21 Ocak 2014 Salı

TOPLUM KÖKENLİ PNÖMONİ

Sevgili blogumla aramıza toplum kökenli pnömoni girdi bu kez. Eh, benim gibi ilk şiirini sekiz yaşında 'Kıbrıs'taki Kardeşleri' için yazan birine toplum kökenli pnömoni uygun düşerdi, o da oldu. 

Aslında, hastalığımı, 'son noktayı 17 Aralık'ın koyduğu pnömoni' diye adlandırıyorum. Bu memleketi seviyorsanız, bu toprakların kadim kültüründen yola çıkarak insan olmak çok önemli, doğanın tüm varlıkları ve dengesi çok değerli diyorsanız işiniz zor.

Okumak, dinlemek ve anlamlandırmak uzun soluklu bir uğraş. Sizi soluksuz bırakan bir enfeksiyonla uğraşırken özellikle ilk kırk sekiz saat sürekli bir ateş ve uyku halindeyseniz; inanın gördüğünüz kabuslarda bile hep ülkenin kaderini çizenler ve yakın çevrenizdekilerin sorunları harmanlanmış durumda.

Sonra günler geçiyor, dinlenme durumuna geçiyorsunuz, 'Aykırı Sorular' ve İoanna Kuçuradi konuk. Bilgeliğin aydınlattığı yüzü ve sözcükleri bir araya gelince, sonsuzluğa kavuşan Halet Çambel'e  duyduğunuz elem biraz olsun hafifliyor. Çünkü bu toprağın kadınları her koşulda güçlüdür ve yaratıcıdır diyorsunuz. 

Pedofili evlilikler, kadın cinayetleri artıyor bir yandan. Hele o yorumlar ve erkek bakış açısının resmi temsilcileri içinizi bulandırıyor. Yine de bir gün değişecek, eğitim yeniden yapılanacak umudunu sürdürüyorsunuz.

Fatih Hilmioğlu'nu düşünüyorsunuz, çağdaş bir üniversite yarattı ve sonucu ne oldu diyerek. Bir türlü açılamayan dosyalar, durmaksızın yerleri değiştirilen yargı ve emniyet görevlileri yine kabuslarınız olarak sürüp gidiyor. 


Günlerden 19 Ocak, ayakkabı kutularının yasa dışı parayla özdeşleştirildiği günlerin üzerinden bir ayı aşkın bir süre geçmiş. Usunuzda, yerde yatan o kocaman gönüllü adamın altı delik ayakkabıları. Geçen yıl tüm kalabalığın arasında nefesim daralmıştı. Bu kez yorgun sol ciğerimin altındaki yüreğim acıyor ve Çotak'ına seslenen cesur Rakel Dink o çarpıcı tümceleriyle nasıl da zamana direnen bir konuşma yapmıştı diyorum.

Roboski'de sağ kalanlara neden eylem yapıyorsunuz diye bir orantısız eylemle karşılık verilmiş. Bayramiç'de Kaz Dağlarını mahveden ve edecek olan maden işletmesi çalışanlarının servis aracını durdurup madenin zehir saçtığını anlatan aileye, çocuklarını suça itmiş kabul ederek evlerine ayda bir kez sosyolog yollamaya karar vermiş yargı. Böylece sosyologların yeni bir görev alanı daha belirlendi...

Ve Cuma akşamı sosyal medyada son haberlere bakarken, Hani o 'Şehnaz Tango' ve sonra 'Gülbeyaz'  gibi dizilerden tanıdığınız hele Kazım Koyuncu'yla birlikte söyledikleri türkülü sahneleri unutamadığınız farklı birsanatçı Nejat İşler'in yoğun bakım, septik şok haberini alıyor ve 'sakın,sakın, diren, diren' derken buluyorsunuz kendinizi.

Sonra o düşsüz uykularda, bir zamanlar bu ülkenin 'Takalar' gibi şiirler yazan ozan bir başbakanı vardı; ne zaman gemilerini çoğaltan başbakan yavrularına geçtik diye hayıflanıyorsunuz.

Hukuksuz ülkenin kısıtlanmış, baskılanmış ama yine de çoğaldıklarına inanan bireyi olarak öğrencilerinizin paylaşımları umut veriyor. Ve dost sesleri duymak, sevdiklerinizin sevgisini duyumsamak, Boğaz'da geçirdiğiniz ve de üşüdüğünüz İstanbul'daki son Pazar, müzik, sergiler, fotoğraflarda yansıttığınız, ruhunuzu sağılttığınız her an yine umut veriyor.             

      

1 Ocak 2014 Çarşamba

2014'DEN 2013'E BAKIŞ

Yeni yılın ilk gününde hemen eskiyen 2013'e şöyle bir bakmak istedim kendi penceremden. Düşünüyorum da yaşamımda ilk olan pek çok şey geçti şu 365 günde. 

Bu yıl ilk kez hiç sınıfa girip ders vermedim. Ama ilk kez bir topluluk önünde yeni öğretim yılının ilk dersini vermem önerildi. Çünkü okulumuz açıldı. Artık fen lisemizde okuyan öğrencilerimiz var. Hep arzu ettiğim gibi hükümet kanadından hiç kimsenin katılmadığı, içten bir açılış oldu. 

Sevgili torunum artık üç yaşında. Oyun dünyasında yer verdiği arkadaşı gibiyim. Rol dağılımını kendi belirliyor. Bol bol 'neden' sorusuna yanıt verirken çok mutluyum.

İlk kez biber gazını da yedim Nisan ayında. Belki çok kalabalık değildik ama çok coşkulu ve tek yürektik. Dayanamadılar sinemaya girmek istememize ve attılar biber gazını. Sevgili arkadaşım Şükran'la arka sokaklara kaçıp empati kuran küçük cafelere sığındık. 

Yine  ortak duygularda buluştuğumuz Lozan Mübadilleri Vakfı'nın etkinliklerinde bu yıl Mübadele'nin 90. yılında buluştuk. en azından gönüllü çevirmenlik yapıp destek vermek benim için çok anlamlıydı. Bir de derneğin yazar kadrosuna kabul edilmek benim gibi bir amatör için büyük mutluluk oldu. 

Nisan sonunda Lütfü Karadağ Amcamızın 100. yaşına basmasını doğduğu yer Yanya'da, onun müthiş enerjisiyle kutladık. Kırmızı süveteriyle pastasını üflemesi, dansları, şarkılara, türkülere katılımı unutulmaz anlar belleğime katıldı.

Mayıs ortasında Çeşme günleri başladı uzun bir aradan sonra. Evin sakinliği, denizin güzelliği derken 2 Haziran'da lise arkadaşlarımızla 40 yıl sonraki ilk buluşmamızı gerçekleştirdik. 17 yaşımıza geri dönüp okul arkadaşlığının aradan 40 yıl geçse de hiç bir şekilde eskimediğinin ve o içtenliği eksiltemediğinin tadına vardık tüm güzelliğiyle. 

Ve 'Gezi Parkı'...  Hani nasıl bir ülkede yaşamak isterdiniz sorusuna doyurucu yanıtı bulduğumuz hafta. Sanki düş ülkeme ayak basmıştım. Herkesin bir şekilde katkıda bulunduğu, her tür canlının korunduğu, doyurulduğu müziğiyle, küçük çadırlarıyla, kütüphanesiyle, söylevleriyle, hep birlikte çekilen halaylarıyla barış ülkesiydi, güneşin doğduğu yerdeydik sözün özü. Ve biz ayrıldıktan on dakika sonra başlatılan yıkım. O akşam atılan biber gazının, plastik mermilerin karanlığı hala yüreğimde. Ve bugün Berkin'in yaşama dönmesi için yakarıyorum, evine ekmek almaya gidebilsin yeniden diye.

Artık Taksim'e yürümek eskisi gibi değil. Beton ovası oldu tümüyle. Hele Atatürk Merkezi beş buçuk yıllık hayalet döneminden polis merkezine dönüştü son altı aydır.Kaldırımından bile yürümek yasak. Hele o alt geçide sıkıştırılan otobüs durakları. Yüzlerce insan eksoz gazı soluyarak binmeye çalışıyorlar otobüslere. İnsana saygının zerresi yok.  

2013 yazı tencere tava halk orkestrasının İstanbul ve İzmir gruplarında görevli bir elemanı olarak da geçti sayılır. Yok edilmek istenen senfoni orkestralarımız gibi görkemli parçalar çalmasak da çıkan sesler bazı  kimselere direnişin müziğini gösterdi ya yeter...

Hani son iki üç gündür yeni yıl kutlama iletilerinde çok paylaşılan 'yeni yıl bir şey getirmesen de sevdiklerimi götürme' dileği var ya çok doğru. Eylül başında Peri annemiz bir haftanın içinde kayıp gitti elimizden. Çok zor yokluğunu kabullenmek. Sanki babacığımın acısı yinelendi içimde. 

Ekim sonunda yıllardır görmeyi istediğim İspanya turunu gerçekleştirmek iyi geldi. O gezi yeni arkadaşlar ekledi dost hanemize. Her yaşın okuması gibi gezmesi de farklı oluyormuş gerçekten. Tüm renkleriyle özümsemeye çalıştım İspanya'yı.

Fotoğraflar, konserler, sergiler,kitaplar, oyunlar, filmlerle hemen her gün yeni bir şey öğrenmenin, dünyaya farklı pencerelerden bakabilmenin kıvancını yaşadım ve dünyanın çirkinliklerine katlanmayı da protesto edebilmeyi de güçlendirdim.

Ve 17 Aralık yeni bir kırılma yaşattı biz tüm TClere. Yok edilen tüm değerlerimize karşın bir şeyleri yeniden başlatabileceğimizin umudunu kazandık yeniden. Ne denli örtülmeye çalışılsa da güneş balçıkla sıvanmaz  çünkü...

İNADINA YAŞAMAYA DEVAM                                                                                                                         

26 Aralık 2013 Perşembe

OYUNUN SON PERDESİ Mİ?

Tam on bir yıldır hepimizin bir şekilde içinde olduğu oyunun kaçıncı perdesindeyiz artık bilen var mı? Doğrusu ya aralanan bu son perde çok heyecanlı. O denli çok ki macera öğeleri, seyretmekten yorulduk derken, her an bir yeni parça daha ekleniyor. 

Parçaların aktörleri de pek bir telaşlı oynamaya başladılar. Mimikleri, jestleri onca yılın ustalığına pek yaraşmaz oldu. Bir bakıyorsunuz, '' Ah, yıldız oyuncunun bu halini de mi görecektik, rol paylaşımı çok yordu onu'' diyorsunuz. Sonra yine o prima haline dönmeye uğraşıyor bir an, '' Çok lirik oynamaya başladı ama yakışmadı'' derken buluyorsunuz kendinizi. 

Öylesine dev bir prodüksiyon ki oyuncuların sayısı belli değil; her gün yeni katılımlar, yeni bir dekor. Dekor gerçekten çok ilgi çekti. Hemen her birey, bir ayakkabı kutusunu farklı özlemlerle kullanıyor artık. 31 Mayıs akşamından beri değişmeyen, hatta gözden düşmüş görünen bir iç oyuncunun kimyasal formülünü verdiği TOMA suları hep popüler bir takım popülasyona karşı yaz demeden, kış demeden. 

Bu perdenin mekanları arasında Vatan Caddesi şu anda dış güçlere kapalı ki o güçler nasıl da uymuşlardı yıllardır baş oyuncunun kurallarına. Değil beşinci güç, mikro güç bile olamamışlardı. Yine de hora geçemediler. Şu son sekiz gündür eski etki alanlarını kazanmak isteseler de; sanki başka bir balyozla vurulur gibi kafalarına, çıkmaya çalıştıkça gün yüzüne, bir anda dönüyorlar eski alanlarına.

Başkent tepeleri pek bir sisli. Altıncı gün bir ses duyar gibi olduk, bir de sekizinci gün bir haber aldık o kadar. 

Oyunun görünen kurbanları pek bir duygusal replikler sıralıyorlar. Ama bu kez seyircilerin empati kurmaya hiç niyetleri yok o sözlere. Herkesin canı çok yanmış önceki sahnelerden.

Bir de yıllardır okyanus ötesi katılımıyla oyuna yön veren oyuncu bu perdede pek bir bedduacı oldu. Halbuki yıllardır ağlamaklı dualarıyla ne çok etkilemişti kendi seyircisini. Yeni bir oyunculuk çalıştayından çıkmış herhalde.

Yurdum insanı eski perdeleri unutmama mücadelesinde. Çok değer verdikleri bir çok oyuncu sahnenin gerisinde kaldı bilim insanlarından tutun öğrencilerine, komuta kademesinden tutun şehit Mehmetçiklerine... 

Son perdenin en değişken öğelerinden biri de göz altına alınma anlarıydı. Ne kelepçe gördük, ne zorlama ne de kaba güç kullanma. Bir şirinlik, bir kibarlık. O eski dağıtılan mekanları arattılar bize. Eski perdelerde ne kanserli hastalar umurlarındaydı ne de yaşa ve hizmete saygı. Ama unutmayalım yine sabahın beşinde kapılar çalındı aynı şekilde. Nasıl da etkilendi yakınları bu durumdan, pek bir üzüldük!

Bir izleyici olarak her şeyin ötesinde beni çarpan aynı devletin resmi görevlileri arasındaki yaşamsal düello oldu. Sanki iki düşman gücün çarpışmasını izliyoruz. Sürekli bir meydan savaşı  var ve henüz yenen ortada görünmüyor. On oyuncu değişikliğiyle izleyici sakinleştirilmeye çalışılıyor. Beşinci gücün yerine görev yapan sosyal medya halkı sahneye çağırıyor. Bizim seyirci yıllardır öyle çok oyun izledi ki sabrediyor, sahneye koyulacak sandıkları bekler gibi. 

Sorgulayan izleyicinin artması çok önemli bu perdede. Kimi hala umutlu mavi gözlü yeni bir dev gelecekmişcesine, kimi hala dürüst kalan var mı arayışında, kiminin gözü tam kapalı hiç bir bataklığı görmemecesine. Genç izleyici bilinçli izliyor genelde. Kadınlar daha bir cesur izleyiciler. Onlar her yerde sorulara yanıt bulmaya çalışıyorlar, bir bölümü kurban edilse de...

Oyunun eski perdelerinden beri hukuk, adalet, eğitim, sanat, kültür, kısacası insanlık ve demokrasi bölümleri karanlık tarafında sahnenin; bir türlü sahne ışığına kavuşamıyorlar. 

Ama durun sanki izleyici tarafından bir ışık geliyor, hani şu çılgın genlerden...  


         


12 Aralık 2013 Perşembe

MASALCI TEYZEMİZ

Sizin ailenizde 'masalcı teyzeniz' var mıydı? Babaannem çok güzel masallar anlatırdı.Ama bir de tüm ailenin masalcı teyzesi vardı ki gelip de masallarını anlatsın diye dört gözle beklerdik çocuk gönlümüzle.

Aslında çileli bir mübadil öyküsüydü onun yaşamı, ancak o acıların olgunlaştırdığı kişiliğiyle hiç belli etmezdi üzüntülerini. Güler yüzüyle öyle tatlı anlatırdı ki tüm masallarını yalnızca aile bireyleri değil, komşularımız da toplanırdı çevresine, dinlemek için.

Babam ve diğer yeğenleri 'büyük teyze' diye çağırırlardı, altı kız kardeşin en büyüğü olduğu için. İsterseniz, önce mübadele öncesine dönelim ve masalcı teyzemizi ya da asıl ismiyle Necmiye Teyzemizi anlatalım.    

Necmiye, İbrahim Bey'in ilk evliliğinden olan tek çocuğudur. Eşini kaybeden İbrahim Bey, babaannemin annesi Leyla Hanım'la evlenir. Leyla Hanım, henüz bir buçuk yaşındayken öksüz kalan küçük kızı daha ilk gördüğü anda çok sever ve  beş kız ve bir erkek çocuk sahibi olsa da Necmiyeyi ilk göz ağrısı bilir. 

Necmiye, babasının isteğiyle bir polisle evlenir. Ve bir kızı olur. Kısa bir süre sonra babasını sonsuzluğa uğurlarlar.  Ne yazık ki eşi de çok geçmeden bir kavgayı ayırmak isterken arada kalır ve hayatını kaybeder. Gencecik,fidan boylu,o narin elli Necmiye Hanım, küçücük çocuğuyla Leyla Annesinin evine döner. Üstelik eşinden geçen bir hastalığı da vardır. 

Bir Rum doktor hastalığını tedavi eder. Ancak hazırlanan ilacın buharı öylesine güçlüdür ki, içine çekerken burnu etkilenir ve sesinin tınısı değişir. Ve tek evladı da hastalanıp ölür.

Yaşam devam etmekte, koşullar günden güne zorlaşmaktadır. Babaannem, Leyla Hanım'ın  dünyaya getirdiği ilk kızı  evlenmiştir. Diğer dört kız ve henüz bebek olan tek erkek kardeş, çok çekingen, narin bir annenin eline kalmışlardır. Karaferye'de çok büyük, içinde bir çok meyve ağacı olan sebzelerini yetiştirdikleri bahçeli evin sakinleri yeni düzene alışmakta zorlanırlar. Babasız evin tüm sorumluluğunu, geçirdiği onca acıya karşın Necmiye Hanım alır. 

Artık gelinlik diken iyi bir terzidir. Kumaş alışverişi için Selanik'e gider. Kardeşlerine adamıştır kendini. Hele kaybettiği kızıyla hemen hemen aynı yaşta olan en küçük kız kardeşi Rukiye'ye düşkünlüğü bambaşkadır.  Selanik'e giderken bazen yalnızdır, bazı zamanlar da tedavisi süresince hep yanında olan Atiye'yi götürür. Alışveriş sonrası sahilde oturur, kahvelerini içerler. Son güzel günlerdir bunlar. 

Kısa bir süre sonra karışıklık başlar. Artık çeteler evleri basmaya başlamışlardır. Ellerinde kalan altın ve nakit parayı belindeki kuşağa bağlar ve nöbet tutar geceleri. Lozan Antlaşması imzalandıktan sonra mübadil Rumlar evlerine yerleşir. Bir süre sonra onlara da mübadele kararı iletilir.

Çok zor koşullarda gelirler ana vatana. Selanik' de beklerler, gemiye bindirilirler, Bursa ya da İzmir'e yerleşmeyi düşünürlerken, Tire'ye gelirler bir akrabalarının beğenisiyle.

Necmiye Hanım, Leyla Hanım'la el verir ve yeni düzenlerini kurar. Tüm kız kardeşler evlenir zamanla. Yeni kuşaklar dünyaya geldikçe büyük teyzeleri daha ilk günden yanlarındadır. Hele tek erkek kardeş de büyüyüp evlenince, görev yaptığı Milas'a giderler. Leyla Hanım'ın yaşamı orada sona erer ve toprağa da orada verilir.

Büyük Teyzemiz, biricik erkek kardeşi ve ailesiyle geçirir yıllarını. Üsküdar'a yerleşince Behçet Dayımız, o da Üsküdarlı olur. Kız kardeşlerine konuk olur özlem gidermek için. 

İşte benim anımsadığım Büyük Teyze, o konukluk günlerinin Necmiye Hanım'ıdır. İnce bedeni, uzun boyu, yuvarlak tel gözlüğü ve elinde kahve fincanıyla, Atiye Teyzemizin kuzineli odasında oturmuş bize birbirinden güzel, dinlemeye doyamadığımız masalları fın fın sesiyle anlatan en büyük masalcımız.

Belki bir gün, büyük ailemizin en küçük bireyleri de okur da, çok farklı olan bugünün ya da geleceğin dünyasından bizim çocukluğumuzun masallarına kısacık yolculuklar yaparlar... Ve masalcı teyzemiz yaşamaya devam eder anıların belleğinde...

 


      

                 

7 Aralık 2013 Cumartesi

BİR MÜZİKSEVERİN HAYIRLI İKİ CUMASI

Müzik, yaşamıma değer katan en önemli öğelerden biri olunca, doğanın mucizeleri gibi müziğe de inanınca, müzikle,özellikle canlı dinletilerle geçen saatler de bana bir tür ibadet gibi geliyor. O yüzden son iki Cuma akşamının da hayrına inanmak gerek.

Ağustos'da alınan Andre Rieu biletlerinden sonra 29 Kasımı iple çekmeye başlamıştım doğrusu. Ne de olsa sanatçı Türkiye'ye ilk kez geliyor ve olimpiyat statlarında klasik müzik konserleri vermesiyle tanınıyordu. İzlediğim DVD'lerinde yarattığı atmosfer de büyüleyiciydi.

Böylece,ağır bir nezle dönemini atlatıp her zamanki İzmir İstanbul seferlerimden birini daha gerçekleştirdim. Benden de fazla dinleti bağımlısı olan Şadan Ablamla Sinan Erdem Spor Salonu'nun yolunu İstanbul trafiğinin dehşetiyle üç saat önceden tuttuk. Neyse, hükümetimizin kültür ve eğlence dünyasına olağanüstü katkılarından dolayı eski hafta sonu kalabalığının yerinde bayağı bir yeller estiğinden mekana rahat ulaştık...

Saat dokuzdan sonra kapıların kapatılacağı tüm bilet sahiplerine telefon mesajıyla ulaştırıldığı için gerek müzisyenlere gerekse müzikseverlere saygılı bir dinleti olacağına güvenmiştik. Konser, on dakika kadar geç başladı. Yanımızda oturanların Karadeniz Ereğlisinde yaşayan 86 yaşındaki bir tıp doktoru ve onun aile bireyleri olduklarını ve onca yolu bu konser için katettiklerini öğrenince daha bir etkilendik. 

İlk kez çevirmen eşliğinde bir konser dinledik. Bu yüzden bol konuşmalı bir dinleti oldu ve bana biraz da Sezen Aksu'nun bol sohbetli konserlerini anımsattı. Johann Strauss Orkestrasının tüm elemanları işlerini severek yaptıklarını baştan sona gülümseyen yüzleriyle yansıttılar. Andre Rieu da hemen her üyeye solo performans şansı vererek hepsinin ayrı ayrı değerleri olduğunu çok açık bir şekilde belirtti.

Ancak organizasyon şirketi, şef, orkestra ve izleyici arasında kurulan saygılı bağı, ilk yarı süresince geç gelen tüm izleyicileri salonun metal gürültülü basamaklarından indirerek yok etti. Sistemin sistemsizliğine hayran kalmamak elde değildi... Aldırmasızlığımız artık her alanda kendini gösteriyor. Dayanamayıp dışarı çıktım ve kimin yetkili olduğunu sordum yer gösteren gençlere. Meğer tüm sorumlular mekan dışına çıkmamış mı?   
   
Andre Rieu, orkestrasına Johann Strauss adını vermesine karşın doğduğu yer Massricht'in adını defalarca yineledi ve bizde yok edilmeye çalışılan kimlik politikasının tam tersine bir tavır sergiledi. Bir çalgının üzerinde durduğu masanın ayakları sallanınca 'bu Türk masası' diyerek soğuk bir espri de yaptıysa da müzisyenler performanslarıyla tüm olumsuzlukları unutturdular. 

Çan ve ksilifon düzenlemeleri harikaydı. Üç Rus sanatçının geleneksel çalgılarıyla çaldıkları parçalar ve her birinin vatan özlemi gözlerinden okunuyordu. Latin tenorlar aryalarıyla, geçen yıl orkestraya katılan Güney Afrikalı, siyah elmas sopranoları lirik sesiyle unutulmaz anılar bıraktılar.

İkinci yarının sonuna doğru dokuz bin kişilik salon tek yürek olmuş, VİP bölümün bir parçasını adeta esir alan yapay karın aşırılığı bile yüzlerdeki gülümsemeyi azaltmamıştı. Konserin son bölümünde üç Türk sanatçının da katılımıyla seslendirilen üç Türkçe parça hepimizin gönlünü fethetmişti tam anlamıyla.    

Tüm giz Andre Rieu'nun şu sözlerinde saklıydı. ''Biz dünyanın en güzel işini çok severek yapıyoruz''.    

İkinci hayırlı Cumadan söz etmeden önce konser öncesi gezdiğim Yıldız Moran sergisini anlatmadan geçemeyeceğim. Türkiye'nin akademik eğitim almış ilk kadın fotoğraf sanatçısı olan Yıldız Moran, sadece 12 yıl sürdürdüğü ve Özdemir Asaf'la evlendikten sonra bıraktığı sanatında, çektiği tüm fotoğraflarda, güçlü tekniğinin yanı sıra yüreğini ve duygularını da eklemiş tüm yalın güzelliğiyle. Altmışların başında çıktığı yurt gezisinde çektiği tüm fotoğraflar derinden etkiledi beni. Pera Müzesinde 19 Ocak tarihine dek açık kalacak sergiyi  fotoğrafseverlere önermek bir gönül borcu gibi. Ayrıca müzenin diğer iki katında Yunanlı sanatçı Sophia Vari'nin heykel ve resimleri zamansızlığı vurguluyor, Yıldız Moran'ın 'Zamansız Fotoğraflar' sergisi gibi.

Ülkemizde kadının adı devlet politikasıyla günden güne silikleştirilmeye çalışılırken, Pera Müzesindeki bu iki kadın sergisi gerçekten  çok değerli. 

Pera'nın sanat gündeminde Amos Gitai'nın Vatan ve Sürgün temalı filmleri de vardı 20 Kasım- 1 Aralık arası.  Roses A Credit'sini izledim. Yönetmenin tümüyle Fransa'da çektiği ve Fransızların İkinci Dünya Savaşı sonrası materyalist bakışını genç bir çiftin giderek değişen yaşamları aracılığıyla ve özellikle genç kadının nasıl korkunç bir tüketiciye dönüştüğünü çarpıcı bir dille veren film tam bir olgunluk çağı yapıtı. Kaçırmadığıma çok sevindim gerçekten.

Gelelim ikinci Cumaya. Dün akşam İzmir devlet Senfoni Orkestrasının Antonio Pirolli'nin şefliğinde, solist olarak Alexander Rudin'in sahne aldığı haftalık konserindeydim. Otuz yıllık izleyicisi olduğum orkestrayı bu sezon ilk kez dinledim. Sinan Erdem'in kötü akustiğinden ve geçen hafta sonu beş buçuk yıldır kapkaranlık bırakılan, artık kaldırımından bile yürüyemediğimiz kuşatılmış hazin İstanbul AKM görüntüsünden sonra her tınıyı tüm berraklığıyla duyduğumuz salonda, usta çellistten Dvorak ikinci konçertoyu dinlemek yine umut çiçeklerini açtırdı ruhumda. Belki bizim sanatçılarımızın yüzleri pek gülmüyor, Kürşat And da uğurladıklarımıza karıştı, kıdemli üyelerle birlikte yaş aldık ama yine de müziğin kalitesi, inanın pek çok yabancı topluluktan üstündü. Ve bir İzmirli olarak şunu da ekleyeyim; seyirciler bölüm aralarında alkışlasalar da coşkuları ve sanatçıyı yüceltmeleriyle İzmir farkını belli ediyorlardı canım...

Eh, ne diyeyim, tüm sanatseverlerle nice hayırlı Cumalara...     


23 Kasım 2013 Cumartesi

KARARTILAN EĞİTİME DİRENEN ÖĞRETMENLERİN GÜNÜ KUTLU OLSUN

Öğretmenler Günü yarın. Atatürk'ümüzün Millet Mektepleri Başöğretmenliğinin TBMM'nde 1928 yılında onandığı gün. Her ne kadar 1981'de darbe hükümeti tarafından kutlanmaya başlasa da, anlamı büyük olduğu için mesleğe gönül ve emek verenler için benimsenmiştir yıllardan beri.

Yalnızca öğretmenler değil, öğrenciler de kutlarlar bu günü. Öğretmenler için en güzel kutlama öğrencilerinin gülen gözlerine eşlik eden sözcükleri değil midir zaten?

Bu yılki 24 Kasım hüzünlendiriyor beni. Gündemde eğitimle ilgili pek çok şey iç karartıcı: 

Artık çarşaflı öğretmenlerin sınıflara girdiği okullar,
Andımızın yasaklandığı günaydınlar,

4+4+4 gibi ucube bir sistem,

Çoktan seçmeli sınavlarla gelecekleri belirlenen öğrencilere kapatılacak olan dersaneler,

Tüm olumsuzluklara ve fırsat eşitsizliğine karşın bitirilen üniversitelerden sonra gün be gün artan diplomalı işsizler ordusu,

Eğitime ayrılan bütçenin azalması, Diyanet kadrolarının artışı,

Ders kitaplarının konu seçiminde siyasal erkin baskısı,

Kitap okuma eylemi yapan üniversitelilerin cezalandırılması,

Gezi eylemini destekleyen değerli eğitimcilerin görevlerine son verilmesi,

Din derslerinin tüm inançlara ya da inanci olmayanlara tek tip dayatılması,

Öğretim yılı başında nitelikleri ansızın değiştirilen okulların şaşkınlığa düşen öğretmenleri, öğrencileri ve aileleri,

Mezun olmalarına karşın atanamayan binlerce öğretmen ve mesleklerini yapamadıkları için bunalıma giren pırıl pırıl meslektaşlarımız,

En başarılı üniversitelerin kesilen ağaçları, karşı çıkan herkese söylenen ve yapılanlar,

Öğrenci evleri için akıl almaz iftiralar ve muhbir sistemi,

Ve en son yıkım, en kısa zamanda karma eğitimden vazgeçilmesi kararı...

Daha yazılacak çok şey var. Ama ruhum yoruluyor yazarken. Ve ben sevgili öğrencilerimle geçirdiğim o güzel kutlamaları anımsayarak geçmişin umutlarını geleceğe taşımak istiyorum.

Ne güzel buketler bulurdum masamda 24 Kasımlarda. Sınıfça toplanan harçlıklarla sunulan armağanlar ve 'Öğretmenler Gününüz kutlu olsun diye gençliklerinin tüm coşkusuyla seslenmeler, sınıfa girer girmez.

Öğretmenliğe başladığım ilk yıllarda  sınıf öğretmenliğini yaptığım öğrencilerim, ''Siz bize yalnızca öğretmenlik değil, annemiz gibi bizi düşünüyorsunuz'' demişlerdi, unutulur mu?

24 Kasım yemeklerinde de konuştuğumuz hep öğrencilerimiz oldu.

Yıllarla birlikte öğrencilerimizden pek çok meslektaşımız oldu. Onlarla çalışmak ayrı bir gururdu. 

Onlardan aldığımız her ileti, görüştüğümüzde, seslerini her duyduğumuzda tanımlanamaz bir mutluluk kapladı yüreğimizi. ''siz bize çok emek verdiniz, öğretmenim, şimdi sıra bizde.'' demeleri.

Müzik, tiyatro,film ve sergi paylaşımlarımız... Koro ve oyun çalışmalarımız... 

Biz öğrencilerimize hep çağdaş eğitim, laik eğitim, bilime ve öğrenmeye saygıyı öğretmeye çalıştık. ve bunları onlara değer vererek sevgiyle yaptık. Karşılığını da çok yüceltilmiş şekilde aldık. 

Bugünün genç öğretmenlerine ve tüm eğitimcilerine inanıyorum ve biliyorum ki öğrenmekten vazgeçmedikleri sürece sorgulamayı da öğreteceklerdir.

Çağdaş ve baskısız eğitim ilkeleriyle kutlayacağımız nice öğretmenler günü dilekleriyle tüm öğretmenlerime en içten saygılarımı ve sevgilerimi iletiyorum.           

    

19 Kasım 2013 Salı

FOTOĞRAF TUTKUDUR

Fotoğraf üzerine yazmayı ne zamandır istiyordum. Son günlerde güz güzelliklerini fotoğraflarken doğanın eşsizliğini duyumsamak nasıl iyi geldi ruhuma.

Yıllar önce, Fotoğrafevi'nde aldığım temel derslerde, ışıkla yazı yazmak tanımını çok sevmiştim. Işığı,anla birleştirmek müzik gibi sağıltıyor insanca duygularımı. 

Ah, bir de eski fotoğraflardaki öykülendirmelerim. Gezdiğim sergilerde, baktığım eski aile albümlerde ne yaşanmışlıklar gizlidir. Zaten benim fotoğraf sevgim sevgili komşumuz Türkan Abla'nın evinde, eşi fotoğrafçı Cafer Amca'nın çektiği fotoğraflara bakarken filizlenmiştir. Siyah beyaz fotoların şiirselliğini çocuk aklıyla algılayıp sevmekle başlamış ve ilk çektiğim fotoğraflarla da dostluğumuz başlamıştır makinelerle. 

Fotoğraf çekme maceraları da ayrıdır değil mi? Film rulolarını otuz altılık seçip yıllar boyu, banyo sonrası nasıl çıkacağını beklemek ayrı bir coşkuydu doğrusu. Bir bakarsınız, çekmeyi en arzuladığınız yerde, film biter, yedek yoktur yanınızda,ya da tam çıkarırken bir terslik olur, tüm pozlar yanar. En basit makineden yavaş yavaş yarı profesyonele doğru yükselirsiniz, iki yıl geçmeden yepyeni modeller çıkar, lenslere yetişemezsiniz. Kısacası fotoğrafla aranızda tatlı bir telaş sürer giderdi ki artık  akıllı telefonların sayesinde fotoğraf makinelerine haksızlık yapmaya başladık. ve ben yarı teknolojik birey olarak bunun cezasını çektim bir anlamda. 

Bayram tatilinde çok yoğun programlı bir İspanya gezisi yaptık. fotoğraf tutkunları bu tür turlardaki zorluğu bilir; bir yandan görüntü, öte yandan grubun peşinde koşarsınız. Ve o anda en rahat hangisi gelirse onunla çekersiniz. Yani on telefon çekimine ancak bir iki kamera pozu. Ve akıllı telefonda yedekleme programını kullanmazsanız benim gibi, yanlışlıkla silinenlerin arkasından gözyaşı da dökersiniz.

Neyse, bu yazıya da hüzün ekledim ya, inanamıyorum kendime. Halbuki fotoğrafın düşün etkisinden söz edecektim ve etkilendiğim fotoğraflardan. Portre çekmeyi çok seviyorum. Çünkü her yüz kendi öyküsünü yansıtıyor. Fest'le katıldığım Bakırköy turunda çektiğim balıkçının  çizgileri hala gözümün önündedir. Üsküp'deki yaşlı hanım, Mısır Çarşısı'ndaki şeker yiyen çocuk ve aile bireylerinin çok sevdiğim bir iki pozu. Ve son zamanlarda Bora'yı yakalamak.

Fotoğraf sürekli çevrenizi gözlemenizi gerektirir. Ve o gözle baktığınızda hayattan kareler birbirini izler. Her an kameranızla belgeleyemeseniz bile, belleğinize çekebilirsiniz bazı pozları. 

Gezi Parkı fotoları çok ayrı bir yere sahip benim için tüm gerçekliği ve canlılığıyla. Cumhuriyet mitingleri, 1 Mayıs fotoları, son on yılda hızla değişen İstanbul siluetleri, Garipçe ve Poyrazköy'ün katledilmemiş hali...

Fotoğraflar çok iyi tanıklık yaparlar geleceğe, geçmiş için. Belki de bu yüzden son İstanbul Bienali ve Çağdaş Sanat Fuarı'nda fotoğraf seçkileri geniş yer kaplıyordu. Bu yıl benim için en anlamlı fotoğraflarsa 'Mübadil Aile Öyküleri' sergimizdekilerdi. Belgelemiş olduk kuşakların benzer yaşamlarını.

Bu aralar fotolarımın bazılarını Instagram'da paylaşmak hoşuma gidiyor. Yalnızca fotoğrafa dayanan bu sanal sitede iyi paylaşımlar bulabiliyorum. Örneğin Metin Feyzioğlu'nun iyi bir hukukçu ve politikacı olduğu gibi çok iyi bir fotoğrafçı olduğunu da orada keşfettim. Politika ve fotoğraf denince İsmail Cem'in o güzelim fotoğraflarını anımsamamak olanaksız.

Film izlerken de fotoğrafları izlerim bir bakıma. Örneğin Nuri Bilge Ceylan filmleri, onun fotoğrafçılığının da izlerini taşır büyük oranda. Theo Angelopoulos ,Ingmar Bergman  ve Kim Ki Duk filmlerinden bazı sahneler unutulmazdır benim için.

Magnum Fotoğrafçılarının sergilerini de görme şansım oldu ve Bresson'la Caba ustaların sadeliklerine hayran kaldım. Ara Güler'in, en eskiden en yeniye fotoğrafları na kaç kez baksam da her defasında başka bir ışık yakar gözüme.

Fotoğraf bir tutkudur sözün özü. İyi fotoğraf vermek de yaşam sanatının dallarından biridir. Nasıl bakarsanız hayata, gözlerinizdeki ışık da öyle yansır o sihirli kareye. O yüzden bazı insanlar uyarırlar yanlarındakileri, ''Fotoğrafımızı çekiyorlar, dikkatli olalım'' diyerek...