20 Mart 2014 Perşembe

GÜNÜMÜZÜN EN YETKİLİ HAKARETLERİNDEN KAÇINMANIN EN ETKİLİ YOLLARI YA DA HOŞGELDİNİZ İZMİRLİLER

Başlık biraz uzun gibi ama bizim de sürecimiz çok etkilendiğim bir filmin adına (On İki Yıllık Esaret) benzer geliştiği için uygun düştü. Filmler, kitaplar, müzik, oyunlar, sergiler, bazı TV programları ve orantısız zeka esprileriyle sosyal medya eşittir yaşıyorsun tüm olan bitene karşın.

Geçen Pazardan beri yani  o şaka gibi İzmir mitinginden beri, gerek kendi açımdan, gerekse benzer düşünüp duyumsayanlar için sabrın sonuna gelindiğinin ayırdındayım. Çok dolduk, çok kahrolduk dedikçe her gün yeni bir yok etme ve dönüştürme savıyla algılamaktan yorulduk. 

İzmir mitinginde,''Hoşgeldiniz İzmirliler'' selamı en eğlendiğim bölümdü. Farklı sahil şehirlerinden alınmış fotolar ve gelenlere İzmirce sözcükleri benimsetme çabaları da. Ah, bir de Çeşme -İzmir yolunun üç saatlik bir süreye çıkarılması  da unutulmaz. 

İzmir'in efeleri ünlüdür ama İzmir'in imbatı gibi esen ve Çatalkayası'ndaki şimşekleri gibi çakıp gürleyen kadınları da sınır tanımaz haksızlıklara ve kısıtlanmaya. Ne yazık ki bazı zamanlar yanlış anlaşılır ya da yansıtılırlar.

Gencecik üç ölüm ve toprağa vermeden sonra hiç kimse hele anneler hakaret dinlememeli. Babalar sakinleştirirken hepimizi, en yetkili ağızdan ötekileştiren, öfke kusan sözler dökülmemeli... Çünkü sorumlu olduğu insanlar ve hele gençlerin gelecek için tertemiz düşler kurmaya çok gereksinimi var ve o düşler daha fazla kirlenmemeli...

Sakince oy verip, sandık başında görev yaparak bir şeyler değişeceğine inanıyor ve umutlanıyorsak;  şu on gün süresince  bol bol müzik dinleyelim, görmek istediğimiz filmleri seçelim, okumak istediğimiz bir kitabı okuyalım, güneşli havaları kaçırmayıp yürüyelim, tüm sevdiklerimizin sevgisinden, yaşama saygısından ve en önemlisi vicdanlarımızdan güç alıp sağlam duralım...  

11 Mart 2014 Salı

GÜLRU'YA VE BERKİN'E 11 MART MELEKLERİME


Bu gün iki meleğim oldu.Yedi yıldır andığım Gülru'ma bugün Berkin 'de katıldı. Gülru, ailemizin güzel sesli, tertemiz yürekli meleğiydi, sulara karıştı. Berkin, çoğumuz için evine ekmek almaya giden çocuğumuzdu, bir gaz fişeğiyle narin bir bedene dönüştü, bir umut çiçeği gibi nefes aldı, her nefesi umutları çoğalttı ta ki bu sabaha dek.

Gülru adındaki gül gibi güzel gülerdi, billur sesini her duyuşumda sevinçti yüreğimde. Çok sevdiği müzik aşkına iki yıldır başarıyla sürdürdüğü fakülte eğitimini bırakıp tekrar sınava girmiş, Gazi Üniversitesi Müzik Öğretmenliğini bitirip öğretmenliğe başlamıştı. Ve sonunda en çok istediği şan kariyerine başlamıştı. Antalya Devlet Opera Balesi kadrosuna girdiğinde hepimiz nasıl sevinmiştik ta ki 11 Mart 2007 günü o kötü haberi alana dek. 

En sevgili arkadaşı Ümran'la, Filiz'in  yeni aldığı arabayı kutlamak için çağırması üzerine pek de canı istemeden her yıl sahnesine çıktıkları Aspendos Tiyatrosu'nun yakınındaki Belkıs Göleti'ne yemeğe giderler. Filiz deniz bisikletine binmek ister. Gülruş, son telefonunu eder teyzeme. ''Kızlar deniz bisikletine binmek istiyor, çok gecikmeden döneriz.'' diyerek.

Deniz bisikletinin frenleri bozuktur,devrilir, göletin baraj kapakları açıktır ve tüm gazete başlıklarında 'Operacıların Ölümü' başlığıyla çıkan son haber. Gülru ve Ümran akıntıya kapılırlar, Filiz montunun bir dala takılmasıyla kurtulur. Ve Gülrucuğumuz, suyu, yüzmeyi çok seven canımız su perisi olur arkadaşı Ayça'nın müzikli masallarının kitabında yazdığı gibi...

Berkin, o kapkara kaşları, kömür gözleriyle hastane yatağında yatarken 15. yaşına basmasını çoğumuzun kutladığı Berkin, kalkamadı ayağa yavrum... Narin bir çiçekti o başına atılan gaz kapsülünden beri. Annesine kıyamamış, ekmek almaya çıkmıştı yoğun gaz saldırısından sonra. 

Tam 269 gün dayandı çocuk bedeni, 45 kiloluk bedeninden 29 kilosunun gittiğini 8 Mart günü kalbi durduğunda açıkladılar. Yine de atmaya devam etti yüreği bu sabaha dek. 
Ve işte Gezi şehitlerinin sekizincisi, en küçüğü uçurtmalı çocuk, ekmek almaya giden, o son fotoğrafında yalnızca kara kaşları  ve kömür gözleri kalmış gibi görünen çocuk bulutlara karıştı, her kötülükten uzak.

Geride kalanlardan, en yetkili, dün halini hatırını sordu ailesine, yani 268 gün sonra.  Polislere emir veren en yetkililerden biri başsağlığı diledi bugün 269 gün sonra. 

Yüreğinde insan sevgisi olan herkes Berkin'i çok sevdi, umut etti ve yürekleri yandı. BERKİN , GEZİ Direniş'inin en genç simgesi oldu, Ali İsmail Korkmaz, Mehmet Ayvalıtaş, Ethem Sarısülük, Abdullah Cömert, Ahmet Atakan, Medeni Yıldırım'dan sonra. Bir de polis şehidi vardı direnişin. Mustafa Sarı. Aldığı emirle Adana'da yürüyüşçüleri durdurmaya çalışırken üst geçitten düşen ve geride dört aylık hamile eşini bırakan...

Bundan sonrası mı?  Tüm yitirdiklerimizin anısından güç alarak temiz bir ülke düşüne doğru nefes almaya devam...

ÖDEMİŞ 'İN GÖLCÜK'Ü VE BİRGİ'SİNDE BİR HAFTA SONU

Bir hafta sonu güzel geçmişse dostlarla paylaşmak gerek diye düşünüp önce fotoğrafları sonra da yazımı yazsam dedim ve başladım. Bu kez de böyle olsun, Tire, Ödemiş, Gölcük, Birgi; hafta sonu nereye gitsek diye düşünenlere iyi bir seçenek olsun. 

Bu hafta sonu gezisi bizim İspanya gezisi grubumuzla yaptığımız gezilerden biri. Ekim ayında bir haftalık İspanya turumuzda iyi anlaştık ve sonra herkes farklı yakın rotalar önerdi Tire, Kaz Dağları, Urla derken sıra Ödemiş- Gölcük- Birgi gezisine geldi ki bu turumuz Nergis Hanım'ın düzenlemesiyle oldu. Hepimiz kendisine teşekkür ediyoruz.

Cumartesi sabahı İzmir'den çıkıp Bayındır üzerinden devam ettik. Yol üzerinde bir çay bahçesinde mola verdiğimizde seçim şarkıları karşıladı bizi. Çay ne denli taze ve güzelse MHP'nin Başkanının adını sürekli yinelediği ve sanki genel başkanın kendi sesiymiş gibi kulaklarımızı okşamayan sesi o denli kötüydü... Neden daha özenli hazırlanmaz seçim şarkıları ya da ne gerek var bu tür zevksizliklere diye çok düşündük doğrusu. 

Bayındır, çiçek üreticiliğiyle dünyada bilinir konuma geldi. Yol boyu çiçek bahçeleri ve seralarını görmek ferahlatıcıydı. Her ne kadar tümümüz gündemden hiç olmazsa hafta sonu  kaçmaya çalışsak da en ufak bir söz ya da görüntü hepimize ülkemizin içinde bulunduğu kaosu anımsattı durmaksızın.

Neyse ki Ödemiş'in 'Kadınlar Pazarı' tüm canlılığıyla bize de can verdi. Kadınlar Pazarı Cumartesi kurulan açık hava pazarının bir bölümü. Bir Tireli olarak ünlü Salı Pazarı Tire'ye bol tur ve turist getirdiği için rahatlıkla bizim hem kardeş hem rakip komşumuz Ödemiş'in bol emek üretimiyle sunulan pazarından söz edebilirim. Tire'nin ve Ödemiş'in yerel el sanatları benzeşir. Ancak Tire'nin keçe işleri ve Beledi dokumasına karşılık Ödemiş'in ham ipeği ve iğne oyası daha özgündür. Biz de Ödemiş İpek mağazasını bulduk ve kolay ayrılamadık doğrusu. Oradan sıra Ödemiş köftesi yemeye geldi. Dostol ve Kebapçı Hurşit en çok tanınanları.

Bu arada pazarcı kadınlar kadınlar gününün farkında bile değillerdi. Yaklaşan belediye seçimleri için aday politikacılar bol bol el sıkma yarışındaydılar ama kadınlar gününü kutlayanlarını görmedik. Sadece kadınların sağduyularının daha güçlü olduğunu ve bir önceki seçimlerde verdikleri oylardan pişmanlık duyduklarını söyleyebilirim. Bu arada o güzelim taze sebze meyve ve otlardan da alıp fotoğrafladıktan ve karnımızı doyurduktan sonra sıra Gölcük'e ulaşmaya geldi. 

Zeytinlikler ve daha sonra çamlıkların arasından tırmanan midibüsümüz bizi Gölcük'ün dinginliğine bıraktı. Kadınlar Gününde böyle sakin, sessiz ve doğanın kucağında, hemen gölün eteğinde sıcacık Gölcük Otelinde olmak öyle keyifliydi ki  tüm dostlarla yeni geziler paylaşmalıyız diye düşündüm. 
Hele grubumuzla köy kahvesinde kavrulmuş kestaneleri yerken sohbet etmek, yüzlerdeki gülümsemeler her şeye değerdi.

Otelin akşam menüsü tam bir Ege sofrasıydı. Otlar,












salatalar ve ünlü Bozdağ güveci lezizdi. Kahvaltı sunumu da Ödemiş'e özgü Tongül gözlemesi,türlü peynirler, lor ve çökelekle hazırlanmış kahvaltılıklar ve nefis nohut mayalı köy ekmeği ve simiti iştahla yendi.

Hafif bir yürüyüş ve otelin karşısındaki Peynirci Talip'den alınan bal, peynir,tereyağ ve kuru incir paketleri bagaja konduktan sonra Birgi'ye doğru yola çıktık. 

Yolda Aaa Tepesi'nin öyküsünü bir kez daha dinledik. Atatürk, çok sevdiği arkadaşlarından Ödemiş'li Şükrü Saraçoğlu'nun davetiyle Gölcük' gelmek ister. Ancak sağlığı bozulunca gelemez. İsmet İnönü'ye rica eder. O zamanlar dar ve çok virajlı yoldan tırmanıp da birden volkanik gölü gören İnönü bir anda 'aaa' diyerek hayrete düşer. Ve o günden sonra o seyir yeri ve gölün ilk görüldüğü yer aynı adla anılır. Geçen yıllar boyunca Ödemişlilerin koca doktorları Mustafa Bengisu  ve onu izleyenlerin gayretleriyle tüm yol bir çam ormanı gibidir, kesilen ve yok edilen ağaçlara inat edercesine... Unutmadan, çok yakında göl kıyısındaki oteller yıkılıyormuş. Tüm arkadaşlarım dönüşüm öncesi bir kez gelebilseler derim içtenlikle.  

İşte Ödemiş yetiştirdiği Cumhuriyet dönemi devlet adamlarıyla da Ödemiş'tir. Adlarını andığımız Saraçoğlu, Bengisu  ve daha sonra Alev Coşkun unutulmaz.

Birgi yıllardır turistlerin uğrak yeridir. Köy çok iyi korunmuştur ülkemiz ölçülerinde. Evleri, cumbaları fotoğraflamak için tekrar gitmek gerek. . Hele köy meydanındaki satıcılardan bir şeyler almadan, kahvesini içmeden ayrılmak olmaz.  Özellikle Çakır Ağa Konağı 18. yüzyıl Osmanlı yapıları arasında kalem işleri ve tavan süslemeleriyle seçkin bir yere sahiptir. Bir de iki hanımı için yaptırdığı İzmir ve İstanbul gravürleri görmeye değer.  

Konağın hemen yanındaki sokağın içindeki Andaç Evi'ni de görmenizi salık veririm. Hem çayınızı kahvenizi içer hem de öyküsünü dinlersiniz.

Bugün Türkiye yeni dönemeçler alırken ve o dönemecin sonunu göremezken, bir yandan haksız tutuklamalar sona eriyor diye sevinir öte yandan katillerin de salıverilmesine üzülürken işte böyle sakinlik ve sessizlik inanın iyi gelir ruhunuza.    

27 Şubat 2014 Perşembe

AŞK OLSUN SANA ÇOCUK

Aşk olsun sana çocuk yaşasaydı bugün tam altmış yedi yaşında olacaktı. Onunla hiç karşılaşmadım ama onunla büyüdüm, onun bakışlarındaki korkusuzluğu ve inandıklarından dönmemesini çok sevdim. Ve on beş yaşındayken onun için, arkadaşları için yazdığım ve sıkıyönetim dönemi diye  gizlediğim şiirlerimi ve güncelerimi bugün kütüphanemin en değerli yerinde tutmak da buruk bir mutluluk veriyor.

 O yıllarda tuttuğumuz güncelerde yolsuzluk haberleri bulunmazdı. Ama radyodan duyurulan arananlar listesi, Anayasa'nın  kaçıncı maddesini ihlal ettikleri işlenirdi beynimize. Çoğunluğu yirmili yaşlarının başındaki gencecik insanlar için idam kararları çıkardı durmaksızın. Meşhur 141. maddeyi öğrenmiştik on beşli yaşlarda. Bir muhtıra ile tüm yaşam değişmiş, nitelikli akademisyenler, sanatçılar sürgüne uğramışlar, basın susturulmuş ve düşünüp sorgulayan herkes içine kapanmıştı. 

Ve işte o günlerde kurban olarak seçilen on yedi siyasi suçlu idam edildiği halde Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan'ın adları hiç unutulmadı. Ve lider Deniz Gezmiş olduğu için adına onlarca şarkı bestelendi, yorumlandı, şiirler yazıldı, kitaplar basıldı. Ben Erdal Öz'ün yazdığı 'Gülünün Solduğu Akşam' ve 'Defterimde Kuş Sesleri' kitaplarından çok etkilenmiştim. 'Dar Ağacında Üç Fidan' dan da 

Ekim yetmiş birde verilen idam kararı beş Mayısı 6 Mayısa bağlayan gece infaz edildi. Belki sosyal medya yoktu ama duygu iletimi vardı. 6 Mayıs günü okula siyah kazaklarımızı giyerek gitmiştik. Ve millet meclisi üyelerine çok öfkeliydik, bu kararı onadıkları için. Sadece İsmet İnönü'nün karşı çıktığını biliyorduk. bugün bile düşünürüm Hıdırellez ateşinin yakılıp dileklerin tutulduğu bir günü niye böyle bir acıyla birleştirdiler diye.

O karara , üç fidanın ölüm kararına sorgulayan, düşünen herkes çok yandı. Hele üçe üç karşılaştırması sürekli yapıldı. Vatanı yapacakları devrimle kurtaracaklarına inanan gencecik insanların, hiç bir cana kıymadan yaşam haklarının ellerinden alınışı bir anlamda ülkenin kaderini değiştirdi. Neden derseniz müthiş bir kırılma yaşandı ülke tarihinde. Yürütmeye ve yargıya güven sarsıldı çünkü... Ve dokuz yıl sonra bir 12 Eylül sabahı bir kez daha tank sesleriyle uyandık. 

İşte bizim gençlik günlerimiz böyle toz duman içinde genç insanların ölümleriyle sarsılarak geçti gitti. Bol bol okuyup öğrenmeye, karşımızdakini dinleyerek anlamaya çalıştık hazımsız olmamak adına.

Üç fidanı her yıl andık. 'Hatırla Sevgili' dizisiyle, genç kuşağa tanıttığı için Tomris Giritlioğlu'na çok teşekkür ettik. 2012 On Kasımında Ankara'ya gittiğimizde 'Ulucanlar Cezaevi yeni müze olmuştu, orada her  yaşanan daha bir acıyla içimize işledi. 

Aralık on yediden beri her gün biraz daha bulanan, kirlenen bir gündemin içinde bu çok sevdiğimiz vatanda hep içimizde en genç günlerimizden kalan o saf idealizmle ayaktayız ve umutluyuz. 



     

19 Şubat 2014 Çarşamba

GÜNEŞ VE SİS

İstanbul'da olmak yaşamda havuz problemi çözmeye benzer oldu son yıllarda. Kültür, sanatla dolarken ruhunuz, çevreye bakıp okuduklarınızla boşaltıyorsunuz tüm beslendiğiniz duygularınızı, ya da tam karşıtı; yüreğinizin karartısı kaplarken sizi, sanat etkinlikleriyle hafifliyorsunuz. Sakın kötümser bir yazı diye düşünmeyin. Çünkü sevdiklerimi paylaşmak istiyorum temelde. Arada biraz koyu renkler karışırsa gönülden çektiğim  fotoğrafın ışığına verin siz onu.  

Bir aylık İstanbul özlemimi Boğaz yürüyüşüyle ve mevsime hiç uymayan parlak güneş ışığıyla giderdim önce. Bebek Parkı'nda korunmaya alınmış ağaç, bir an nerede olduğumu unutturdu. İnsanını korumayan bir ülke vatandaşı değil de uygar ve çevreci bir ülkede yaşıyormuşum sandım. Az ilerleyince kıyıya yanaştırdığı sandalında çay ocağı kurmuş yaşlı adamı ve pasarella yerine kullandığı kalas üzerinde çayı taşıyan ikinci elemanı görünce kendime geldim. Böyle pratik yaratıcılıklar genelde bizde olur diye. Taşınabilir ve katlanır sandalyeler ,minik masalar ve hatta üzerlerinde mevsim çiçekli saksıları; alın size tipik bir çay bahçesi. Yalnız dalga güçlenince servisin kesildiğini unutmamak gerek.               

Boğazın karşı yakasından haber vereyim biraz da. Kadıköy tarafı daha bir benzerdi İzmir'e sakinliğiyle. Ama dün çok şaşırdım ve üzüldüm. Trafik tam bir keşmekeş damperli inşaat yükü taşıyan kamyonların kuşatması yüzünden, o güzelim ağaçlı, bahçeli ve az katlı apartmanlarla dolu sokaklar günümüzün dönüşüm projeleriyle birden 14-15 katlı bloklarla dolmuş. Kısacası Kadıköy'ün o ferah nefesi kesilmiş büyük oranda. Eskiden her geçişimde duyumsadığım dinginlik sisler içinde yok olup gitmiş aynı dün akşamdan beri tüm İstanbul'a çöken sis gibi. 

Sis deyince Tevfik Fikret'in ölümsüz şiiri geliyor usuma. Tam 112 yıl önce yazılan şiir günümüz İstanbul'una da uyuyor özellikle her gün biraz daha bozulan siluetiyle. Bugün uçaktan çekilen sisli kent görüntüleri bana bilim kurgu filmlerinin  nükleer savaş sonrası görüntülerini anımsattı, gelişigüzel her köşeye serpiştirdikleri gök kazıyanlar yüzünden. Rasyonel düşünürsek, bunca iç göç ve artan nüfus yüzünden ve gelişen teknolojiyle çok katlı yapılara gereksinim var. Ancak şehrin karakterini bozmadan yeni imar bölgeleri varken bu hırs, bu yağma neden? 

Bu yazı Tevfik Fikret'i anmaya dönüştü. Haydi bakalım, sıra geldi 'Han-ı Yağma' şiirine. 

Eh, böyle anmalarla idare edeceğiz artık. Nur topu gibi, çeşitli nurların içinden gelen, yüce(!) meclisimizin tekme tokat, küfür sever, eleştiriye gelmez bağzı üyelerinin çabucak geçirip sonra da en tepeden yeni tür şartlı onaylanıp geçen ve neyse ki kadim ana muhalefet partimizin daha önceden itiraz hakkını en yüce mahkemeye yolladığı yeni bir Internet yasamız var. 

Yine kararttım renkleri ne yazık ki. Ne yapalım görmezden gelmek olanaksız yaşadıkça yok edilenleri. Biraz dost sofralarından yazalım da yazının lezzeti artsın. 

Şule'ye bir kez daha teşekkür ediyorum, o güzel yemekleri için, sunumu için, dostluğu için. Sakın diğer sevgili dostlarım alınmasın ama Yanya usulü enginar bir başka güzeldi ve de pırasalı, naneli pilav da öyle. Beyaz soğanın suda pişmesi mi püf noktası bilemem, öğrendim, uygulayacağım onu bilirim.
Sonra bir de 41 yıllık arkadaşım, Sevgi'ciğimde içilen çay, üstüne İşsanat'da dinlenen mükemmel Mozart yorumları... 
Bir yudum nefes...    





  

31 Ocak 2014 Cuma

DÜNÜ ANIMSARKEN GELECEĞİ DÜŞÜNMEK

Dün bir mektup okudum, naif, umutlu, sevgi dolu. El yazısı anneanneminkine ne çok benziyordu. Birinci kuşak mübadillerimizden sayın Vedia Elgün'ün Lozan Mübadilleri Vakfı'na yazdığı ve vakfın geleneksel yemeğine katılacağını bildiren mektubuydu beni derinden etkileyen.

Vedia Hanım gibi pek çok mübadilin özlemle beklediği Mübadele'nin yıldönümü yemeği dostluk ve ortak yaşanmışlıkların bir araya getirdiği bizlerin sanki büyük ailesiyle bir araya gelmişcesine katıldığı bir etkinliktir ki bu yıl on beşinci kez düzenleniyor ve nice yıllarda sürmesini diliyorum yürekten.

Büyük aileyiz biz gerçekten. Sahiciyiz çünkü. Bu aileyi bir arada tutan, en çok emeği geçen Sefer Bey'e kocaman teşekkürlerimi sunuyorum öncelikle. Çünkü her an Vakıf ofisinde ya da Vakıf için katılması gereken bir etkinlikte.

Başlangıçta bir araya gelip bugünlere taşıyan tüm üyelere, tüm dostlara nasıl sunmalı şükranları. Bir oluşumun kuruluşuna emek vermek gerçekten zordur. Gönüllülük herkesin harcı değildir. Bugün LMV'nin birbirinden değerli yayınlarının pek çoğunda ben Sefer Güvenç adının yanında Çimen Turan ve Müfide Pekin'in isimlerini görüyorum. Ne yoğun çalışmışlar ve üretmişler. Sonra Esat Ergelen, derneğimizin başkanı olarak yazdıklarıyla, katıldığı paneller ve programlarda bilgilendirici konumda her zaman. Sula Aslanoğlu ve Tanaş Cimbis her zaman ve her gezide yanımızdalar güler yüzleriyle.

Koromuzu da  ekleyelim emek verenlere. Düzenli çalışmaları ve farklı şehirlerde verdikleri dinletilerle anıları müzikle canlı tutuyorlar.  

Aslında LMV'nin babası konumunda Ümit İşler var. Sevgili başkanımız, güler yüzüyle ve sakin duruşuyla en mükemmel şekilde yapıyor görevini.

Benim için kurucu üyelerden Şule Kılıç ayrı bir yerde sevgili kardeşi Lale'yle birlikte. Dostlukla kucaklıyorum ikisini de.

Vakfa emek veren tüm bu dostları gezilerimizde tanıdım. Seyahatler insanların birbirini tanıması için önemlidir denir ya, yemeklerimiz, fotoğraf çekme telaşımız, şarkılarımız, türkülerimiz, kilometreler arttıkça pekişen dostlukları getirdi bize.

Mübadelenin yıl dönümünü anma yemekleri bu yüzden çok değerlidir. Tüm mübadil dostlar, ya da farklıbir deyişle büyük ailenin üyeleri bir araya gelmeye çalışır ve herkes birbirine sevgi ve saygılarını sunar. Lütfü Amcamız gelince hele, her dakika daha bir anlam kazanır. 

Mübadeleyi anma etkinliklerinin en anlamlısı denize bırakılan çiçeklerdir, göç yolunda yaşamlarını yitirenlerin anısına. Yalnızca Lozan Mübadelesi değil tüm zorunlu göç kurbanları hatırlanır, sudaki çiçeklere bakarken.

Tuzla Tahaffuzhanesi, o yıllarda binlerce kişinin ilk ayak bastığı yer olarak canlandırır çekilen acıları. Ne yazık ki Urla Tahaffuzhanesi hiç bir 30 Ocak'da açmıyor kapılarını.

Bu yıl tüm mübadil dernekleri anma programlarını belirleyip bildirdiler. Konserden mevlite uzanan çeşitlilikte ve Nevşehir'den, Samsun'a farklı şehirlerde.

Birinci kuşak acılarını hep yüreklerinde gizledi, ikinci ve üçüncü kuşaklar merak edip araştırdı ve araştırıyor iyi ki. 

Ben bugün Halet Çambel için Cumhuriyet Bilim Teknik dergisinde Sinan Kılıç'ın yazdığı bir yazıyı okudum. Halet Çambel , 'Bilimsel Araştırma Yöntemleri' dersi verirken, ilk sorduğu sorulardan biri ''Dedelerinizden kaçının adını biliyorsunuz?'' olurmuş. Eğer kendi ailenizin geçmişini merak etmiyorsanız, burada öğreneceğiniz başkalarının geçmişini hiç merak etmezsiniz. 

Ve aynı yazıda Atatürk'ümüzün ölümünden az önce söylediği ve Ateşoğulları'nın Arkeoloji Söyleşileri I kitabında yer alan şu sözleri de yolumuza ışık tutacak nitelikte.''Herhangi bir kimsenin yaşadıkça kıvançlı ve mutlu olması için gereken şey kendisi için değil, hayatta kendisinden sonra gelecekler için çalışmaktır.Hayatta tam zevk ve mutluluk ancak gelecek kuşakların onuru, varlığı ve mutluluğu için çalışmakta bulunur.''   

Gelecek kuşaklara yaşananları nesnel ve bilimsel şekilde aktarabilmek için çalışan herkese içten merhaba, vakfımıza ve derneğimize de nice yıllar ve buluşmalar dileğiyle...  

21 Ocak 2014 Salı

TOPLUM KÖKENLİ PNÖMONİ

Sevgili blogumla aramıza toplum kökenli pnömoni girdi bu kez. Eh, benim gibi ilk şiirini sekiz yaşında 'Kıbrıs'taki Kardeşleri' için yazan birine toplum kökenli pnömoni uygun düşerdi, o da oldu. 

Aslında, hastalığımı, 'son noktayı 17 Aralık'ın koyduğu pnömoni' diye adlandırıyorum. Bu memleketi seviyorsanız, bu toprakların kadim kültüründen yola çıkarak insan olmak çok önemli, doğanın tüm varlıkları ve dengesi çok değerli diyorsanız işiniz zor.

Okumak, dinlemek ve anlamlandırmak uzun soluklu bir uğraş. Sizi soluksuz bırakan bir enfeksiyonla uğraşırken özellikle ilk kırk sekiz saat sürekli bir ateş ve uyku halindeyseniz; inanın gördüğünüz kabuslarda bile hep ülkenin kaderini çizenler ve yakın çevrenizdekilerin sorunları harmanlanmış durumda.

Sonra günler geçiyor, dinlenme durumuna geçiyorsunuz, 'Aykırı Sorular' ve İoanna Kuçuradi konuk. Bilgeliğin aydınlattığı yüzü ve sözcükleri bir araya gelince, sonsuzluğa kavuşan Halet Çambel'e  duyduğunuz elem biraz olsun hafifliyor. Çünkü bu toprağın kadınları her koşulda güçlüdür ve yaratıcıdır diyorsunuz. 

Pedofili evlilikler, kadın cinayetleri artıyor bir yandan. Hele o yorumlar ve erkek bakış açısının resmi temsilcileri içinizi bulandırıyor. Yine de bir gün değişecek, eğitim yeniden yapılanacak umudunu sürdürüyorsunuz.

Fatih Hilmioğlu'nu düşünüyorsunuz, çağdaş bir üniversite yarattı ve sonucu ne oldu diyerek. Bir türlü açılamayan dosyalar, durmaksızın yerleri değiştirilen yargı ve emniyet görevlileri yine kabuslarınız olarak sürüp gidiyor. 


Günlerden 19 Ocak, ayakkabı kutularının yasa dışı parayla özdeşleştirildiği günlerin üzerinden bir ayı aşkın bir süre geçmiş. Usunuzda, yerde yatan o kocaman gönüllü adamın altı delik ayakkabıları. Geçen yıl tüm kalabalığın arasında nefesim daralmıştı. Bu kez yorgun sol ciğerimin altındaki yüreğim acıyor ve Çotak'ına seslenen cesur Rakel Dink o çarpıcı tümceleriyle nasıl da zamana direnen bir konuşma yapmıştı diyorum.

Roboski'de sağ kalanlara neden eylem yapıyorsunuz diye bir orantısız eylemle karşılık verilmiş. Bayramiç'de Kaz Dağlarını mahveden ve edecek olan maden işletmesi çalışanlarının servis aracını durdurup madenin zehir saçtığını anlatan aileye, çocuklarını suça itmiş kabul ederek evlerine ayda bir kez sosyolog yollamaya karar vermiş yargı. Böylece sosyologların yeni bir görev alanı daha belirlendi...

Ve Cuma akşamı sosyal medyada son haberlere bakarken, Hani o 'Şehnaz Tango' ve sonra 'Gülbeyaz'  gibi dizilerden tanıdığınız hele Kazım Koyuncu'yla birlikte söyledikleri türkülü sahneleri unutamadığınız farklı birsanatçı Nejat İşler'in yoğun bakım, septik şok haberini alıyor ve 'sakın,sakın, diren, diren' derken buluyorsunuz kendinizi.

Sonra o düşsüz uykularda, bir zamanlar bu ülkenin 'Takalar' gibi şiirler yazan ozan bir başbakanı vardı; ne zaman gemilerini çoğaltan başbakan yavrularına geçtik diye hayıflanıyorsunuz.

Hukuksuz ülkenin kısıtlanmış, baskılanmış ama yine de çoğaldıklarına inanan bireyi olarak öğrencilerinizin paylaşımları umut veriyor. Ve dost sesleri duymak, sevdiklerinizin sevgisini duyumsamak, Boğaz'da geçirdiğiniz ve de üşüdüğünüz İstanbul'daki son Pazar, müzik, sergiler, fotoğraflarda yansıttığınız, ruhunuzu sağılttığınız her an yine umut veriyor.