan sonra 2008'den beri kapalı kalışı da yüreğini kim bilir ne çok yormuştur bu unutulmaz bas sesi...

Ne çok isterdim tüm bu insan gibi insan sanatçıların son yıllarını daha mutlu ve daha özgür bir ortamda yaşamalarını...


   

  




22 Temmuz 2014 Salı

GAZZE'NİN BULUT ÇOCUKLARINA

KAPILARI ÇALAN BENİM
KAPILARI BİRER BİRER
GÖZÜNÜZE GÖRÜNEMEM 
GÖZE GÖRÜNMEZ ÖLÜLER
**
**
SAÇLARIM TUTUŞTU ÖNCE
GÖZLERİM YANDI KAVRULDU
BİR AVUÇ KÜL OLUVERDİM
KÜLÜM HAVAYA SAVRULDU


 
Nazım Hikmet Ran'ın Hiroşima'dan sonra yazdığı unutulmaz 'Kız Çocuğu' şiirinin birinci  ve üçüncü dörtlüklerini alarak başlamak geldi yüreğimin en derininden...  

Gazze'de çocuklar ölüyor birer birer. 121 çocuk öldü ve bu saldırılar sürdükçe bulut çocuklar çoğalacak. Ortadoğu'nun yüzyıllardır değişmeyen kaderi son yıllarda yine alevlendi. Çirkin politikalar ve politikacıların insanlıktan nasibini almayan temsilcileri yine işbaşında. 
Tüm medya organları sürekli haber yapmakla yetiniyorlar. Bizler de izlemek ve üzülmekle. Bu fotoğraflar hepimizin içini acıtıyor. Ve rahat evlerimizde UZAKTAN üzülüyoruz.


Biz sıradan insanlar nasıl daha etkili olabiliriz? Neden tüm yaşamımız bu haksız savaşlara, saldırılara katlanmakla geçiyor.





Güç hep böyle kötüye mi kullanılacak? Nice masum insan, çocuk ve doğanın tüm varlıkları hep böyle öldürülecek mi?


Darbelerle geçen ömrümüz barış görmeden mi sonsuzluğa göçüp gidecek? 





Ve barış umutlarımız yalnızca çocuklarımızın isimlerinde mi kalacak?