30 Temmuz 2013 Salı

BUGÜN DOĞAYI KORUMAK İÇİN NE YAPTIN DİYE SORMAYI UNUTMADIM KENDİME

Bu gün doğayı korumak için ne yaptın sorusuyla kendinizi sorgular mısınız hiç? Sizi bilmem ama ben son yıllarda bireysel olarak ne yaptığımı çok sorar oldum içten içe. Her gün okuduğum doğa talanı, çevre korumaya saygısızlık ve doğanın yeşilini inanılmaz bir açgözlülükle yok etme hırsı kendimce ne çaba gösterebilirim sorusunu daha çok anımsatır oldu.

Arada bir ' bulduğu deniz yıldızını yeniden denize atanlardan' gibi hissetsem de çabalamaktan asla ödün vermeyeceğim bu konuda. Neler yapıyorsun derseniz ya da demezseniz; yine de yazayım.

*Öğretmenliğe başladığım ilk yıllarda her sınıfımızda topladığımız harçlıklardan TEMA'ya yollar ve ağaç dikimine katkıda bulunurduk.

*DEÜ'de çalışırken DEVAK İlköğretim Okulu'nun kuruluşunda gönüllü çalışan üyelerden biriydim. Ve ne güzeldir ki okulun inşaatı bitmeden o zamanki rektörümüz Fethi İdiman hocamızın öncülüğünde bir fidan dikme bayramı düzenlemiştik. O fidanlar çocuklarla birlikte büyüdüler.   

*Beş yıl önce oğlumun düğününde konuklarımıza ÇEKÜL'e yaptığımız bağış sonrası dikilen 300 ağaç için verilen belgeleri verdik şeker yerine. 

*Son günlerde en anlamlı uğraşlarımdan biri iki buçuk yaşına gelen biricik torunuma ağaçları ve çiçekleri sevdiriyorum. Birlikte dokunuyoruz dallara ve yapraklara. En kadim ağaçlardan zeytini öğrendi. Birlikte kokluyoruz. Koparmıyoruz. Çünkü nasıl düştüğünde canı acıyorsa, onların da canının acıyacağını anlatıyorum ona. 

*Atıkları sınıflandırıp geri dönüşüme yardımcı oluyorum. Evet, belki her yerde yerel yönetimler bu konuda desteklemiyor, ama her gece kağıt, cam gibi atıkları toplayanlara yardımcı olduğumu biliyorum. 

*Alışverişe giderken yanımda bez torba götürmeyi unutmuyorum genellikle. Böylece naylon ya da polietilen üretimi ve tüketimini kendimce azaltıyorum.Hani çevre dostu denilen yeni torbaların bile kansere neden olduğunu unutmayalım. 

* Bir de su içmeyi çok önemsediğim için çantamda bir küçük şişe su bulunduruyorum. Her gün yeni bir şişe alıp çöpe atmaktansa aynı şişeyi evden dolduruyorum belli bir süre.

*Çevre koruma vakıflarına üyeyim ve etkinliklerini izleyip doğaya zarar verilmemesi için açılan kampanyalara imza veriyorum.

* GSÜ'den birlikte emekli olduğumuz, sevgili arkadaşım, kocaman yüreğini ve tüm enerjisini hayvan dostlarına adayan  Ferruh'u elimden geldiğince desteklemeye çalışıyorum. Onu görünce çevresine toplanan kedi ve köpekler minnettarlığın en saf sunumunu gösteriyor her kezinde.

* Meyve sebze alırken küçük bahçelerinde yetiştirdikleri ürünleri satanlardan almaya özen gösteriyorum. Her hafta semt pazarına gidemesem de en azından yakın çevremdeki manavlardan almaya öncelik veriyorum.Mevsiminde yemeyi yeğliyorum sebze ve meyveleri. Kurutulmuş ya da evde kış için hazırlanmış yiyecekler de tercihim. 

*Doğal sabun ve sirke temizlikte hep elimin altında. 

*Babaannemin küçükken tabağınızdaki yemeği yarım bırakmayın öğüdü nasıl derinde yer ettiyse hala tutuyor ve bir pirinç tanesini bile ağlatmıyorum,onun deyişiyle.

*Ufak tefek ekmek artığı olursa, papara şeklinde kahvaltıda sunuluyor bizde.
  
*Araba kullanmayı sevdiğimi yadsıyamam en azından kurşunsuz yakıtla. Yürümeyi hep daha çok sevdiğimi ve toplu taşımayı kullandığımı da (özellikle İstanbul'dayken) belirtmeden geçemem doğrusu.

*Fotoğraflarını çekiyorum doğanın güzelliklerinin. Ve her geçen yıl onların azaldığını belgelemek üzüyor beni. Betonlaşan ülkemiz nasıl içimi karartıyor anlatamam.

*LED ışıklandırmayı seçiyorum ve enerji tüketimini azaltıyorum.Işıklandırma demişken;çalışma yıllarımda ders bitiminde yalnızca kendi sınıflarımda değil, tüm boş dersliklerdeki ışıkları kapatır sonra ayrılırdım bulunduğum yapıdan.    

Kendimce yapabildiklerim bunlar, bir anda düşününce. Bir Kızılderili gibi yaşadığım ve tükettiğimin torunlarımın dünyasından çalıntı olduğunu hiç unutmuyorum. 

Ve siyasal erk ne hata yaparsa yapsın hiç durmadan 'Diren Doğa'  diyorum  çocukluğumun güzel kokularını ve yapılarını anımsayarak.

Son söz olarak her hafta 'Sürdürülebilir Yaşam' ve 'Bilim Teknik' eki veren Cumhuriyet gazetesi emekçilerine içtenlikle teşekkür ediyorum gönülden, aydınlattıkları için, verdikleri bilgilerle dağarcığımı genişlettikleri için.    

29 Temmuz 2013 Pazartesi

ÇOCUKLAR POLİS OLMAK İSTİYOR

Çeşme'de geçiyor günlerim bu yaz. Yeni bir eve taşınmanın ve denizle iç içe olmanın rehaveti bir yandan sarıyor bedenimi, öte yandan beynim, okuduklarım ve sosyal medyadan izlediklerimle ya da çevreden gözlemlediklerimle karmakarışık,yaşanan akıl tutulmalarından.  

İki gün önce Çeşme merkezde bir kuaföre gittim artık takvim yaşımı gösteren saçlarımı eski rengine döndürmek için. Çarşı içinde bir dükkandı, haydi gireyim bir deneyeyim dediğim türden. Şansıma kırk üç yıldır mesleğini yapan bir hanım ve birlikte çalıştığı genç dükkan sahibi çıktı. En güzeli de sürekli Simon & Garfunkel çalmalarıydı fonda. Tam dinlediğim müziğin etkisiyle, yaş on yedilere dönmüşken, içeriye gerçekten on yedi yaşlarında ceylan gözlü bir genç kız girdi. Saçlarını düzleştirmek istediğini söyledi. Güzel gözlü kız yalnız değildi. Onu beklemek için yanında annesi ve üç kardeşi de gelmişti.. 

Saçlarını düzleştiren genç kızın annesinin, otururken sürekli gözleri kapanıyordu; öylesine yorgundu ve incecik bedeni nasıl bitkindi anlatmak zor. 

Eğitimcilik içimize işlemiş bir kez. O sürekli birbiriyle uğraşan çocukların ilgisini çekmek için hani ilk derslerde klasik sorumuz olan ' Ne olmak istiyorsun?' sorusunu yönelttim hepsine. 

Tek erkek çocuk ki iki numaraydı, hiç duraksamadan 'polis' dedi. üç ve dört numara da aynı yanıtı verince inanın çok umarsız hissettim kendimi o an. Tamam iki ve dört numaranın hareketleri,çocuksu yaramazlıkları ile yanıtları belki uyumluydu. Ama evin üçüncü çocuğu, yani iki numaralı kızı öylesine saf, tertemiz bir ilgiyle bakıyordu ki dünyaya, onun da o güç gösterili mesleği seçmesi içimi acıttı.

Biliyorum, duygularımda hiç nesnel değilim son aylarda yaşadıklarımızdan. Ve her mesleğin iyileri ve kötüleri her zaman vardır. Bize dayatılan yasalarla ya da verilen kararlarla son zamanlarda çok yandığımız için yaşamdaki yansımasını ve çocuklardaki etkisini böylesine açıkça yaşamak beni o anda mahvetti. 

Acaba o anne eğitilmiş olsa, çağdaş donanımlardan yararlansa bu yanıtları alır mıydım?Yoksa çocuklar kendilerine daha bilimsel ve sosyal meslekler düşlerler miydi?

O tertemiz bakışlı ikinci kızla, Elif kızla konuşmaya başladım, diğerleri birbiriyle uğraşırken oturdukları yerde sıkıntıdan. ''Ben öğretmenim, biliyor musun, öğretmek çok güzel. Senin de öğrencilerin olsa, onlara her gün yeni bir şeyler öğretmek istemez misin?'' dedim. O güzel çocuk gözleri parladı. ''İsterim'' dedi. Ve söz verdi bana istekle. Benim yüreğimde de onun parlayan gözleri yeniden umut çiçekleri açtırdı. 

Elif, sakın sözünden vazgeçme olur mu?        
   

6 Temmuz 2013 Cumartesi

MÜZİGİN BÜYÜSÜNDEN SATIRLI SALDIRININ VAHŞETİNE

Ne güzel başlamıştı bu akşam. Çeşme Aya Haralambos Kilisesi'nde  'Misafir Odası Konserleri' mevsimin ilk dinletisini gerçekleştirecekti. Misafir Odası adını kilisenin ilk sahiplerinin biz olmadığına dayanarak alıyordu.'Diren Gezi' başladığından beri müzik bile dinlemeyi unutan ben, geçen hafta İKSEV sayesinde ' Harlem Dans Tiyatrosu' izleyerek yeniden sanatın güzelliğine dönmüş ve otuz yıl aradan sonra kavuştuğum Çeşme'nin yazlarına bir de müzik nefesini eklemekten mutlu çıkmıştım evden. 

Çeşme insanları yani gerçek Çeşme halkı uygar ve güler yüzlüdür büyük çoğunlukla. Eğer bir kentin sokaklarında rahat yürüyorsanız bu ne büyük şanstır ülkemizde. Çocukluğumdan bu yana çok sevdiğim Çeşme çarşısı özgünlüğünü, global markaların kuşatmasına büyük ölçüde feda etse de aralarda rastlayabildiğiniz eski Çeşmeyi yansıtan dükkanlarıyla hala bir şekilde özünü anımsatır herkese. 

İşte tüm değişimin farkında, ama dinleyeceğim müziğin düşünde yürüdüm çarşı boyu eski bir dostuma kavuşmuş gibi duyumsayarak. 
Kilise restore edilip açılmıştı geçen yaz. Evet, belki yeni yüzü pek başarılı sayılmazdı ama işlevselliğiyle çok şey katıyordu kültürel etkinliklere doğrusu. 


Sokaktakiler adeta panayır havasında, kapısı açık yapıya uğruyorlar ve genelde müziğe kapılıp ayrılamıyorlardı. Hele küçük Bir çocuğun o güzelim meraklı çocuk gözleriyle bir dinleyişi vardı ki unutulmaz. Sahnede Leyla Çolakoğlu, Rüya Taner, Bilgehan Erten, Dinçer Özer gibi değerli sanatçılar, en ön sırada onların da hocası Erol Erdinç ve eşi olunca unutulmaz bir gece yaşandı tüm içtenliğiyle. Tüm sanatçılar olanca alçak gönüllükleri ve müzik aşklarıyla ne güzel paylaştılar MÜZİKLERİNİ. Kısacası insan olmanın kıvancına vardığımız saatler geçirip bir de üstüne eski arkadaşlarla buluşmayı ekleyince gülümseyerek döndüm eve.

İşte yine 'diren Gezi' Cumartesilerinden biriydi ve Mutlu vali Gezi Parkı'nın ertesi gün açılacağını duyurmuştu. Ve ben haberin ilk satırlarında kalmıştım. Halbuki yürüyüş sonrası parka girilemeyeceğini de  eklemişti sonrasında. Sosyal medyada ben tüm iyi niyetimle dinlediğim müziğin güzelliğini paylaşırken, biber gazını  ve TOMAlarını tüm cömertliğiyle bizlere sunmayı görev bilen polisler mutluluktan uçuyorlarmış. 

Bir tweetde okuduğum gibi, 'Twitter haberlerini okumazsanız, her şey yolunda sanırsınız. Oysa iletileri gördüğünüzde her şey kararır birdenbire.
Bu gecenin akıl almayan görüntüleri eli satırlı yaratığın serbest dolaşımı, kimliğinin Redhack tarafından AÇIĞA ÇIKARILMASI  ve buna karşın su tabancalı direnişçinin gözaltına alınmasıydı. Bunun üzerine söylenecek söz kaldı mı artık?


1 Temmuz 2013 Pazartesi

YÜREĞİ YORGUN GÖNLÜ ENGİN RAUF DEDEM

İki maviş dedemden birini yazdım, ama ikincisini hep daha çok bilgi edineyim diye bugüne dek benimle taşıdım fikrimin bir köşesinde.

Çocukluğun en güzel anılarındandır dede evinde yaşananlar. Anneanne ve dedemin ilk torunu olarak çok düşkündük birbirimize. Hele dedemin salondaki kare masasının başında oturup gazete okumasını ve benim de o masanın altında kurduğum oyun dünyamda nasıl bir mutluluk ve güvenle oynadığımı unutamam. Eh, ne de olsa evde artık minik bir kardeş varken orada hala bir numara olmanın tadı vardı.

Dedemi henüz yedi yaşındayken yitirdim. Ama onun o güzel bakışları ve bana olan sevgisi hep canlı kaldı. Hep ağırbaşlı ve sakin anımsadığım Rauf dedemin ne denli hareketli bir yaşamı olduğunu öğrendiğimde de, öyküsünü yazmak bir sevgi borcu oldu.

Karaferye yakınlarındaki Ulumara Çiftliğinde doğar Rauf Dedem. Soyağacında büyük dede Hayruş Bey ve Melek Hanım, dede Mahmut Bey ve Rukiye Hanım, baba Şevket Bey ve annemin güzelliğini ve iyiliğini anımsadığı Libabe Hanım vardır. Dedem dört kardeşin en küçüğüdür ve Cevdet Ağabeyi, Fatma ve Rukiye Ablalarından farklıdır her zaman. Sürekli maddi konuların ön planda olmasından sıkılır. Belki de o yüzden daha henüz on yedi yaşındayken gönüllü katılır 1. Dünya Savaşı'na. Ve esir düşer Bağdat'da. 

Savaş biter. Dönmek istediğinde sınırlar kapatılmıştır. Ve aslında esaretle geçen zamanda büyük bir aşk öyküsü yaşanmıştır. Çünkü şehrin sevilen ailelerinden birinin kızıyla evlenmiş ve bir oğlu olmuştur. Mutludur, varlıklıdır ancak vatan hasreti çekmektedir. Tam yedi yıl sonra sınırlar açıldığında, çok sevdiği eşine yalvarır birlikte dönmeleri için. Ne yazık ki eşi de kopamaz doğduğu diyardan.

Dedem, tek başına döner Karaferye'ye. Eve ulaştığında ruhuna mevlit okutulmaktadır. Yedi yıl boyunca dönüşünü bekledikleri oğullarının dönmemesi, sınırlar açılmasına karşın kapıyı çalmaması son umutları da tüketmiştir. Ve mevlit bir mucize gibi dedemin gelişiyle şölene dönüşür,çekilen acılar büyük bir sevince. 

Aradan geçen aylarda, dedemin eşine ve çocuğuna çektiği hasreti gören aile büyükleri onu İsmet Hanım'la evlendirirler. İsmet Hanım, yalnızca kardeşiyle kalmıştır yaşamda. Anne ve babasını erken yaşta kaybetmiştir. Dedem yeniden mutluluğu yakalamıştır. Vatan toprağındaki son bir kaç yıl böyle geçerken 'mübadele' kararı çıkar. Zorlu bir gemi yolculuğundan sonra ki gemide doğan amca kızına 'Hicriye' adı verilir, göç sırasında doğduğu için,tüm aile İstanbul'a iskan edilirler önce, Bakırköy Sakızağacı'ndaki evlerine. Ablalar orada kalırken Cevdet Ağabeyleri Giresun'un methedildiğini duyar ve oraya gider. Güzel bir taş konak alır ve ailesiyle birlikte oraya yerleşir.

Özgürlüğüne düşkün dedem, ablalarıyla yaşamaktansa, akrabalarından ismini duyduğu Tire'ye gider eşi ve kayın biraderiyle.  Mübadillerin yerleştirilme süreci çok sancılı geçmekte, bırakılanların karşılığı alınamamaktadır. O yüzden dedem de önce 'Domuzlu Bahçe' diye bilinen toprağın işlemesini alır üstüne. Bir süre geçtikten sonra Tirelilerin yıllarca lezzetini unutmadıkları meyve ve sebzelerin yetiştirildiği elli dönümlük bahçe verilir kendine. Tam rahatladıkları anda İsmet Hanım'ın biricik kardeşi vereme tutulur ve ona bakan İsmet Hanım'a da geçer o dönemin çaresiz hastalığı. iki kardeş ardı ardına ayrılırlar dünyadan.

Dedem için yine yas vardır. Kendini biraz toparlamak için Giresun'a, ağabeyinin yanına gider. Cevdet Bey oğlunu evlendirmek için kız aramaktadır. Benim menekşe gözlü anneannem yatmaktadır gönüllerinde. Yaşam yine bildiğini okur ve dedemle anneannem yolda karşılaşırlar. Dedem bir anda vurulur gencecik Fatma Hanım'a. 

Anneannem henüz 19 yaşındadır. bir türlü beğendirememişlerdir gelen talipleri. Ne olduysa, o da kendinden tam on yedi yaş büyük dedeme 'evet' der istemeye geldiklerinde. Ve anneannemin özenle hazırlanmış çeyizi, zarif porselenleri sandıklarla gemiye yüklenir. Gemi yolculuğunda dedem anneanneme müthiş sözler verir. ''Tire'de oturacak, İzmir'de yaşayacak, İstanbul'da gezeceksin.'' diyerek. Ama gemiden indirilirken çeyiz sandıkları adeta yere atılır ve tüm porselenler kırılır. Anneanneme göre şanssızlığı orada başlar. Tire'de ilk yıllar Kurtuluş Mahallesi'ndeki evde geçer. Sırayla annem, teyzem ve dayım dünyaya gelir. Güzelliği Tire'de ünlenen anneannem 2. Dünya Savaşının zor yıllarında üç çocuk annesidir artık. Dedem bahçede kuleli bir ev yaptırır ve oraya taşınırlar. 

Giresun'lu bey kızı anneannem bahçede çalışan amelelerin 'hanım yengesi' olmuştur. Çocuklarını büyütmeye çalışırken, dedem Mesnevi okur, derinleşir kendi içinde günden güne. Anneannem dedem yokken yastığının altında silahla yatar kuleli evdeki ıssız gecelerde. Daha sonra yeni yaptırdıkları ulu çınar ağacının gölgesindeki modern eve geçerler. Altında fırın ve büyük bir kahvehane vardır. Bir de Tire'ye Sefaradlardan geldiği söylenen karambol oyununa ayrılmış alan.
Günümüzde bile 'Rauf Bey'in Kahvesi' diye bilinir o kahvehane.

Şuşut soyadını almıştır aile. Şuşut Farsça'da 'bilgili' anlamına gelirmiş. Dedeme çok yakışırdı soyadı aynen 'yücelten, esirgeyen' anlamına gelen ismi gibi.

Annemi çok sevdiği ve güvendiği akraba oğluyla evlendiren dedemin önsezisi ne yazık ki gerçekleşir. Onca ayrılık ve göçle yorulur yüreği. Bir Kasım sabahı, filesi dolu döner çarşıdan. Alt kattaki kahvedekilere, 'Kahvemi yapın, geliyorum.' der ve anneannemin begonyalarının karşıladığı basamakları çıkıp yatağına atar kendini ve bir anda uçup gider son nefesi. Mutfaktaki anneannem kapının açıldığını duyup gelene dek sonsuz yolculuğuna çıkmıştır benim maviş, güngörmüş, ağırbaşlı, sevgisi, öfkesi bakışlarında gizli dedem.

Bir mübadil yaşam böylece daha 64 yaşında solmuş, Tire'de sevgili annesinin kabriyle yan yana sonsuz uykusuna dalmıştır.       
         
  
    

12 Haziran 2013 Çarşamba

GEZİ PARKINDAYDIM BUGÜN


 Gezi Parkı'ndaydım, tam iki haftadır gitmek istediğim, iki haftadır sürekli haberlerini ve görüntülerini izlediğim, anılarla dolu parkta ki artık simgedir bambaşka bir direnişe tüm insanlık için.

Gidin, görün mutlaka eğer bu şehirde nefes alıyorsanız. 
Gidin, dayanışma nasıl olurmuş, gidin, ortak dilden nasıl konuşulurmuş, gidin, dün akşamki o dehşet ve vahşete karşın direnişin simgeleri rengarenk çadırları, kitaplığı, reviri, veterineri, yemek dağıtımındaki bolluğu görün, inanın insan olmanın HALA güzel olduğunu duyumsayacaksınız.   

İki hafta önce yazarken, aslında bir an önce 'Diren Gezi' dayanışmasına gitmek için can attığımı belirtmiştim. Ama annem 'glokom' (göz tansiyonu) ameliyatına hazırlanıyordu ve onunla gelmek zorundaydık. Dün, o çok önemli bir operasyonu atlattı. Kontrolünde çok olumlu sonuç aldık. Ve iki kardeş hemen parkın yolunu tuttuk.      

Her zaman yürüdüğüm Cumhuriyet Bulvarı çok yeni türde seyyar satışlara sahne oluyor artık. Gaz maskeleri, deniz gözlükleri ve baretler. Emek direnişlerinde ne denli amatörmüşüz diye gülümsedim içten içe. Yolda yürüyenlerin pek çoğu market çantaları taşıyordu. Biz de katıldık onlara. Nasıl gönülden bir alışverişti anlatmak zor. 

Divan Oteli'nin önü dağıtım merkeziyle, reviriyle direnişin başlangıç noktası. Adım attığınız andan itibaren farklılaşıyor, kendinizi oraya ait hissediyorsunuz. Çünkü ortak dili konuşan bir çok insanla birlikte olduğunuzu, birbirinize farklı bir gülümseyişle baktığınızı görüyorsunuz.

Taksim Projesinin çukurları arasından Gezi'ye giriyor ve rengarenk çadırlar ve her yaştan insanlarla ama en çok gençlerle bir araya geliyorsunuz.

Biz, iki kardeş sağ taraftaki bir grup gence yaklaşıp dağıtım merkezini sorduk öncelikle. O sırada gönüllü veterinerlerin buluşma noktası ve oradaki mama bolluğu çok hoşumuza gitti. Hemen girişin solunda ise 'Gezi Bostanı' oluşturulmuştu. bunları neden öncelikle yazıyorum diye sorarsanız; doğanın tüm canlılarına nasıl değer verildiğini anlatabilmek için dersem yeterli olur mu?   

Sürekli bir anons yapılıyordu. 'Acıkanlar için yiyecek servisi vardır',diyerek. Gerçekten de parkta iki saat kadar kaldık ve tüm insanların karınlarını doyurduklarına (hem de nasıl bir bolluk içinde) tanık olduk. 

Hani orantısız güce karşı orantısız zeka söylemleri vardı ya gençlerin; asılan pankartlarda sayısız örneklerini gördük. çektiğim fotoğraflarda onları belgelemeye çalıştım.Yakından yüzleri almamaya çalışarak çektim tüm fotoğrafları.Çünkü onlar hep oradaydılar ve belge olmamalıydı yüzleri. 

Ve çocuk köşesi. Onların resimleri öylesine etkileyiciydi ki tüm saflıklarıyla parkı koruyan. Büyükler ders almalı diye düşündüm. Ve dün akşam su sıkılan kitaplığın yanında yapılan yenisi. Gönüllüler
kitap bekliyorlar, aklınızda olsun.

Genç sanatçılar her köşedeydiler. Kulağından yaralanmış genç adam nasıl sakindi direniş nöbetini sürdürürken. Kadınlar nasıl güçlüydüler direnişin her noktasında.Fransız gazeteci hanımla da ortak dilde ve fotoğraftaydık bir ara. Cumhuriyet'den Silivri duruşmalarına  ulaşmamızı sağlayan arkadaşı da gördüm, Ümit Kocasakal'ı da. Ümit Bey GSÜ'de oda komşumuzdu, ona rast gelip fotoğraf çektirmek de güzel bir anı oldu. ve sonra bir öğrencimle karşılaşıp çadırda kaldığını öğrenip kutlamak da çok iyi oldu. 

İki gönüllü çalışmaya da katıldık. Yağmurluk dağıttık direnenlere. Bazıları almak istemedi, gereksinimi olan diğer arkadaşlara verin diyerek. Daha sonra da zincir oluşturup çadırlardakiler yağmurdan etkilenmesinler diye getirilen tahta kalıpları ilettik elden ele. Kısacası giden herkese  bir şekilde  iş düşüyor.

Taksim Meydanı hüzünlüydü onca gaz bombası ve çekilen acılardan sonra, yanmış arabalar ürkütücüydü, kalan barikatlar üzücüydü, bir kaç köşe belki onaylamadığınız sloganları gösteriyordu ama tüm güzelliklerin ve ortak dil ve onca paylaşımın arasında o kadar azdı ki etkileri. 

İyi ki Halk TV var da izleyebildik görüntüleri,Ve sosyal medyanın müthiş örgütleme yetisi,arada bir doğruluğu tartışılır haberlerine karşın bize gerçekleri gösterebildiler. 

Ve dün içimizi yakan son acı saldırıdan sonra, kalan tüm güçleriyle direnen gençlerin hepimizden çok daha kararlı olduklarını, insan olmanın erdemini taşıdıklarını, yedikleri onca gaza karşın hala hayata gülümsediklerini ve son yirmi dört saatiniz kaldı tehdidine aldırış etmeden parkı korumaya direndiklerini görmek 31 Mayıs 2013'ün insanlar var oldukça ASLA unutulmayacağını gönlüme yazdı en derinden.        


    



    

     


8 Haziran 2013 Cumartesi

KIRK YILDA BİR BULUŞMA

Bu yazı benim sevgili lise arkadaşlarımla tam 40 yıl sonra buluşmamın öyküsüdür. Ve en yalın anlatımıyla hepimizin gözlerinde yeniden on yedi yaş pırıltılarının uçuştuğu on saatlik unutulmaz bir zaman diliminin anılarıdır.

Aslında bu buluşma fikri hep vardı. Bir gün Rüştü ile kuruluşundan beri emek verdiği Agora AVM'de karşılaştık. 35.yılda buluşalım derken araya bir beş yıl daha girdi. Ve ancak ben bu yıl ilk kez ders vermeden bir dönem geçirince daha bir sıkı sarılıp ilk anda beş altı kişi yola çıktık. Bu arada lise biter bitmez İstanbul'a gelin verdiğimiz Necla arkadaşım bir ay önce beni Facebook'da bulunca kıvılcımı ateşledi. Hemen sonra yine Facebook'daki sekiz arkadaş olarak 'buluş lise' eylemimiz başlamış oldu. 
Arkadaşlarım bu ismi severler umarım. Son on gündür 'Diren Gezi' ile öylesine yoğunlaştım ki artık bu yazı bile onun izlerini taşıyacak doğal olarak.

Evet, sosyal medyanın tehlikeli sularında oluşturduğumuz (!) 'Tire Lisesi 1973 Mezunları' grubumuza sosyal medyasız yaşayan elli yıllık sevgili arkadaşım Saide'ciğim, Deniz'in telefon numarasını vererek destek oldu onca yoğun derslerinin arasında. Deniz adı gibi engin gönlüyle hemen telefonları bulma konusunda lojistik asistanlığa başladı. Onun sayesinde Engin, Asuman, Halide ve Mehmet Balaban'a ulaştık. Gülderen yıllar sonra döndüğü Tire'den desteğe başladı. Sınıf listelerini aldı okuldan. Ayrıca Şükran ve Leyla'yı da onun listesinden bulduk.Unutmadan annem ve kardeşim de Gülderen,Aysel ve Nalan'ın telefonlarını bularak 'Buluş Lise'de  destekçi listesine girdiler. Ben de bir kaç yıl önce Zuhal'le karşılaşmış telefonlarımızı kaydetmiştik .O da Eskişehir'den 'olur' dedi ve bizim edebiyat şubemizdeki Necla'yı ve Hüsniye'yi listemize ekledi. Nuray'cığım biraz geç de olsa gruba katıldı ama sonrasında coşkuların en büyüğünü yaşayanlardan oldu.Seher Ulaş da sürpriz oldu torunuyla. Neşegül da aramızdaydı. İnci ve Ümran da ulaştıklarımızdandılar ancak ne yazık ki sağlık nedenleriyle katılamadılar.

Tamam, şu satırlara dek biraz feminist bakış açısıyla hep kızları yazdım gibi oldu. şimdi yine Rüştü'ye dönüyorum ve oradan oğlanların ( unutmayalım bu yazı genelde 17 yaş moduyla yazılmaktadır) desteğine geçiyorum. 

Rüştü hemen ''Ben gidiş için araç ayarlayabilirim'',dedi ve onun katkısıyla çok eğlenceli bir yolculuk yaptık. Rüştü, Aytekin ve Burhan'ı eyleme geçirdi. Süleyman'ın payını hiç unutamam; gruba mesajlarıyla ve telefonlarıyla destek verdi hemen.Ayrıca Sezaver'i buldu. Erdoğan  bu coşkuya dayanamadı Mısır'daki işini erteleyip gelmeye söz verdi. Biz sanal ve vokal uğraşırken yerel desteğimizin tümünü sevgili arkadaşımız Mustafa sağladı.Önce Seher- Mehmet'e haber verdi. Ahmet'i buldu. Belediye başkan yardımcılığından gelen deneyimiyle diğer sınıf arkadaşımız Kaplan Dağ Restoran'ın kurucusu Lütfü'den yaptıramadığımız yemek rezervasyonunu Toptepe Belediye Tesisleri'nde hem de belediye başkanımız Tayfur Çiçek'i de yanımızda bulmamızı sağlayarak en mükemmel şekilde gerçekleştirdi. Böylece lise müdürümüz de telefonlarımızdan etkilendi ve Pazar sabahı okulumuz kapılarını bize açtı.

Buluşma öncesi aile katkısından da söz etmeliyim. Kuzen dayanışmasıyla Macit'e ulaştık. Kızım diploma hazırladı, eşim baskısını yaptırdı. Böylece 40 yıl önce yapamadığımız diploma törenini bugünkü müdürümüzle gerçekleştirdik. 

'Buluş lise' için uğraşırken ' son üç günde 'Diren Gezi' başladı. O günlerde hep buluşma öncesi duygularımızı yazmayı öylesine çok istiyordum ki. O Cuma sabahı atılan gaz bombalarının dumanı ve kokusu sadece nefesleri değil yürekleri de yakan  Halk TV görüntüleriyle ve twitter, facebook paylaşımlarıyla tüm yaşamımızı derinden etkilemeye başladı. Hatta bir ara iptal etmey de düşündük. Sonra gurbetten gelen arkadaşlarımız ve bu buluşmanın da 40 yıl sonraki ilk buluşma olduğunu ve sekizdik otuz olduk heyecanıyla kararımızdan dönmeyelim dedik ve iyi ki de demişiz.
Evet, sıra 2 Haziran sabahına geldi sonunda. Saide, Engin ve ben Narlıdere-Balçova hattından Üçkuyular  İskelesi'nde bizi bekleyen Belgin-Rüştü, Tijen-Aytekin,Canan-Süleyman ve Burhan'la buluştuk. Ben halk oyunları ekibizdeki Burhan'ı tanıyamadım ve şaşırdım kendime. hepimiz Engin'in o upuzun sarı örgülü saçlarına hayrandık. takıldık durduk kısa saçlarına. Yıl 2013 olmuştu ama biz sanki 197322e ışınlanmıştık birbirimizi bulunca. Öylesine coşkuluyduk ki ancak kırk yıl sonra buluşabilenler anlar. Gaziemir'den Necla ile Zuhal'i ve kardeşini de alınca bizim aracın kadrosu tamamlandı.               

İlk buluşma mekanımız Tire Öğretmen Evi'nin bahçesiydi. Karşımızda bizi bekleyen grubumuzu bulmak nasıl unutulmaz bir andı. Herkes birbirine sarılıyor, sanki bir kaç gün öncesinde ayrılmışcasına tüm içtenliğimizle sesleniyorduk birbirimize. Bedenlerimiz takvim yaşında olsa da ruhlarımız on yedi yaşın parıltısındaydı.

Okul müdürümüz bizi beklediğini bildirse de ayrılamıyorduk ilk buluşma yerimizden; Haydi lise binamıza' diye duyurmaya çalışırken gitmiş öğretmen sesim.Üç gün boyunca o kısık sesle.

 dolaştım. 

Hemen fotoğraf çekimine başladık okulumuzun önünde. Biz o binada yalnızca son yılımızda okumuş, yapının açılışında halk oyunları ekibi olarak gösteri yapmıştık. Ve kırk yıl sonra Bizi lisemizin yeni ekibi Ege oyunlarını ustalıkla sergileyerek karşıladı.İlk ve son ekibin üyeleriyle fotoğraf çektirmek çok hoş oldu gerçekten. 

Müdür Bey kütüphaneye aldı bizi ve ilk olarak, kendimizi tanıtmamızı istedi.Aslında çok iyi oldu bu çağrı. Çünkü kırk yıllık bir yaşam özeti sunduk tek tek.Süleyman'ın anıları ve şiirleri de çok hoştu. Sıra 40. yıl diplomasına gelmişti. Hepimize bir anı kalsın diye düşünmüştüm. Ve gerçekten çok duygulandık bu paylaşımdan da.elimizde diplomalarımız sınıflarımıza çıktık, sıralarımıza oturduk, anılarımızı tazeledik.  

Artık yemek ve ayran(!) zamanıydı. İsteyen milli içeceğimizi,isteyen milli içkimizi ya da türevlerini seçti. Anılar, kahkahalar ve nefis yemeklerle (Tire'nin o güzelim ot salatası, keşkeği,tandırı,köftesi ve karadutlu loru gibi) donatılmış masalarımızda unutulmaz saatler geçirdik.Lise fotoğraflarımız, Necla'nın anı defteri ve lise güncem dolaştı tüm masada. Hatta bir ara belediye başkanımız da katıldı aramıza. Yemeklerimiz biterken okumaya doyamayan Deniz'imiz sınavdan çıkıp  gelince keyfimiz tam oldu. Deniz'ciğim anılarıyla nasıl güldürdü hepimizi. Hatta Saide ile benim okul gezilerine bile formalarmıızla katıldığımızı getirdiği fotoğraflarla belgelemesi o kadar komik geldi ki...

Son durağımız Dere Kahve'ydi.Özel hazırlanmış masamızda kahve ve çaylarımızı içtik. Saatler akşamın yedisini geçmiş yola düşme zamanımız gelmişti.

Bizi tüm bu saatler boyunca gülümseyerek izleyen,fotoğraflarımızı çeken,ulaşımlarını rahatça sağlayan, evde kalıp destek veren tüm eşlere, kardeşlere ve hatta torunlara da kocaman teşekkürler. Tanıştıklarımızı da çok sevdik. Bu arada evlat kontenjanından facebook üyesi olanların da bir an önce kendi isimlerini görelim bu bilişim çağında.   

Söz verdik birbirimize. Bu buluşmalar yinelenmeliydi. Artık biz 'buluş Lise' eylemcileriydik Yazılan duygular hep 16 yaş güncesinin arkasında saklı kalacak. Ve Nuray'ın yazdığı gibi ''40 yıllık bir koşuşturmanın ardından öyle güzel bir molaydı ki''
Neşecan'ın yazdığı gibi,.''Dostluklar gerçekten hiç eskimiyor, bunu bugün daha iyi anladık.
''Necla İstanbul'dan gelip çocukluğuma ve ilk gençliğime merhaba dedim.'' diye yazarken bu güzel günün en anlamlı özetlerini yaptılar bir anlamda.  



 SEVGİYLE KUCAKLAŞMALARIN ARDINDAN BİR SONRAKİ BULUŞMAMIZIN SÖZÜNÜ VERDİK GÜLEN GÖZLERİMİZLE. İYİ Kİ KATILDINIZ, İYİ Kİ BULUŞTUK. 

          
      











30 Mayıs 2013 Perşembe

AKLIM GÖNLÜM GEZİ PARKINDA Kİ SİMGEDİR TÜM YIKIMLARA

Bilmem siz de aynı duyguyu yaşadınız mı? Bedeniniz farklı bir yerdedir,yüreğiniz ise olmak istediğiniz yerde. Son iki gündür ben Ege'deyim ama gönlüm İstanbul'da Gezi Parkı'nda kaldı, Sezen Aksu şarkısının tam aksine.

Geçtiğimiz on yıldır verdiğim imzaların, katıldığım gösterilerin sayısını anımsayamaz oldum. Sosyal demokrasiye inanan bir birey olarak, sevgili ülkemin kararmaması için öğretirken ve öğrenirken yalnız olmadığımı bilerek hep bir umutla çabalamaktan güç almaya uğraştım.

Altı yıl önceki Cumhuriyet Mitinglerinde coşkuların doruğa çıktığı zamanlarda çağdaş yaşam yolundan ayrılmayacağımıza güvenirken, ertesi yıl daldığımız düşlerden uyandık ve her geçen yıl daha da keskinleşen dönemeçlerle ilkelerimizin yok edildiğini görmeye ve duyumsamaya başladık.

İzmirli olarak ülkemizin en aydın kentlerinden birinde yaşadığımız için sorunlarımız farklıydı hep. Özgür düşünceye alışkın kentimiz muhalefet olmanın acısını sarf edilen sözler ve günden güne azalan maddi desteklerden çekti ama mücadeleyi bırakmadı.

İstanbul'da yaşayan bir İzmirli olarak ise tam karşıtını gözlemek farklıydı. Kadim kente sürekli yatırım yapılıyor ama nedense akıtılan para güzelim şehrin siluetini her geçen gün daha çok bozuyordu. Beş yıldır yoksun bırakıldığımız Atatürk Kültür Merkezi başta olmak üzere tarih ve sanatla nefes alan güzelim yapılar birer birer çürümeye terk edildi. Ve bellekler boşaltılıp kapatılan o güzelim mekanların tek tek betonlaştırılıp estetikten tamamen yoksun binalara dönüştüğüne tanık olmaya başladı. Değil sade vatandaş, yetkili tüm meslek odalarının ve kuruluşlarının direnişine karşın yıkım sürdü gitti. Yıkım yanında yakımlar da çoktu. Tarihi bellek yıkım ve yakımlarla ıssızlaşırken,Sultanahmet görüntüsü de bozuldu, Haliç'in fotoğrafları da.

En son Emek Sineması da yıkıldı onca gösteriye karşın. Hemen yanındaki Demirören AVM'ye benzer bir dikim bekleniyor şimdi 4. ve 5. katındaki bir Emek replikasıyla.

İstanbul son elli yıldır böylesi bir yıkıma tanık olmamıştı. Ve İstanbul'da yeşil bu denli hiç katledilmemişti. Dün temeli atılan üçüncü köprüyle Garipçe ve Poyrazköy de betona teslim oldu. Milyonlarca ağaç kesilmeyi bekliyor.

İşte bu yüzden Gezi Parkı simge oldu. Taksim ki şehrin kalbidir ve temiz nefestir o park şehrin yüreğine, doğayı seven,ağacı seven, ya da cana değer veren herkes güç oldu toplandı şehrin kalbinde. Seksen yaşındaki kadından, iki yaşındaki çocuğa herkes orada. 

Bu direniş yok olmamak için direnen İstanbulluların, İstanbul severlerin ve vicdanının sesini dinleyen tüm insanların direnişidir. Kesilen her ağaç, yıkılan her duvar yüreklerde bir sızıdır.Ve bu kez sanatçısından, meslek örgütlerine, gencinden yaşlısına,öğretmeninden öğrencisine herkes bu simgeyi korumak için güç birliğindedir. Şiir, müzik, sinema, dans,yazı ve fotoğrafla herkes katkıda bulunmaya çalışmaktadır.

Yüreğimin sesi bu kez kazanacağız, son kalemizi koruyacağız diyor ve umutla bekliyorum.