7 Aralık 2013 Cumartesi

BİR MÜZİKSEVERİN HAYIRLI İKİ CUMASI

Müzik, yaşamıma değer katan en önemli öğelerden biri olunca, doğanın mucizeleri gibi müziğe de inanınca, müzikle,özellikle canlı dinletilerle geçen saatler de bana bir tür ibadet gibi geliyor. O yüzden son iki Cuma akşamının da hayrına inanmak gerek.

Ağustos'da alınan Andre Rieu biletlerinden sonra 29 Kasımı iple çekmeye başlamıştım doğrusu. Ne de olsa sanatçı Türkiye'ye ilk kez geliyor ve olimpiyat statlarında klasik müzik konserleri vermesiyle tanınıyordu. İzlediğim DVD'lerinde yarattığı atmosfer de büyüleyiciydi.

Böylece,ağır bir nezle dönemini atlatıp her zamanki İzmir İstanbul seferlerimden birini daha gerçekleştirdim. Benden de fazla dinleti bağımlısı olan Şadan Ablamla Sinan Erdem Spor Salonu'nun yolunu İstanbul trafiğinin dehşetiyle üç saat önceden tuttuk. Neyse, hükümetimizin kültür ve eğlence dünyasına olağanüstü katkılarından dolayı eski hafta sonu kalabalığının yerinde bayağı bir yeller estiğinden mekana rahat ulaştık...

Saat dokuzdan sonra kapıların kapatılacağı tüm bilet sahiplerine telefon mesajıyla ulaştırıldığı için gerek müzisyenlere gerekse müzikseverlere saygılı bir dinleti olacağına güvenmiştik. Konser, on dakika kadar geç başladı. Yanımızda oturanların Karadeniz Ereğlisinde yaşayan 86 yaşındaki bir tıp doktoru ve onun aile bireyleri olduklarını ve onca yolu bu konser için katettiklerini öğrenince daha bir etkilendik. 

İlk kez çevirmen eşliğinde bir konser dinledik. Bu yüzden bol konuşmalı bir dinleti oldu ve bana biraz da Sezen Aksu'nun bol sohbetli konserlerini anımsattı. Johann Strauss Orkestrasının tüm elemanları işlerini severek yaptıklarını baştan sona gülümseyen yüzleriyle yansıttılar. Andre Rieu da hemen her üyeye solo performans şansı vererek hepsinin ayrı ayrı değerleri olduğunu çok açık bir şekilde belirtti.

Ancak organizasyon şirketi, şef, orkestra ve izleyici arasında kurulan saygılı bağı, ilk yarı süresince geç gelen tüm izleyicileri salonun metal gürültülü basamaklarından indirerek yok etti. Sistemin sistemsizliğine hayran kalmamak elde değildi... Aldırmasızlığımız artık her alanda kendini gösteriyor. Dayanamayıp dışarı çıktım ve kimin yetkili olduğunu sordum yer gösteren gençlere. Meğer tüm sorumlular mekan dışına çıkmamış mı?   
   
Andre Rieu, orkestrasına Johann Strauss adını vermesine karşın doğduğu yer Massricht'in adını defalarca yineledi ve bizde yok edilmeye çalışılan kimlik politikasının tam tersine bir tavır sergiledi. Bir çalgının üzerinde durduğu masanın ayakları sallanınca 'bu Türk masası' diyerek soğuk bir espri de yaptıysa da müzisyenler performanslarıyla tüm olumsuzlukları unutturdular. 

Çan ve ksilifon düzenlemeleri harikaydı. Üç Rus sanatçının geleneksel çalgılarıyla çaldıkları parçalar ve her birinin vatan özlemi gözlerinden okunuyordu. Latin tenorlar aryalarıyla, geçen yıl orkestraya katılan Güney Afrikalı, siyah elmas sopranoları lirik sesiyle unutulmaz anılar bıraktılar.

İkinci yarının sonuna doğru dokuz bin kişilik salon tek yürek olmuş, VİP bölümün bir parçasını adeta esir alan yapay karın aşırılığı bile yüzlerdeki gülümsemeyi azaltmamıştı. Konserin son bölümünde üç Türk sanatçının da katılımıyla seslendirilen üç Türkçe parça hepimizin gönlünü fethetmişti tam anlamıyla.    

Tüm giz Andre Rieu'nun şu sözlerinde saklıydı. ''Biz dünyanın en güzel işini çok severek yapıyoruz''.    

İkinci hayırlı Cumadan söz etmeden önce konser öncesi gezdiğim Yıldız Moran sergisini anlatmadan geçemeyeceğim. Türkiye'nin akademik eğitim almış ilk kadın fotoğraf sanatçısı olan Yıldız Moran, sadece 12 yıl sürdürdüğü ve Özdemir Asaf'la evlendikten sonra bıraktığı sanatında, çektiği tüm fotoğraflarda, güçlü tekniğinin yanı sıra yüreğini ve duygularını da eklemiş tüm yalın güzelliğiyle. Altmışların başında çıktığı yurt gezisinde çektiği tüm fotoğraflar derinden etkiledi beni. Pera Müzesinde 19 Ocak tarihine dek açık kalacak sergiyi  fotoğrafseverlere önermek bir gönül borcu gibi. Ayrıca müzenin diğer iki katında Yunanlı sanatçı Sophia Vari'nin heykel ve resimleri zamansızlığı vurguluyor, Yıldız Moran'ın 'Zamansız Fotoğraflar' sergisi gibi.

Ülkemizde kadının adı devlet politikasıyla günden güne silikleştirilmeye çalışılırken, Pera Müzesindeki bu iki kadın sergisi gerçekten  çok değerli. 

Pera'nın sanat gündeminde Amos Gitai'nın Vatan ve Sürgün temalı filmleri de vardı 20 Kasım- 1 Aralık arası.  Roses A Credit'sini izledim. Yönetmenin tümüyle Fransa'da çektiği ve Fransızların İkinci Dünya Savaşı sonrası materyalist bakışını genç bir çiftin giderek değişen yaşamları aracılığıyla ve özellikle genç kadının nasıl korkunç bir tüketiciye dönüştüğünü çarpıcı bir dille veren film tam bir olgunluk çağı yapıtı. Kaçırmadığıma çok sevindim gerçekten.

Gelelim ikinci Cumaya. Dün akşam İzmir devlet Senfoni Orkestrasının Antonio Pirolli'nin şefliğinde, solist olarak Alexander Rudin'in sahne aldığı haftalık konserindeydim. Otuz yıllık izleyicisi olduğum orkestrayı bu sezon ilk kez dinledim. Sinan Erdem'in kötü akustiğinden ve geçen hafta sonu beş buçuk yıldır kapkaranlık bırakılan, artık kaldırımından bile yürüyemediğimiz kuşatılmış hazin İstanbul AKM görüntüsünden sonra her tınıyı tüm berraklığıyla duyduğumuz salonda, usta çellistten Dvorak ikinci konçertoyu dinlemek yine umut çiçeklerini açtırdı ruhumda. Belki bizim sanatçılarımızın yüzleri pek gülmüyor, Kürşat And da uğurladıklarımıza karıştı, kıdemli üyelerle birlikte yaş aldık ama yine de müziğin kalitesi, inanın pek çok yabancı topluluktan üstündü. Ve bir İzmirli olarak şunu da ekleyeyim; seyirciler bölüm aralarında alkışlasalar da coşkuları ve sanatçıyı yüceltmeleriyle İzmir farkını belli ediyorlardı canım...

Eh, ne diyeyim, tüm sanatseverlerle nice hayırlı Cumalara...     


23 Kasım 2013 Cumartesi

KARARTILAN EĞİTİME DİRENEN ÖĞRETMENLERİN GÜNÜ KUTLU OLSUN

Öğretmenler Günü yarın. Atatürk'ümüzün Millet Mektepleri Başöğretmenliğinin TBMM'nde 1928 yılında onandığı gün. Her ne kadar 1981'de darbe hükümeti tarafından kutlanmaya başlasa da, anlamı büyük olduğu için mesleğe gönül ve emek verenler için benimsenmiştir yıllardan beri.

Yalnızca öğretmenler değil, öğrenciler de kutlarlar bu günü. Öğretmenler için en güzel kutlama öğrencilerinin gülen gözlerine eşlik eden sözcükleri değil midir zaten?

Bu yılki 24 Kasım hüzünlendiriyor beni. Gündemde eğitimle ilgili pek çok şey iç karartıcı: 

Artık çarşaflı öğretmenlerin sınıflara girdiği okullar,
Andımızın yasaklandığı günaydınlar,

4+4+4 gibi ucube bir sistem,

Çoktan seçmeli sınavlarla gelecekleri belirlenen öğrencilere kapatılacak olan dersaneler,

Tüm olumsuzluklara ve fırsat eşitsizliğine karşın bitirilen üniversitelerden sonra gün be gün artan diplomalı işsizler ordusu,

Eğitime ayrılan bütçenin azalması, Diyanet kadrolarının artışı,

Ders kitaplarının konu seçiminde siyasal erkin baskısı,

Kitap okuma eylemi yapan üniversitelilerin cezalandırılması,

Gezi eylemini destekleyen değerli eğitimcilerin görevlerine son verilmesi,

Din derslerinin tüm inançlara ya da inanci olmayanlara tek tip dayatılması,

Öğretim yılı başında nitelikleri ansızın değiştirilen okulların şaşkınlığa düşen öğretmenleri, öğrencileri ve aileleri,

Mezun olmalarına karşın atanamayan binlerce öğretmen ve mesleklerini yapamadıkları için bunalıma giren pırıl pırıl meslektaşlarımız,

En başarılı üniversitelerin kesilen ağaçları, karşı çıkan herkese söylenen ve yapılanlar,

Öğrenci evleri için akıl almaz iftiralar ve muhbir sistemi,

Ve en son yıkım, en kısa zamanda karma eğitimden vazgeçilmesi kararı...

Daha yazılacak çok şey var. Ama ruhum yoruluyor yazarken. Ve ben sevgili öğrencilerimle geçirdiğim o güzel kutlamaları anımsayarak geçmişin umutlarını geleceğe taşımak istiyorum.

Ne güzel buketler bulurdum masamda 24 Kasımlarda. Sınıfça toplanan harçlıklarla sunulan armağanlar ve 'Öğretmenler Gününüz kutlu olsun diye gençliklerinin tüm coşkusuyla seslenmeler, sınıfa girer girmez.

Öğretmenliğe başladığım ilk yıllarda  sınıf öğretmenliğini yaptığım öğrencilerim, ''Siz bize yalnızca öğretmenlik değil, annemiz gibi bizi düşünüyorsunuz'' demişlerdi, unutulur mu?

24 Kasım yemeklerinde de konuştuğumuz hep öğrencilerimiz oldu.

Yıllarla birlikte öğrencilerimizden pek çok meslektaşımız oldu. Onlarla çalışmak ayrı bir gururdu. 

Onlardan aldığımız her ileti, görüştüğümüzde, seslerini her duyduğumuzda tanımlanamaz bir mutluluk kapladı yüreğimizi. ''siz bize çok emek verdiniz, öğretmenim, şimdi sıra bizde.'' demeleri.

Müzik, tiyatro,film ve sergi paylaşımlarımız... Koro ve oyun çalışmalarımız... 

Biz öğrencilerimize hep çağdaş eğitim, laik eğitim, bilime ve öğrenmeye saygıyı öğretmeye çalıştık. ve bunları onlara değer vererek sevgiyle yaptık. Karşılığını da çok yüceltilmiş şekilde aldık. 

Bugünün genç öğretmenlerine ve tüm eğitimcilerine inanıyorum ve biliyorum ki öğrenmekten vazgeçmedikleri sürece sorgulamayı da öğreteceklerdir.

Çağdaş ve baskısız eğitim ilkeleriyle kutlayacağımız nice öğretmenler günü dilekleriyle tüm öğretmenlerime en içten saygılarımı ve sevgilerimi iletiyorum.           

    

19 Kasım 2013 Salı

FOTOĞRAF TUTKUDUR

Fotoğraf üzerine yazmayı ne zamandır istiyordum. Son günlerde güz güzelliklerini fotoğraflarken doğanın eşsizliğini duyumsamak nasıl iyi geldi ruhuma.

Yıllar önce, Fotoğrafevi'nde aldığım temel derslerde, ışıkla yazı yazmak tanımını çok sevmiştim. Işığı,anla birleştirmek müzik gibi sağıltıyor insanca duygularımı. 

Ah, bir de eski fotoğraflardaki öykülendirmelerim. Gezdiğim sergilerde, baktığım eski aile albümlerde ne yaşanmışlıklar gizlidir. Zaten benim fotoğraf sevgim sevgili komşumuz Türkan Abla'nın evinde, eşi fotoğrafçı Cafer Amca'nın çektiği fotoğraflara bakarken filizlenmiştir. Siyah beyaz fotoların şiirselliğini çocuk aklıyla algılayıp sevmekle başlamış ve ilk çektiğim fotoğraflarla da dostluğumuz başlamıştır makinelerle. 

Fotoğraf çekme maceraları da ayrıdır değil mi? Film rulolarını otuz altılık seçip yıllar boyu, banyo sonrası nasıl çıkacağını beklemek ayrı bir coşkuydu doğrusu. Bir bakarsınız, çekmeyi en arzuladığınız yerde, film biter, yedek yoktur yanınızda,ya da tam çıkarırken bir terslik olur, tüm pozlar yanar. En basit makineden yavaş yavaş yarı profesyonele doğru yükselirsiniz, iki yıl geçmeden yepyeni modeller çıkar, lenslere yetişemezsiniz. Kısacası fotoğrafla aranızda tatlı bir telaş sürer giderdi ki artık  akıllı telefonların sayesinde fotoğraf makinelerine haksızlık yapmaya başladık. ve ben yarı teknolojik birey olarak bunun cezasını çektim bir anlamda. 

Bayram tatilinde çok yoğun programlı bir İspanya gezisi yaptık. fotoğraf tutkunları bu tür turlardaki zorluğu bilir; bir yandan görüntü, öte yandan grubun peşinde koşarsınız. Ve o anda en rahat hangisi gelirse onunla çekersiniz. Yani on telefon çekimine ancak bir iki kamera pozu. Ve akıllı telefonda yedekleme programını kullanmazsanız benim gibi, yanlışlıkla silinenlerin arkasından gözyaşı da dökersiniz.

Neyse, bu yazıya da hüzün ekledim ya, inanamıyorum kendime. Halbuki fotoğrafın düşün etkisinden söz edecektim ve etkilendiğim fotoğraflardan. Portre çekmeyi çok seviyorum. Çünkü her yüz kendi öyküsünü yansıtıyor. Fest'le katıldığım Bakırköy turunda çektiğim balıkçının  çizgileri hala gözümün önündedir. Üsküp'deki yaşlı hanım, Mısır Çarşısı'ndaki şeker yiyen çocuk ve aile bireylerinin çok sevdiğim bir iki pozu. Ve son zamanlarda Bora'yı yakalamak.

Fotoğraf sürekli çevrenizi gözlemenizi gerektirir. Ve o gözle baktığınızda hayattan kareler birbirini izler. Her an kameranızla belgeleyemeseniz bile, belleğinize çekebilirsiniz bazı pozları. 

Gezi Parkı fotoları çok ayrı bir yere sahip benim için tüm gerçekliği ve canlılığıyla. Cumhuriyet mitingleri, 1 Mayıs fotoları, son on yılda hızla değişen İstanbul siluetleri, Garipçe ve Poyrazköy'ün katledilmemiş hali...

Fotoğraflar çok iyi tanıklık yaparlar geleceğe, geçmiş için. Belki de bu yüzden son İstanbul Bienali ve Çağdaş Sanat Fuarı'nda fotoğraf seçkileri geniş yer kaplıyordu. Bu yıl benim için en anlamlı fotoğraflarsa 'Mübadil Aile Öyküleri' sergimizdekilerdi. Belgelemiş olduk kuşakların benzer yaşamlarını.

Bu aralar fotolarımın bazılarını Instagram'da paylaşmak hoşuma gidiyor. Yalnızca fotoğrafa dayanan bu sanal sitede iyi paylaşımlar bulabiliyorum. Örneğin Metin Feyzioğlu'nun iyi bir hukukçu ve politikacı olduğu gibi çok iyi bir fotoğrafçı olduğunu da orada keşfettim. Politika ve fotoğraf denince İsmail Cem'in o güzelim fotoğraflarını anımsamamak olanaksız.

Film izlerken de fotoğrafları izlerim bir bakıma. Örneğin Nuri Bilge Ceylan filmleri, onun fotoğrafçılığının da izlerini taşır büyük oranda. Theo Angelopoulos ,Ingmar Bergman  ve Kim Ki Duk filmlerinden bazı sahneler unutulmazdır benim için.

Magnum Fotoğrafçılarının sergilerini de görme şansım oldu ve Bresson'la Caba ustaların sadeliklerine hayran kaldım. Ara Güler'in, en eskiden en yeniye fotoğrafları na kaç kez baksam da her defasında başka bir ışık yakar gözüme.

Fotoğraf bir tutkudur sözün özü. İyi fotoğraf vermek de yaşam sanatının dallarından biridir. Nasıl bakarsanız hayata, gözlerinizdeki ışık da öyle yansır o sihirli kareye. O yüzden bazı insanlar uyarırlar yanlarındakileri, ''Fotoğrafımızı çekiyorlar, dikkatli olalım'' diyerek...       


31 Ekim 2013 Perşembe

BİR AYDA İKİ BAYRAM

Eylül'ün son gününden Ekim'in son gününe, nasıl da uzun bir ara vermişim. Yaz sonrası gelen bir yorgunluk mu, gündemin yoğun değişimi mi, İstanbul - İspanya hattı mı, ne dersem diyeyim tek sözcükle tembellik bu yaptığım. 

Şu anda Tire' de anne evinde sonbahar güneşinin sızdığı koca çınar ağacının yaprakları arasındaki balkonda canım birden ve içimden ne gelirse yazmak istedi. 

İki bayram yaşadık şu son bir ayda. Kurban Bayramının hayvancıkları kurban eden anlayışı ya da inanışı benden uzak olsun ancak tatili çok iyi geldi. Çünkü yıllardır görmek istediğim İspanya gezisine kavuştum. Ve Barcelona ki Gaudi'nin gülümseten yapıtları, hemen her balkondaki Katalan bayrakları, ilginç restoranları ve geniş caddeleriyle Woody Allen filminden çıkmış olmasa bile benim Barcelona'mı yaşattı. 

Daha sonra Valencia, Granada, Cordoba, Sevilla ve Madrid. Her bir şehirde farklı tatları ve tarihi duyumsamak doyurdu ruhumu. Hele Alhambra (Elhamra) Sarayı; hiç bu denli etkileneceğimi düşünemezdim. Ahşap oymalar ve çiniler ve o güzelim ışıkta çektiğim fotoğraflar. Hani insanın unutamayacağı günleri belleğinde hep canlılığını korur ya, o gün de benim için  tıpkısıydı. Ah, bir de ben bu fotoğraflarla yeni bir sergi açarım umudunu tam yeşertmişken, teknolojinin son harikası, 13.2 pikseline aldandığım telefonum,  bir başka ele geçtiğinde en sevdiğim fotoları bir anda silmeseydi ve ben de sevdiğini yitirmişcesine arkalarından göz yaşı dökmeseydim.

Valencia'daki la Lonja Market, rengarenk meyveleri ve canlılığıyla hepimizin enerjisini yükseltti.  Sevilla da çok etkilendiğim şehirlerden biri oldu. Flamenko'nun anavatanında izlediğim dansçılar gerçekten mimiklerinden topuk seslerine ''Bu bizim dansımız.'' diye seslendiler. Cordoba'da Mezguita Camii ki arkadaşlardan biri ''Bizimkiler de cami mi?'' diyerek hayranlığını dile getirdi. Musevi Mahallesinin dar sokakları da çok özel görüntülerdi.

Madrid, Ankara'mız gibi bir kara başkenti olmasına karşın, yemyeşil parkları, geniş meydanları ve kalabalığıyla hele Prado Müzesi'yle içine çekti hepimizi. Hele neşeli ve çok iyi anlaşan bir grup ve mükemmel bir rehberin eşliğinde oluşan bir takım ruhu olunca yenen her yemeğin, atılan her adımın ayrı bir anısı kaldı içimizde.

İspanya, tutuğum notlarda ayrı bir gezi yazısı olmayı hak ediyor doğrusu. Umarım yakın bir zamanda düzenlenir tüm gezi notlarıyla birlikte.

Gezi, gezi diye yazarken usumda hep 'gezi direnişi' var. Bu yıl doksanıncı yılını kutladığımız Cumhuriyet Bayramımıza da gezi ruhu damgasını vurdu tam anlamıyla. Geçen yılki kutlamalardan ne denli güçlü birlik ruhu vardı. Ben İzmir'de Kordon'da sevgili arkadaşım Nurhan'la bile zor buluştum.Gonca'yı ise bulamadım. Adım atmak öyle zordu ki. Aslında nefes almak bile demek daha doğru.Her yaştan İzmir'li Cumhuriyet mitinglerinin daha da üstünde bir sayıyla katılmıştı en değerli bayramımıza.Tüm gençlere içten bir merhaba yolladım yüreğimin en derininden.onların direnişi bizi yeniden canlandırdı ve çoğalttı.

Evet, ruhumuz genelde karamsar ama bir köşeciğinde umut çiçekleri açıyor tüm olumsuzluklara karşın...Ölümsüz Ata'mız ve Cumhuriyetimizin kuruluşuna emeği geçen herkes ışıklar içinde uyusunlar sonsuza dek ve bizler de daha çağdaş ve aydınlık bir ülkede yaşama sevdasını var oldukça sürdürelim. 




30 Eylül 2013 Pazartesi

SEVGİLİ ÖĞRENCİLERİMDEN BİR KAÇ ANI

Benim sevgili öğrencilerim için yazmak istiyorum bugün. Eylülün son günü. Emekli bir öğretmen okullar yeni açıldığında daha çok düşünür öğrencilerini. Çünkü yıllarca bugünlerde hep onlara neyi nasıl daha iyi öğretebileceğinin uğraşında olmuştur.  Ve hep sevgilerini saklamıştır en derinde.Bugün denize baktığında nasıl dinlendiriyorsa ruhunu, yıllarca onların gözlerinden almıştır yaşama sevincini.   

Bir gün gelecek anılar kitap olacaktır. Ama ilk olarak bu satırlarda bir kaç anıyla başlamak iyi olacak diye düşünmektedir belgince.

Sona hiç unutamadığım beni çok etkileyen bir öğrencimdi. Ben onda yaşam mücadelesini öylesine açık gördüm ki o yüzden başlarken Sona ilk oldu, anlatmak istediğim. Kapkara gözlüydü Sona. On kardeşin en büyüğüydü. İzmir'e  göç etmişler, o da Anadolu Ticaret Lisesi'ni kazanmıştı. Benim ilk öğrencilerimdendi. Sorulara, alıştırmalara ilk yanıtlar hep ondan gelirdi. Yaşıtlarından çok farklı ve çok ciddiydi çoğu zaman. Bir gün nedenini öğrendim ondan. Okuldan döner dönmez tüm kardeşlerinin sorumluluğu üstüne biniyor, yemelerinden uyumalarına dek annesine yardım ediyor ve çoğunlukla ödev ya da sınav hazırlıklarını ayağında küçük kardeşlerinden birini uyuturken yapıyordu.Daha bir sevdim onu, bunları duyunca.

Sona çalışma azmini hiç yitirmedi. Ve Boğaziçi Üniversitesi İngilizce Öğretmenliğini kazandı. Artık haber alamasam da onun çok iyi bir öğretmen olduğunu biliyorum. Yolu hep açık olsun.

Yıllarca Dokuz Eylül Üniversitesi Yabancı Diller Yüksek Okulunda ders verdim. Çok sevgili arkadaşlarım ve öğrencilerimle acı tatlı anılarım oldu. Tıp fakültesi öğrencilerine kendi yerleşkelerinde ders verdik dört yıl boyunca. Derslerin başlamasından sonra üç dört hafta daha yeni geçmişti. Bir Pazartesi derse girdiğimde öğrencilerimden birinin olmadığını fark ettim. Ne yazık ki Cumartesi günü Konak tarafına gitmiş ve karşıya geçerken bir araba çarpmış, yoğun bakıma kaldırılmıştı. Nasıl saygılı ve sevgi dolu bir delikanlıydı. Ondan sonra, her gün dersim biter bitmez odasına uğruyor ve bitkisel yaşamdaki fidanın yanında, Tunceli'den gelen ailesiyle zaman geçiriyor, umutla bekleyen arkadaşlarıyla gözlerini açmasını bekliyorduk.

Doktorların umutsuz gördüğü, geleceğin doktor adayı aylar sonra gözlerini açtı yeni doğmuş bir bebek gibi. Ailesi Hacettepe'de tedavisini sürdürdü. Belki doktor olamadı ama ailesinin desteğiyle yaşama döndü.

Galatasaray Üniversitesi'nde üç yıl çalıştıktan sonra emekli oldum. Babam çok ağır bir ameliyat geçirmişti ve çok istemişti emekli olup İzmir'e dönmemi. GSÜ öğrencilerinden çok şey öğrendim. Derslerimiz genelde son saatlerde olduğu için benim sınıflarımda huzur duyduklarını söylerler, günün ağır yükünden sonra güler yüzlü derslerde dinlendiklerini sık sık dile getirirlerdi. Hazırlık öğrencileri daha çocuksu ve neşeliydiler. Bir gün konu gereği karakterle ilgili sözcükleri öğretirken bir öğrencim:'' Sizde Kızılderili ruhu var.'' demişti. Çok hoşuma gitti bu analiz doğrusu. İçimdeki beni bundan daha iyi anlatan bir tanımlama olamaz diye hiç unutmadım.

Emekli olup babam iyileşince İTÜ Maçka Yerleşkesinde ders verdim bir dönem. Meslek yaşamımdaki en güzel zamanlardandı. Dört yıl önce hepimiz daha özgürce anlatıyorduk istediğimizi. Öğrencilerimiz de öyleydiler. Hala haberlerini yakından izlediğim,sevgili kız öğrencilerimden birinin aktivist ruhu coşku verirdi bana. Mezun olduktan sonra da hiç yitirmedi heyecanını. Yurt dışında gönüllü çalışmalara katıldı, fotoğraflarıyla da çok şey anlattı, sözleriyle de. Umutları hep sürsün.

Şimdilik bu kadar diyelim, bir gün kitap olsun sevgili öğrencilerimle paylaştıklarımız diyerekten.       


    

27 Eylül 2013 Cuma

MENEKŞELER YANMASIN

Dün 'Menekşe'den Önce' filmini izledim ve 2 Temmuz 1993 Sivas Madımak Otelinde kaldı yüreğim.Sakın dayanamam, gidemem demeyin. Çünkü insan olan, vicdanı olan herkesin MUTLAKA izleyip unutmaması gereken bir belgesel. Çünkü o görüntüler ve otelde o kapkara saatleri yaşayıp sağ kalanların tanıklığında yapılmış bir film.

Önce Menekşe ve annesi Hüsne Kaya'yı tanıyın, sonra Serdar Doğan'ı, o güzel gözlerindeki acıyla herşeyi anlatan Neval Balkız'ı, 'Gri Gül' öykülerinin yazarı Lütfiye Aydın'ı ve sadece dinleyin. Görüntülere dayanamam derseniz, yalnızca oradan gelen her sesi ve sözü ve Fazıl Say'ın piyanosunu dinleyin...

Menekşe, filmin kahramanı. 14 yaşındaki ablası Menekşe'nin ve 12 yaşındaki abisi Koray Kaya'nın yanarak uçmasından üç yıl sonra doğmuş, babasının terk ettiği, annesinin kol kanat gerdiği, bugün Sivas Cumhuriyet Üniversitesi öğrencisi olan hepimizden güçlü Menekşe.Mor menekşelerin naifliğinde,ama bir çınar ağacı kadar güçlü gencecik bir kız.

Annesi Hüsne'nin, Menekşe'nin saçını taradığı sahneyi unutmak zor. Üç yavrulu Hüsne Ana tüm derdini Menekşe'nin saçlarını durmaksızın tararken anlatır, tarar anlatır, tarar, tarar... Bir de yıllar sonra Madımak'da yapılan anmadaki haykırışına kulak verin olur mu? 

Hüsne Ana, haberi nasıl almıştır biliyor musunuz? Hacdan dönen komşularını ziyarette. İşte böyleydi birbirlerinin inancına saygı, eğer kışkırtıcılar olmasaydı. 

Serdar Doğan, kardeşi Serkan'ı yitirmiş, elektrikler yangından ötürü kesik olduğundan morgda donmamış ve dayısı kimlik saptaması yaparken nefesini farkedince yaşama en kıyısından tutunmuş kara yağız  Serdar. Sesinin acısı apaçık Serdar. Dayısı demiş ki: ''Ah, keşke babanın kardeşini kaybettiği acısının, senin yaşadığını öğrendiğindeki sevincinin yüzünde aynı anda yansımasını belgeleseydik, başka hiç bir yapıta gerek olmazdı bu katliam için.''

Lütfiye Aydın, herkesin altın kalpli annesi, eşinin Latif'i, gerçek bir öğretmen ufacık bir hava kırıntısına karanlıkta koşup atlayan, üzerine düşen onca cam ve çerçeve yanığından sonra hayata yeni doğmuş bir bebek gibi dönen Lütfiye öğretmen. Eşinin özeni ve sevgisiyle kendini anımsayan o güzel insan.

Neval Balkız, tam bir bilim insanı olarak tüm olanları en öznel şekliyle bize aktaran ve kavratan o acı yeşil gözlü ve güçlü kadın.

Unutamayacağım görüntülerden biri de, tüm aydınların ve sanatçıların iyi niyetli bekleyişi, devlete duydukları güven, nasıl olsa kurtarırlar bizi düşüncesi ilk saatlerde. Saldırılar başlayınca kendilerini korumak için tek silahları olan süpürge sopaları nasıl da eğri durmuş o ozanların elinde.

Beklerken çalınan mızıkanın notaları nasıl da ağır gelmiş yüreklerine. Susamışlar, korkmuşlar, birbirlerine sarılmışlar ve sekiz umarsız saatin sonunda ateşin içinden geçmişler. o güzel insanlar, tam otuz beş can ki içlerinde dostlarının şenliğine katılmış Carina'da var,otelin iki görevlisi de ve Nesimi Usta, Asım Bezirci, Metin Altıok, Hasret Gültekin, Behçet Aysan, Muhlis ve Muhibe Akarsu, Asaf Koçak gibi beyinleri ve yürekleri parıldayanlar sonsuzluğun yüceliğine tüm saflıklarıyla geçmişler arkalarında bize en güzel eserlerini ve sevgilerini bırakarak...

Yakanlar mı? Zamanla aşındılar ya, hiç bir zaman ARINAMASALAR DA...
   
Ve tam yirmi yıl sonra 15 Haziran 2013'de Gezi Parkı'nın o kocaman coşkusundan, müziğinden, halayından, horonundan ayrılıp Taksim Meydanı'na inerken bizi 35 canın anma fotoğrafları vardı ve karşılarında Atatürk Kültür Merkezi'nin önünde konuşlanmış tam korumalı bir polis topluluğu, on dakika sonra gerçekleşecek olan saldırının hazırlığındaymışlar meğer.

O gün oradaki herkesin gözleri ve yürekleri yanarken gazdan, Sivas'da yiten canların anıları da bir kez daha yandı ve o yangına onlar gibi yiten gencecik kurbanlar da eklendi...

UNUTMAYALIM...   

             

19 Ağustos 2013 Pazartesi

YALNIZLIK MI YAŞLILIK MI YOKSA HEP UMUDA YOLCULUK MU?

Son günlerde gördüğüm bir fotoğraf karesi öylesine etkiledi ki beni yazmalıyım dedim kendimce.Aslında tümüyle rastlantısal bir şekilde karşıma çıktı.Ve yalnızlıkla yaşlılığın insanı nasıl kasıp kavurduğunu bir kez daha anımsattı.

Annemle birlikte Çeşme'de yaşayan ailenin en yaşlı üyelerinden yengemizi ziyarete gittik bayramın son günü. Yengemiz çağımızın en şanslı yaşlılarından. Çünkü üç çocuğuyla aynı apartmanda oturuyor hem yazlık hem de kışlık evinde. Hepsi aileleriyle birlikte onunla sürekli ilgili. O da bunu çok doğal olarak kabullendiği için gayet güçlü her yönden.

Bir gün önce halalarının eşini toprağa vermişler İzmir'de ve evine gitmişler son görevlerini yaptıktan sonra.Enişte eşini dört yıl önce yitirmiş ve huzur evine yerleşmişti. Ancak son zamanlarında oradan sıkılıp evine, sığınağına geri dönmüş.Ve kimseyi görmek istemez olmuş.

Aslında bir romana konu olabilecek denli bir aşkla sevmişti eşini. Eşi onu öylesine sevdi mi yoksa ilk aşkını unutamadı mı hep anlatılan bir aile öyküsüdür aramızda.Her neyse, tüm aşk öykülerinde olduğu gibi işte, herkes kendi yarattığı aşkı yaşar ya, onlar da uzun yılları paylaşmışlar kendi dünyalarında...

Çocukluk anılarımın unutamadığım o eski izmir evlerinden birinde otururlardı. Hani o eski işlemeli kapılarından girersiniz salona, mutlaka içinde çeyiz porselen ve camların saklandığı vitrinli büfe karşılar sizi. Ve koltuklar mutlaka koyu renk, çoğunlukla bordo kadife, el oyması büfenin takımı masa ve sandalyeler koltuklara eşlik eder. Eğer dar cepheli bir evse, genellikle  körfez manzarası genişletir o darlığı.İşte öyle bir evdi.

Nerdeyse yarım yüzyıl sonra o evden kalan eşya ailenin en genç kuşağından sinema sevdalısı sevgili yeğenlerden birini kamerasında belgelenmiş serildi gözlerimize. Evet, mobilyalar, tüm anı eşya o eski İzmir evinden sonra taşınılan beton kafes dairede esirgenmişti. Yalnızlık ise eniştenin yatağındaki eski plastik bebekte, üstü özenle örtülüp, uykuya yatırılan gözleri hep açık duran plastik bebeğin sabit bakışlarına gizlenmişti.

Yaşlı ve yapayalnız görünen,sesiz bir adam tüm anıları eşinin ölümünden sonra hiç değiştirmediği, aynen koruduğu evinin duvarlarının arasında saklarken, sanki tüm düşlerini örtmüştü bebeğe  ve sisli  anılarıyla almıştı kalan son nefeslerini. 

Ben o fotoğrafı yalnızca belleğimin bir köşeciğine kaydettim. Biliyordum ki herkes kendi seçimini yapar bir anlamda. Bir yenge ve bir enişte yaşamın paradoksal iki yüzüydü, aynı anda karşıma çıkan.

Belleğimde sakladığım öylesine farklı fotoğraflar var ki onların yaşlılık yılları hep gülümsetiyor beni mücadeleci ruhlarıyla ve yaşama hep umutlu ve coşkulu bakan gözleriyle.Muazzez İlmiye çığ, Hayrettin Karaca, Haldun Boysan, Betül Dormen gibi yaşayan ve yıllananlar da var. Hep üretmeyi sürdüren, takvim yaşlarını değil, gönül yaşlarını yaşayan ve yalnızlığını canı çektiğinde yaşamayı seçen.

Bu yazıysa bir fotoğrafın bazen bir yaşamı nasıl etkili   yansıttığına inandığım için yazıldı ve yaşamımızdaki yalnızlığı  da seçseler tüm yaşlılara olan saygımdan.