11 Nisan 2014 Cuma

TİRE'DE SEÇİM ŞÖLENİ

Doğduğum yerde, bu toprakların en güzel ilçelerinden birinde bir şölen gibi kutlandı 2014 yerel seçimlerinin sonuçları. Pazartesi günü Tire'deydim ve yüzüm gülerek döndüm İzmir'e.

Tire'de 64 yıldır ilk kez CHP belediye başkanlığı seçimini kazandı. Bu çok büyük bir değişim sayılabilir. Hepimizin bildiği gibi CHP'nin aday belirleme süreci çok sancılı geçti. Bir çok istifalar ve DSP'ye geçip aday gösterilenler olduğu gibi, olgunlukla sonucu kabullenip destek verenler de görüldü. Ve genelde takım çalışması olumlu sonuçlar getirdi. 

Tire'de durum pek farklı sayılmazdı aslında. Tayfur Çiçek Demokrat Parti'den kazanmıştı geçen dönem seçimleri. Çünkü Tire, yıllarca Adalet Partisi'nin ve sonra Doğruyol'un kalesi konumundaydı. Ancak son dönemde giderek ötekileştirmeyi seçen ve halkın demokratik haklarını kısıtlayan yürütme erkinin giderek kararan dayatmacı tavrından dolayı pek çok yurttaş gibi o da  olumsuz etkilenmiş ve CHP'ye geçmişti. Altı aday adayı vardı Tire'de ve aday olan geçmiş hizmetlerinden ötürü Tayfur Çiçek oldu. Ve İzmir'in kaybedilen altı ilçesinin verdiği üzüntü yanında Tire ve komşu ilçe Bayındır bu kez CHP'nin yüzünü güldürdüler. 

Evet, buraya dek nesnel bir bilgi derlemesi yapmaya çalıştım aslında. Bundan sonrası eski arkadaşlıklar, güzel paylaşımlar ve bizim evdeki ilk resmi politikacıyla ilgili. 

Tayfur ve eşi Yüksel Çiçek bizim çok gençlik yıllarımızdan arkadaşlarımız ve benim meslektaşlarımdı. Uzun yıllardır Tire'ye genelde ailelerimizi görmeye gittiğimiz ve yoğun çalıştığımız için pek görüşemez olmuştuk. Fen Lisesi projemizi gerçekleştirmemizde eski arkadaşımızın çok büyük desteği oldu. Bir eğitimci olarak belediyenin tüm hizmetlerini kullandı ve inşaatın başında o da durarak  16 Mayıs 2012'de atılan temelin 2013- 2014 öğretim yılına yetişmesini sağlamada büyük payı oldu. 

Okulun açılışında da töreni belediye gerçekleştirdi. Kendimizce sıcak ve duygulu bir başlangıç yaşadık ilk öğrenciler, öğretmenler ve yakınlarımızla. Yılbaşına doğru eşime Tire CHP örgütü için çalışması yönünde öneriler gelmeye başladı. İlk anda olanaksız gibi geldi bana bu düşünce. Neden derseniz bizim evin sıkı CHP'lisi bendenizdim ve Atatürk'ün Partisi 1999 Genel Seçimleri'nde Türkiye Büyük Millet Meclis'ine giremeyince gidip bundan sonra daha iyi çalışmak gerek diyerek partiye üye olmuştum. Yoğun çalışma yaşamı ve mühendislikten gelen daha analitik düşünce yapısıyla sevgili eşimin teknokrat hükümetlere daha sempatiyle bakışı bizim evde demokrasinin işleyişinin bir tür simgesiydi. 

Son yıllar pek çok şey değiştirdi düşünce yapısında. Bizim evdeki değişim tüm sandıklarda adaletli şekilde yansımış olsaydı ne umutlu bakardık seçim sonrasında...

Neyse sözü daha çok uzatmadan değerli başkanın ''Yanımda olup destek verirsen çok sevinirim.''  önerisi ve değişen belediyeler yasası Tire'de ve bizim evde CHP'nin zaferiyle sonuçlandı.

On yıldır İstanbul'da oy verdiğim için, İstanbul'da gözetmenlik görevim olduğundan ve bir oy bile çok önemli diye düşündüğümden çok yoğun ve şenlikli geçen Tire'deki seçim çalışmalarının uzağındaydım. Sandık sonuçlarına inanamayan pek çoğumuz gibi karamsar döndüm EGE'ye. Ama mazbata alımını ve onca yıl sonra CHP'li başkanın görevine başlama törenini kaçırmadım doğrusu. İyi ki katıldım böylece sevgili Yüksel Çiçek'in yıllardır değişmeyen olgun tutumuyla eşinin hep yanında oluşu, konukseverliği ve lise yıllarından arkadaşım Lale'nin ilçe örgütündeki gayretli çalışmasının sonuçlarına da tanık oldum.     



Adeta o eski Türk filmlerinin tadında bir tören oldu. Davullu zurnalı karşılama, ilçe meclisindeki üç kadın üyeyi az bulduğunu belirten gencecik yargıç hanımdan mazbata alma, farklı partilerden seçilenlerin birbirlerini kutlaması, Tire Bandosu'nun eşliğinde

Atatürk anıtında saygı duruşu, İstiklal Marşı söyleme, çelenk bırakma ve Ata'nın huzurunda tüm Tire'ye eşit hizmet sözü, son olarak belediyeye yürüyüş ve yine davul zurna eşliğinde oynanan zeybekler, tüm personelin yüzleri gülerek başkanlarını alkışlarla karşılamaları...

Tüm bu yaşananlar Ege kültürünün ve sıcaklığının yansımasıydı. Türkiye seçim sonuçların büyük çoğunlukla bu şekilde yaşasaydı, sonuçlar güvenilir olsaydı, ölümle ve yaralanmayla sonuçlanan kavgalar yaşanmasaydı ne farklı bir ülke olurduk.

Pazartesi böyle anlamlı ve mutlu dönmüşken doğduğumuz şehirden ve Tire'nin yemyeşil, bahar çiçekli güzelim dağlarından, tüm arkadaşlarım ve dostlarımı Tire'nin baharlarına çağırmaya, Kaplan'ı, Toptepe'yi, Değirmen'i, Dere Kahve'yi,Salı Pazarı'nı benim de görmeye can attığım Arap Pınarı'nı ve daha pek çok tarihi doğal güzelliklerini görmeleri, dingin bir gün geçirmelerini sağlamak için kendimce söz vermişken, ertesi gün  Büyük Millet Meclisi'nde Kemal Kılıçdaroğlu'na atılan yumruklar çok üzücüydü. 

Kaba sözler ve kaba kuvvet insan gibi insanlar için o denli kırıcı ki yalnızca bu tür eylemlerle karşılaşanları değil barış sever tüm insanları derinden etkiliyor. 

Yine de bitirmeden önce Tire'nin National Geographic Traveler, Ekim 2012 sayısında Türkiye'nin en güzel on ilçesi arasında gösterildiğini de yazmalıyım. Yemeklerin lezzetinden geleneksel diyet mevsimine girildiği için özellikle söz etmiyorum. Eh, artık gölet de tamamlandı, su manzaramız da var, diğer projeler için lütfen üşenmeden Tire Belediyesi web sayfasına bir göz atın ve bir an önce gezi rotalarınıza ekleyin, ne dersiniz? 

     


     

3 Nisan 2014 Perşembe

PES YA DA NO PASARAN

Türkiye'de 2014 yerel seçimlerinin üzerinden dört gün geçti. Ama ulusun görünürdeki oy sayımına göre yüzde elli beşi PES çekiyor. PES'in açılımına geçmeden önce Twitter'ın yeniden açılmasını kutlamak istiyorum. Youtube severlere de şimdilik geçmiş olsun diyor, biraz da seçim anılarımızdan söz edelim diyorum.

PES sözcüğünün açılımı şöyledir: post electione syndrome ya da seçim sonrası rahatsızlığı. Tıp dilinde hastalık isimleri Latince genel geçerlik taşıdığı için ben de bu ismi bulup biçare bir seçmen ve seçim gözlemcisi olarak bloguma armağan ediyorum. Ama kısaltılmış olarak PES 30 Mart akşamından beri tek başına ya da 'bu kadarına da' ön katkısıyla dilimize pelesenk olmuş durumdadır. 

Dans etmeden, şarkı söylemeden devrim ya da evrim olmaz denir ya ,işi mizaha vurmadan bu yaşananlara dayanılmaz diyerek sözcüklerle oynayarak ve okuduğum, görüşlerini paylaştığım insanların dayanışmasıyla çektiğimiz PES'e karşın bu kez İspanyolca'ya geçip hala 'NO PASARAN' demek kararındayım. 

Seçimde bir gözlemci olarak tanık olduklarım bu cesareti veriyor bana. Sabah altı otuzda Teşvikiye'nin göbeğinde, hatta İBŞBB adayı Mustafa Sarıgül'ün oy kullandığı ama asansörü onarılmamış okuldaydık. 1268 no'lu sandık gözlemcisi olarak çok iyi bir takım çalışması yapıldığını, Oy ve Ötesi grubundan Buket'in baştan sona sürekli destek verdiğini belirtmeliyim öncelikle. Ben de hem Şadan Abla hem de Özlem'le yan yana sınıflarda görev yaptığımdan şanslıydım doğrusu. 

İstanbul'da GSÜ'de çalışırken oy kullanmaya başladığımdan beri iki genel iki yerel seçimde hem oy verdim hem de görev yaptım ve bu seçim kadar coşkulu seçmen ve yüksek katılım görmedim. Evet, ülkenin en rahat seçim bölgelerinden birindeydim, yadsınamaz. Ancak bir sakınca vardı. Çünkü çok ileri yaşta seçmen kitlesine sahiptir Teşvikiye.

İnanın, o bozuk asansöre karşın doksan altı yaşında seçmenler çocukları ya da torunlarının yardımıyla iki ya da üç katın merdivenlerini çıkıp oylarını kullandılar ve kibarlıklarıyla sabırla beklemeleriyle gönülleri fethettiler.    

Bir de küçük çocuklarıyla gelen, uzun kuyruklarda bekleyen genç çiftlerin görüntüleri umut verdi. Gençler  hem oy verdiler hem de ilk kez İstanbul'da oluşturulan ve bir buçuk ayda otuz bine ulaşan 'Sandık Başındayız' ve 'Oy ve Ötesi' oluşumlarıyla büyük bir dinamizm kattılar seçime ve aldıkları sorumlulukla baş tacı oldular pek çok yerde. Eğer tüm bölgelerde çalışmalarına izin verilseydi sonuçlar çok daha güvenilir olabilirdi.

Ben bir İzmirli olarak 'İzmir Duruşu' değişmez, İstanbul'da bir oy bile önemli diyerek bu seçimde de 34 ü 35 e yeğledim. Olmadı, bu düzen böyle sürerse de adil bir sonuç almak pek olası değil. O denli fazla yedek oy pusulası çıktı ki torbalardan ve ayrıntı öylesine fazlaydı ki düzgün sonuç bildirme çok zordu.  

Gece ona doğru sonuçları bilgisayardan yükletip eve döndüğümde tarafsızlıkları gölgelenmiş sonuçlar ekranı kaplamıştı ve onca yorgunluktan sonra balkondakileri görmek PES'in ilk bulgularını açıkça tanıladı doğrusu. Sonra baş ağrısına karşı aldığım ilacın etkisiyle uyku ve yapılan haksızlıkları ya da dönüşen Türkiye'de alınan sonuçlar, değişen sonuçlar, itiraz edilen sonuçlar, sonuçlanamayan sonuçlar, Ankara'da YSK'nın önünde hak arayanlara sıkılan biber gazları, bol sulu TOMAlar, ölümlü yaralanmalı haberler...

Ne olursa olsun geçit vermiyoruz  olan bitene.Unutulmaz sözleriyle 'No Pasaran' diyoruz,




hatta istersek aynı adlı Atilla İlhan şiirini de okuyoruz. Doğan Kuban'ın yazdığı gibi Cumhuriyet tarihimizin son altmış dört yılı bir kaçı dışında hep sağ oy çoğunluğunda olsa da PESden kurtulmak zorundayız.    Çünkü bizden sonrakiler de şu güzel ülkenin daha uygar, daha özgürlükçü yanını görmeliler...    

20 Mart 2014 Perşembe

GÜNÜMÜZÜN EN YETKİLİ HAKARETLERİNDEN KAÇINMANIN EN ETKİLİ YOLLARI YA DA HOŞGELDİNİZ İZMİRLİLER

Başlık biraz uzun gibi ama bizim de sürecimiz çok etkilendiğim bir filmin adına (On İki Yıllık Esaret) benzer geliştiği için uygun düştü. Filmler, kitaplar, müzik, oyunlar, sergiler, bazı TV programları ve orantısız zeka esprileriyle sosyal medya eşittir yaşıyorsun tüm olan bitene karşın.

Geçen Pazardan beri yani  o şaka gibi İzmir mitinginden beri, gerek kendi açımdan, gerekse benzer düşünüp duyumsayanlar için sabrın sonuna gelindiğinin ayırdındayım. Çok dolduk, çok kahrolduk dedikçe her gün yeni bir yok etme ve dönüştürme savıyla algılamaktan yorulduk. 

İzmir mitinginde,''Hoşgeldiniz İzmirliler'' selamı en eğlendiğim bölümdü. Farklı sahil şehirlerinden alınmış fotolar ve gelenlere İzmirce sözcükleri benimsetme çabaları da. Ah, bir de Çeşme -İzmir yolunun üç saatlik bir süreye çıkarılması  da unutulmaz. 

İzmir'in efeleri ünlüdür ama İzmir'in imbatı gibi esen ve Çatalkayası'ndaki şimşekleri gibi çakıp gürleyen kadınları da sınır tanımaz haksızlıklara ve kısıtlanmaya. Ne yazık ki bazı zamanlar yanlış anlaşılır ya da yansıtılırlar.

Gencecik üç ölüm ve toprağa vermeden sonra hiç kimse hele anneler hakaret dinlememeli. Babalar sakinleştirirken hepimizi, en yetkili ağızdan ötekileştiren, öfke kusan sözler dökülmemeli... Çünkü sorumlu olduğu insanlar ve hele gençlerin gelecek için tertemiz düşler kurmaya çok gereksinimi var ve o düşler daha fazla kirlenmemeli...

Sakince oy verip, sandık başında görev yaparak bir şeyler değişeceğine inanıyor ve umutlanıyorsak;  şu on gün süresince  bol bol müzik dinleyelim, görmek istediğimiz filmleri seçelim, okumak istediğimiz bir kitabı okuyalım, güneşli havaları kaçırmayıp yürüyelim, tüm sevdiklerimizin sevgisinden, yaşama saygısından ve en önemlisi vicdanlarımızdan güç alıp sağlam duralım...  

11 Mart 2014 Salı

GÜLRU'YA VE BERKİN'E 11 MART MELEKLERİME


Bu gün iki meleğim oldu.Yedi yıldır andığım Gülru'ma bugün Berkin 'de katıldı. Gülru, ailemizin güzel sesli, tertemiz yürekli meleğiydi, sulara karıştı. Berkin, çoğumuz için evine ekmek almaya giden çocuğumuzdu, bir gaz fişeğiyle narin bir bedene dönüştü, bir umut çiçeği gibi nefes aldı, her nefesi umutları çoğalttı ta ki bu sabaha dek.

Gülru adındaki gül gibi güzel gülerdi, billur sesini her duyuşumda sevinçti yüreğimde. Çok sevdiği müzik aşkına iki yıldır başarıyla sürdürdüğü fakülte eğitimini bırakıp tekrar sınava girmiş, Gazi Üniversitesi Müzik Öğretmenliğini bitirip öğretmenliğe başlamıştı. Ve sonunda en çok istediği şan kariyerine başlamıştı. Antalya Devlet Opera Balesi kadrosuna girdiğinde hepimiz nasıl sevinmiştik ta ki 11 Mart 2007 günü o kötü haberi alana dek. 

En sevgili arkadaşı Ümran'la, Filiz'in  yeni aldığı arabayı kutlamak için çağırması üzerine pek de canı istemeden her yıl sahnesine çıktıkları Aspendos Tiyatrosu'nun yakınındaki Belkıs Göleti'ne yemeğe giderler. Filiz deniz bisikletine binmek ister. Gülruş, son telefonunu eder teyzeme. ''Kızlar deniz bisikletine binmek istiyor, çok gecikmeden döneriz.'' diyerek.

Deniz bisikletinin frenleri bozuktur,devrilir, göletin baraj kapakları açıktır ve tüm gazete başlıklarında 'Operacıların Ölümü' başlığıyla çıkan son haber. Gülru ve Ümran akıntıya kapılırlar, Filiz montunun bir dala takılmasıyla kurtulur. Ve Gülrucuğumuz, suyu, yüzmeyi çok seven canımız su perisi olur arkadaşı Ayça'nın müzikli masallarının kitabında yazdığı gibi...

Berkin, o kapkara kaşları, kömür gözleriyle hastane yatağında yatarken 15. yaşına basmasını çoğumuzun kutladığı Berkin, kalkamadı ayağa yavrum... Narin bir çiçekti o başına atılan gaz kapsülünden beri. Annesine kıyamamış, ekmek almaya çıkmıştı yoğun gaz saldırısından sonra. 

Tam 269 gün dayandı çocuk bedeni, 45 kiloluk bedeninden 29 kilosunun gittiğini 8 Mart günü kalbi durduğunda açıkladılar. Yine de atmaya devam etti yüreği bu sabaha dek. 
Ve işte Gezi şehitlerinin sekizincisi, en küçüğü uçurtmalı çocuk, ekmek almaya giden, o son fotoğrafında yalnızca kara kaşları  ve kömür gözleri kalmış gibi görünen çocuk bulutlara karıştı, her kötülükten uzak.

Geride kalanlardan, en yetkili, dün halini hatırını sordu ailesine, yani 268 gün sonra.  Polislere emir veren en yetkililerden biri başsağlığı diledi bugün 269 gün sonra. 

Yüreğinde insan sevgisi olan herkes Berkin'i çok sevdi, umut etti ve yürekleri yandı. BERKİN , GEZİ Direniş'inin en genç simgesi oldu, Ali İsmail Korkmaz, Mehmet Ayvalıtaş, Ethem Sarısülük, Abdullah Cömert, Ahmet Atakan, Medeni Yıldırım'dan sonra. Bir de polis şehidi vardı direnişin. Mustafa Sarı. Aldığı emirle Adana'da yürüyüşçüleri durdurmaya çalışırken üst geçitten düşen ve geride dört aylık hamile eşini bırakan...

Bundan sonrası mı?  Tüm yitirdiklerimizin anısından güç alarak temiz bir ülke düşüne doğru nefes almaya devam...

ÖDEMİŞ 'İN GÖLCÜK'Ü VE BİRGİ'SİNDE BİR HAFTA SONU

Bir hafta sonu güzel geçmişse dostlarla paylaşmak gerek diye düşünüp önce fotoğrafları sonra da yazımı yazsam dedim ve başladım. Bu kez de böyle olsun, Tire, Ödemiş, Gölcük, Birgi; hafta sonu nereye gitsek diye düşünenlere iyi bir seçenek olsun. 

Bu hafta sonu gezisi bizim İspanya gezisi grubumuzla yaptığımız gezilerden biri. Ekim ayında bir haftalık İspanya turumuzda iyi anlaştık ve sonra herkes farklı yakın rotalar önerdi Tire, Kaz Dağları, Urla derken sıra Ödemiş- Gölcük- Birgi gezisine geldi ki bu turumuz Nergis Hanım'ın düzenlemesiyle oldu. Hepimiz kendisine teşekkür ediyoruz.

Cumartesi sabahı İzmir'den çıkıp Bayındır üzerinden devam ettik. Yol üzerinde bir çay bahçesinde mola verdiğimizde seçim şarkıları karşıladı bizi. Çay ne denli taze ve güzelse MHP'nin Başkanının adını sürekli yinelediği ve sanki genel başkanın kendi sesiymiş gibi kulaklarımızı okşamayan sesi o denli kötüydü... Neden daha özenli hazırlanmaz seçim şarkıları ya da ne gerek var bu tür zevksizliklere diye çok düşündük doğrusu. 

Bayındır, çiçek üreticiliğiyle dünyada bilinir konuma geldi. Yol boyu çiçek bahçeleri ve seralarını görmek ferahlatıcıydı. Her ne kadar tümümüz gündemden hiç olmazsa hafta sonu  kaçmaya çalışsak da en ufak bir söz ya da görüntü hepimize ülkemizin içinde bulunduğu kaosu anımsattı durmaksızın.

Neyse ki Ödemiş'in 'Kadınlar Pazarı' tüm canlılığıyla bize de can verdi. Kadınlar Pazarı Cumartesi kurulan açık hava pazarının bir bölümü. Bir Tireli olarak ünlü Salı Pazarı Tire'ye bol tur ve turist getirdiği için rahatlıkla bizim hem kardeş hem rakip komşumuz Ödemiş'in bol emek üretimiyle sunulan pazarından söz edebilirim. Tire'nin ve Ödemiş'in yerel el sanatları benzeşir. Ancak Tire'nin keçe işleri ve Beledi dokumasına karşılık Ödemiş'in ham ipeği ve iğne oyası daha özgündür. Biz de Ödemiş İpek mağazasını bulduk ve kolay ayrılamadık doğrusu. Oradan sıra Ödemiş köftesi yemeye geldi. Dostol ve Kebapçı Hurşit en çok tanınanları.

Bu arada pazarcı kadınlar kadınlar gününün farkında bile değillerdi. Yaklaşan belediye seçimleri için aday politikacılar bol bol el sıkma yarışındaydılar ama kadınlar gününü kutlayanlarını görmedik. Sadece kadınların sağduyularının daha güçlü olduğunu ve bir önceki seçimlerde verdikleri oylardan pişmanlık duyduklarını söyleyebilirim. Bu arada o güzelim taze sebze meyve ve otlardan da alıp fotoğrafladıktan ve karnımızı doyurduktan sonra sıra Gölcük'e ulaşmaya geldi. 

Zeytinlikler ve daha sonra çamlıkların arasından tırmanan midibüsümüz bizi Gölcük'ün dinginliğine bıraktı. Kadınlar Gününde böyle sakin, sessiz ve doğanın kucağında, hemen gölün eteğinde sıcacık Gölcük Otelinde olmak öyle keyifliydi ki  tüm dostlarla yeni geziler paylaşmalıyız diye düşündüm. 
Hele grubumuzla köy kahvesinde kavrulmuş kestaneleri yerken sohbet etmek, yüzlerdeki gülümsemeler her şeye değerdi.

Otelin akşam menüsü tam bir Ege sofrasıydı. Otlar,












salatalar ve ünlü Bozdağ güveci lezizdi. Kahvaltı sunumu da Ödemiş'e özgü Tongül gözlemesi,türlü peynirler, lor ve çökelekle hazırlanmış kahvaltılıklar ve nefis nohut mayalı köy ekmeği ve simiti iştahla yendi.

Hafif bir yürüyüş ve otelin karşısındaki Peynirci Talip'den alınan bal, peynir,tereyağ ve kuru incir paketleri bagaja konduktan sonra Birgi'ye doğru yola çıktık. 

Yolda Aaa Tepesi'nin öyküsünü bir kez daha dinledik. Atatürk, çok sevdiği arkadaşlarından Ödemiş'li Şükrü Saraçoğlu'nun davetiyle Gölcük' gelmek ister. Ancak sağlığı bozulunca gelemez. İsmet İnönü'ye rica eder. O zamanlar dar ve çok virajlı yoldan tırmanıp da birden volkanik gölü gören İnönü bir anda 'aaa' diyerek hayrete düşer. Ve o günden sonra o seyir yeri ve gölün ilk görüldüğü yer aynı adla anılır. Geçen yıllar boyunca Ödemişlilerin koca doktorları Mustafa Bengisu  ve onu izleyenlerin gayretleriyle tüm yol bir çam ormanı gibidir, kesilen ve yok edilen ağaçlara inat edercesine... Unutmadan, çok yakında göl kıyısındaki oteller yıkılıyormuş. Tüm arkadaşlarım dönüşüm öncesi bir kez gelebilseler derim içtenlikle.  

İşte Ödemiş yetiştirdiği Cumhuriyet dönemi devlet adamlarıyla da Ödemiş'tir. Adlarını andığımız Saraçoğlu, Bengisu  ve daha sonra Alev Coşkun unutulmaz.

Birgi yıllardır turistlerin uğrak yeridir. Köy çok iyi korunmuştur ülkemiz ölçülerinde. Evleri, cumbaları fotoğraflamak için tekrar gitmek gerek. . Hele köy meydanındaki satıcılardan bir şeyler almadan, kahvesini içmeden ayrılmak olmaz.  Özellikle Çakır Ağa Konağı 18. yüzyıl Osmanlı yapıları arasında kalem işleri ve tavan süslemeleriyle seçkin bir yere sahiptir. Bir de iki hanımı için yaptırdığı İzmir ve İstanbul gravürleri görmeye değer.  

Konağın hemen yanındaki sokağın içindeki Andaç Evi'ni de görmenizi salık veririm. Hem çayınızı kahvenizi içer hem de öyküsünü dinlersiniz.

Bugün Türkiye yeni dönemeçler alırken ve o dönemecin sonunu göremezken, bir yandan haksız tutuklamalar sona eriyor diye sevinir öte yandan katillerin de salıverilmesine üzülürken işte böyle sakinlik ve sessizlik inanın iyi gelir ruhunuza.    

27 Şubat 2014 Perşembe

AŞK OLSUN SANA ÇOCUK

Aşk olsun sana çocuk yaşasaydı bugün tam altmış yedi yaşında olacaktı. Onunla hiç karşılaşmadım ama onunla büyüdüm, onun bakışlarındaki korkusuzluğu ve inandıklarından dönmemesini çok sevdim. Ve on beş yaşındayken onun için, arkadaşları için yazdığım ve sıkıyönetim dönemi diye  gizlediğim şiirlerimi ve güncelerimi bugün kütüphanemin en değerli yerinde tutmak da buruk bir mutluluk veriyor.

 O yıllarda tuttuğumuz güncelerde yolsuzluk haberleri bulunmazdı. Ama radyodan duyurulan arananlar listesi, Anayasa'nın  kaçıncı maddesini ihlal ettikleri işlenirdi beynimize. Çoğunluğu yirmili yaşlarının başındaki gencecik insanlar için idam kararları çıkardı durmaksızın. Meşhur 141. maddeyi öğrenmiştik on beşli yaşlarda. Bir muhtıra ile tüm yaşam değişmiş, nitelikli akademisyenler, sanatçılar sürgüne uğramışlar, basın susturulmuş ve düşünüp sorgulayan herkes içine kapanmıştı. 

Ve işte o günlerde kurban olarak seçilen on yedi siyasi suçlu idam edildiği halde Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan'ın adları hiç unutulmadı. Ve lider Deniz Gezmiş olduğu için adına onlarca şarkı bestelendi, yorumlandı, şiirler yazıldı, kitaplar basıldı. Ben Erdal Öz'ün yazdığı 'Gülünün Solduğu Akşam' ve 'Defterimde Kuş Sesleri' kitaplarından çok etkilenmiştim. 'Dar Ağacında Üç Fidan' dan da 

Ekim yetmiş birde verilen idam kararı beş Mayısı 6 Mayısa bağlayan gece infaz edildi. Belki sosyal medya yoktu ama duygu iletimi vardı. 6 Mayıs günü okula siyah kazaklarımızı giyerek gitmiştik. Ve millet meclisi üyelerine çok öfkeliydik, bu kararı onadıkları için. Sadece İsmet İnönü'nün karşı çıktığını biliyorduk. bugün bile düşünürüm Hıdırellez ateşinin yakılıp dileklerin tutulduğu bir günü niye böyle bir acıyla birleştirdiler diye.

O karara , üç fidanın ölüm kararına sorgulayan, düşünen herkes çok yandı. Hele üçe üç karşılaştırması sürekli yapıldı. Vatanı yapacakları devrimle kurtaracaklarına inanan gencecik insanların, hiç bir cana kıymadan yaşam haklarının ellerinden alınışı bir anlamda ülkenin kaderini değiştirdi. Neden derseniz müthiş bir kırılma yaşandı ülke tarihinde. Yürütmeye ve yargıya güven sarsıldı çünkü... Ve dokuz yıl sonra bir 12 Eylül sabahı bir kez daha tank sesleriyle uyandık. 

İşte bizim gençlik günlerimiz böyle toz duman içinde genç insanların ölümleriyle sarsılarak geçti gitti. Bol bol okuyup öğrenmeye, karşımızdakini dinleyerek anlamaya çalıştık hazımsız olmamak adına.

Üç fidanı her yıl andık. 'Hatırla Sevgili' dizisiyle, genç kuşağa tanıttığı için Tomris Giritlioğlu'na çok teşekkür ettik. 2012 On Kasımında Ankara'ya gittiğimizde 'Ulucanlar Cezaevi yeni müze olmuştu, orada her  yaşanan daha bir acıyla içimize işledi. 

Aralık on yediden beri her gün biraz daha bulanan, kirlenen bir gündemin içinde bu çok sevdiğimiz vatanda hep içimizde en genç günlerimizden kalan o saf idealizmle ayaktayız ve umutluyuz. 



     

19 Şubat 2014 Çarşamba

GÜNEŞ VE SİS

İstanbul'da olmak yaşamda havuz problemi çözmeye benzer oldu son yıllarda. Kültür, sanatla dolarken ruhunuz, çevreye bakıp okuduklarınızla boşaltıyorsunuz tüm beslendiğiniz duygularınızı, ya da tam karşıtı; yüreğinizin karartısı kaplarken sizi, sanat etkinlikleriyle hafifliyorsunuz. Sakın kötümser bir yazı diye düşünmeyin. Çünkü sevdiklerimi paylaşmak istiyorum temelde. Arada biraz koyu renkler karışırsa gönülden çektiğim  fotoğrafın ışığına verin siz onu.  

Bir aylık İstanbul özlemimi Boğaz yürüyüşüyle ve mevsime hiç uymayan parlak güneş ışığıyla giderdim önce. Bebek Parkı'nda korunmaya alınmış ağaç, bir an nerede olduğumu unutturdu. İnsanını korumayan bir ülke vatandaşı değil de uygar ve çevreci bir ülkede yaşıyormuşum sandım. Az ilerleyince kıyıya yanaştırdığı sandalında çay ocağı kurmuş yaşlı adamı ve pasarella yerine kullandığı kalas üzerinde çayı taşıyan ikinci elemanı görünce kendime geldim. Böyle pratik yaratıcılıklar genelde bizde olur diye. Taşınabilir ve katlanır sandalyeler ,minik masalar ve hatta üzerlerinde mevsim çiçekli saksıları; alın size tipik bir çay bahçesi. Yalnız dalga güçlenince servisin kesildiğini unutmamak gerek.               

Boğazın karşı yakasından haber vereyim biraz da. Kadıköy tarafı daha bir benzerdi İzmir'e sakinliğiyle. Ama dün çok şaşırdım ve üzüldüm. Trafik tam bir keşmekeş damperli inşaat yükü taşıyan kamyonların kuşatması yüzünden, o güzelim ağaçlı, bahçeli ve az katlı apartmanlarla dolu sokaklar günümüzün dönüşüm projeleriyle birden 14-15 katlı bloklarla dolmuş. Kısacası Kadıköy'ün o ferah nefesi kesilmiş büyük oranda. Eskiden her geçişimde duyumsadığım dinginlik sisler içinde yok olup gitmiş aynı dün akşamdan beri tüm İstanbul'a çöken sis gibi. 

Sis deyince Tevfik Fikret'in ölümsüz şiiri geliyor usuma. Tam 112 yıl önce yazılan şiir günümüz İstanbul'una da uyuyor özellikle her gün biraz daha bozulan siluetiyle. Bugün uçaktan çekilen sisli kent görüntüleri bana bilim kurgu filmlerinin  nükleer savaş sonrası görüntülerini anımsattı, gelişigüzel her köşeye serpiştirdikleri gök kazıyanlar yüzünden. Rasyonel düşünürsek, bunca iç göç ve artan nüfus yüzünden ve gelişen teknolojiyle çok katlı yapılara gereksinim var. Ancak şehrin karakterini bozmadan yeni imar bölgeleri varken bu hırs, bu yağma neden? 

Bu yazı Tevfik Fikret'i anmaya dönüştü. Haydi bakalım, sıra geldi 'Han-ı Yağma' şiirine. 

Eh, böyle anmalarla idare edeceğiz artık. Nur topu gibi, çeşitli nurların içinden gelen, yüce(!) meclisimizin tekme tokat, küfür sever, eleştiriye gelmez bağzı üyelerinin çabucak geçirip sonra da en tepeden yeni tür şartlı onaylanıp geçen ve neyse ki kadim ana muhalefet partimizin daha önceden itiraz hakkını en yüce mahkemeye yolladığı yeni bir Internet yasamız var. 

Yine kararttım renkleri ne yazık ki. Ne yapalım görmezden gelmek olanaksız yaşadıkça yok edilenleri. Biraz dost sofralarından yazalım da yazının lezzeti artsın. 

Şule'ye bir kez daha teşekkür ediyorum, o güzel yemekleri için, sunumu için, dostluğu için. Sakın diğer sevgili dostlarım alınmasın ama Yanya usulü enginar bir başka güzeldi ve de pırasalı, naneli pilav da öyle. Beyaz soğanın suda pişmesi mi püf noktası bilemem, öğrendim, uygulayacağım onu bilirim.
Sonra bir de 41 yıllık arkadaşım, Sevgi'ciğimde içilen çay, üstüne İşsanat'da dinlenen mükemmel Mozart yorumları... 
Bir yudum nefes...