Doğduğumdan beri tam onsekiz kez eve taşındım ya da taşıdım. Eh bu da yaşamımda ortalama üç yılda bir taşıma olayı gerçekleşmiş gibi oluyor kabaca bir hesapla. O yüzden doğdukları evde yaşayan ya da yaşadıkları evde uzun süre kalanlara bir özenme duygusu yaşarım bazı zamanlar.
Bu yaz kendi rekorumu kendim kırdım, bir ay içinde bir evin içini boşaltarak ve bir evin içini doldurarak ki sonuncusu gerçekten çok farklı bir taşıma oldu, karar verip uygulamaya geçirme şekliyle.
Tam bir hafta önce kızım yurt dışından tatile geldi. İlk iki gün kendi programıyla yoğundu. Çarşamba akşamı oturmuş, gelecek planları yaparken; birden artık İstanbul'a dönüp yeni bir düzen kurmak istediğini söyledi. Kızım üniversiteye başladığından beri kendi evinde oturdu biraz da zorunluluktan. Çünkü okulunun yurdu yoktu. Biz de küçücük bir çatı katı bulmuştuk okuluna yakın.
Yurt dışında geçirdiği üç yıl boyunca yurtta kalmış ve kendi evini özlemişti. Çünkü o da benim gibi kendi adasını yaratmayı seven ve bir şekilde bunu gerçekleştirenlerden...
Hemen o gece internet sayesinde ilanlara bakarak bir kaç evi gözümüze kestirdik. Ertesi sabah, nem ve sıcağa karşın hedeflediğimiz emlakçıda bulduk kendimizi. İki daire gösterdiler. Yine bir çatı katını çok sevdik. Bir kaç emlakçıyı daha dolaştık,onlar da bizi dolaştırdılar. Sonuçta ilk beğendiğimiz çatı katındaki daireye bir kez daha baktık ve kararımızı kesinleştirdik. Ben anne gözüyle işlek bir yerde oluşundan ve dairenin bakımlı olmasından hoşlandım, kızımsa tam gönlüne göre olmasından.
Aslında o gün yorulduk ama taşınma sürecinin en rahat evresinde olduğumuzun farkında değildik, İstanbul gibi bir şehirde bir günde ev bulma şansının haklı gurururnu yaşıyorduk...
Yeni güne yine emlakçının ofisinde başladık. Ailenin diğer bireyleri hızımız karşısında biraz şaşırmış olsalar da isteğimize olur verdiler. Emekli devlet memuru olmanın dayanılmaz hafifliğindeki(!) bendenizin kefil de olmasıyla sözleşme imzalanmış oldu kahvesiz , çaysız bir hızda ki sonradan bu emlakçı beylere bir Egeli olarak anımsatıldı. ve özürleri Ramazan ayına denk geldiği için tarafımızdan kabul edildi. Neyseki hemen yandaki İzmir'li İdilika'nın taze çaylarıyla ve pişileriyle bu kriz de geçiştirildi.
Sıra organizasyona gelmişti. Yılların deneyimli ve gönüllü ve bir zamanlar da idari koordinatörü olarak duruma el koydum o aşamada. Çünkü sevgili kızım U.K. sisteminden T.C. sistemsizliğine geçiş şokundaydı o ara. İlk önce emlakçının tanıdığı boyacıyla sıkı bir pazarlık yapılarak hemen gereken yerlerin boyasına başlandı. O arada Kuşadası evinden kalan bazı eşyaların transferi için de baba güç devreye girdi. Küçük bir kamyon kiralandı ve öykünün en eğlenceli bölümü de başladı.
Kamyon şoförü her konuşmasında farklı bir geliş saati vererek sabrımızın sınırlarını zorladığı gibi taşımacıların da ayarlanmasını olanaksız kıldı. Cumartesi akşam üzeri saat beşbuçuk suları durum şöyleydi: Ben, kızımın evinde boyacıların son kontrolünü yapıyor, merdiven duvarında daha önceden aşınmış bir yeri boyattığım için memnun olacağı yerde, neden apartmanı boya kokuttuğumuz için huysuzlanıp boyacıya çıkışan sevimli komşu beyi(!) sakinleştirmeye çalışıyor, kızım benim evimde Havva ile gidecek eşyaların düzenlemesini yapıyorken, kararsız şoförümüz son anda karar değiştirip köprü girişinde olduğunu ve yarım saat sonra kapıda olacağını bildiriyordu.
Sorunun büyüğü, kızımın öğrencilik yıllarında çalışırken, emeğiyle aldığı çizimini de kendi yaptığı dev boyutlu, benim evimde özenle koruduğum koltuğun taşınmasıydı. Aslında ilk planda ben kızımın evinde kalıyor ve eşyaları bekliyordum. Sevimli şoförümüz yine sözünden dönüp koltuğu taşımaktan vazgeçince ben çaresiz karşıdaki taksi durağına koştum ve hemen taşımacı bulmam gerektiğini anlattım.
Rotamız Tophane'ye döndü bir anda. Semtin ülkemizin en neşeli ve müziksever vatandaşlarının kahvesinde, taksicinin unutulmaz yardımıyla iki kardeş, bir kankadan oluşan muhteşem üçlü bir anda taksiye dahil olmuştu bile. Ben öğretmenlik alışkanlığımla önce isimlerini öğrenmiş böylece daha etkili bir iletişime geçmenin rahatlığına kavuşmuş, koltuğun taşınmasının biraz zor olduğundan söz etmeye kalkışmıştım ki sözümü balla kesip Bülent Ersoy'un koltuklarını bile taşıdıklarını söyleyerek abartmamam konusunda son noktayı koydular.
Ve gerçekten de koltuğu ve bir kaç eşyayı hemen kamyona taşıdılar. Beni sessizleştirdikleri gibi sevimli şoförümüzü de susturdular. Kızımın evine gelince tek bir ricaları oldu. Daha etkin ve hızlı beşinci kata taşıma yöntemleri için dördüncüyü de almalıymışlar. Böylece muhteşem üçlüye Doğubank'da temizlik şefi olduğunu belirten enişte de katıldı. Bizim taşınma serüvenimiz iki saat içinde de sona erdi.
Bana bir taşınma öyküsünü yazıp paylaşma kaldı. tüm taşınanlara ve taşıyanlara kolay gelsin:)))
31 Temmuz 2012 Salı
İSTANBUL'DA TEMMUZUN SON AKŞAMI
Temmuzun son günü de bitiyor. Aylar ne çabuk geçiyor, yaşadığımız çağa koşut. Son iki haftadır İstanbul'dayım. İstanbul'da uyanmak tüm ülkeye uyanmak gibi. Her şey daha bir yakın geliyor insana, iyisiyle, kötüsüyle.
İlk bir hafta müzik, sergiler, dostlarla buluşmalarla dopdolu geçti. Caz yorumcularını dinledim IKSV Caz Festivali'ni izleyerek. Grup Yorum'un türküleriyle çok farklı bir kalabalığın içindeydim. Cem Yılmaz'la işlek bir zekanın canlılığında. Bir de Barbara filmini izledim, unutulmazlar listeme ekleyerek.
Türkiye'de sanatsal etkinlikleri izlemek nasıl umut çiçekleri gibiyse, haberler de o denli karartıyor yürekleri. Yalnızca okuyorum ve görsel haberleri pek çok tanıdığım gibi izlemiyorum uzun bir süredir; çünkü o kaba seslenişlere, olumsuz ve çağ dışı söylemlere katlanamıyorum artık.
Az önce şöyle bir film şeridi gibi gözümün önünden geçti Türkiye'nin siyasal dönemleri. Biz 78 kuşağı olarak tek farklı siyaseti 73 yılında CHP'nin tek başına iktidar olduğu o kısa dönemde yaşadık. Gerçekten umut olmuştu Ecevit, 71 darbesinin karanlığından sonra. İsmail Cem'in TRT'yi yönettiği bir yıla yakın bir zamanda kaliteli yayın nasıl oluru yaşamıştık. Sonra Kıbrıs Barış Harekatı'yla nasıl da yalnız bırakılmıştık bir anda. Ambargolar devri başlamıştı .
Evet, çok zor günler geçirmiştik, ancak birlik beraberliğin ve haklılığın gücü vardı hepimizde.
Sonra sıra koalisyonlara gelmiş, MC hükümetleri, ayrılıkçı politikalarıyla umut çiçeklerini kan çiçeklerine döndürmüştü.
80 darbesi, zorlama seçimler, liberaller ve yağdanlıklar, derken 90lar. Teknolojik çağ atlamalar yaşanırken, beyinlerin çağ dışı kalmaya başlaması ve bilimselliği halktan giderek koparan çeşitli yavru partilerin durmaksızın yeni yavrularıyla ortaya çıkışı... Derken, son yavrunun birden iri kıyım, ham bir gence dönüşümü ve bizim kuşağımızın orta yaşlara gelişi...
Düşünüyorum da, her şeye ve tüm dayatmalara, baskılara karşın temelimiz sağlam ve tarih okumayı bildiğimiz için ayakta kalmak zorundayız tüm gücümüzle.
İzmir'e dönüşe az kalmışken, karşımda Kadıköy'ün ve Kız Kulesi'nin ışıkları ' Dayan İstanbul, Dayan Türkiye' diyorum tüm benliğimle.Tüm aydınlık beyinlere bir kez daha 'merhaba' diyerekten...
İlk bir hafta müzik, sergiler, dostlarla buluşmalarla dopdolu geçti. Caz yorumcularını dinledim IKSV Caz Festivali'ni izleyerek. Grup Yorum'un türküleriyle çok farklı bir kalabalığın içindeydim. Cem Yılmaz'la işlek bir zekanın canlılığında. Bir de Barbara filmini izledim, unutulmazlar listeme ekleyerek.
Türkiye'de sanatsal etkinlikleri izlemek nasıl umut çiçekleri gibiyse, haberler de o denli karartıyor yürekleri. Yalnızca okuyorum ve görsel haberleri pek çok tanıdığım gibi izlemiyorum uzun bir süredir; çünkü o kaba seslenişlere, olumsuz ve çağ dışı söylemlere katlanamıyorum artık.
Az önce şöyle bir film şeridi gibi gözümün önünden geçti Türkiye'nin siyasal dönemleri. Biz 78 kuşağı olarak tek farklı siyaseti 73 yılında CHP'nin tek başına iktidar olduğu o kısa dönemde yaşadık. Gerçekten umut olmuştu Ecevit, 71 darbesinin karanlığından sonra. İsmail Cem'in TRT'yi yönettiği bir yıla yakın bir zamanda kaliteli yayın nasıl oluru yaşamıştık. Sonra Kıbrıs Barış Harekatı'yla nasıl da yalnız bırakılmıştık bir anda. Ambargolar devri başlamıştı .
Evet, çok zor günler geçirmiştik, ancak birlik beraberliğin ve haklılığın gücü vardı hepimizde.
Sonra sıra koalisyonlara gelmiş, MC hükümetleri, ayrılıkçı politikalarıyla umut çiçeklerini kan çiçeklerine döndürmüştü.
80 darbesi, zorlama seçimler, liberaller ve yağdanlıklar, derken 90lar. Teknolojik çağ atlamalar yaşanırken, beyinlerin çağ dışı kalmaya başlaması ve bilimselliği halktan giderek koparan çeşitli yavru partilerin durmaksızın yeni yavrularıyla ortaya çıkışı... Derken, son yavrunun birden iri kıyım, ham bir gence dönüşümü ve bizim kuşağımızın orta yaşlara gelişi...
Düşünüyorum da, her şeye ve tüm dayatmalara, baskılara karşın temelimiz sağlam ve tarih okumayı bildiğimiz için ayakta kalmak zorundayız tüm gücümüzle.
İzmir'e dönüşe az kalmışken, karşımda Kadıköy'ün ve Kız Kulesi'nin ışıkları ' Dayan İstanbul, Dayan Türkiye' diyorum tüm benliğimle.Tüm aydınlık beyinlere bir kez daha 'merhaba' diyerekten...
22 Temmuz 2012 Pazar
BABAM
Baba diye seslenemiyorum tam iki yıldır. Ama bu yazı hüzün lenmek için değil,yüreğimden seslendiklerimi yazarak paylaşmak için,bir gün torunum belki de torunlarım da okur diye...
Babam hep okuyan, düşünen, gülümseyen yüzüyle hep yakışıklı, iyl insan, olgun insan. Özlem sonsuz olsa da, Haldun Taner'in yazdığı gibi 'Ölürse tenler ölür,canlar ölesi değil'.
Çok sevdiğim bir fotoğrafımız var. Babacığım beni parka gezmeye götürmüş, üç yaşlarında olmalıyım. Babamın kucağında; bir de minik çiçek uzatmış babam bana. Bende de bir şımarık, bir nazlı bakış fotoğrafçı amcaya, tepemde bukleli saçlarımla. Yıllar sonra babamı sonsuzluğa uğurlamamızın ardından sevgili dostum Nurhan'ın dediği gibi ''Babasını yitiren kızlar, arkalarındaki karlı yüce dağı yitirirler''. O nazlı,şımarık bakan Belgin bir daha geri gelmez artık.
Evin büyük kızı olmayı, sorumluluk almayı babam öğretti bana. Daha ilkokul öğrencisiyken bankaya da giderdim, alışverişe de. Ve çok özenli yapmaya çalışırdım tüm görevlerimi. Son yıllarda, babam şikayetçi oluyordu bazen. ''Sana bir şey söylemeye gelmiyor, hemen yapmaya çalışıyorsun.'' diyerek.
İki otelimiz vardı Tire'de. Salı günleri babam çok yoğun olurdu. Kardeşimle birlikte otelin girişinde, babamın kayıt masasında biz görevli olurduk okul dönüşü. Ama nasıl bir keyifti o saatler, babamızın işinden sorumlu olmak, otel defterlerini gereğinde temize çekmek.
Otel deyince anılar çok. O günlerin Türkiye'sinde tiyatrolar her yaz turnede. Ve ulaşım bugünkü gibi olmadığı için gelen tüm topluluklar bizim otelde kalırdı. Biz de onları hem izleyip hem de tanışmanın mutluluğunu yaşardık.
Köy öğretmenleri de otelin sürekli konuklarıydılar. Babamı çok severlerdi. Genellikle yuvalarını kurduklarında otelden ayrılırlar ama uğrayıp hatır sormayı hiç unutmazlardı.
Babam, iyi dosttu, hep güvenilen insandı. Otelimizin emektar katibi Ahmet Ağa, Ünye'den kan davasından kaçmıştı daha ben doğmadan. kan davasının ne onulmaz bir şey olduğunu ben onun hep acılı yüzünde görürdüm. Babama nasıl da bağlıydı ve ölümüne dek babam için çalıştı. Son günlerinde de yanında oğlu yerine koyduğu babam vardı.
Arkadaşlarına hep yardımcıydı. işleri bozulan çocukluk arkadaşı evindeki piyanoyu otelin girişine getirmiş,yıllarca orada kalmıştı. Önündeki mavi mineli işlemeleriyle, pirinç şamdanlarıyla bugün bile gözümün önündedir. Çok yalvarmıştım mandolin öğrencisi olarak ''Baba, ne olur bu piyanoyu biz alalım, ben çalmak istiyorum'', diyerek. Arkadaşına ayıp olur diye kabul etmemişti.
Babamın yazıhanesi hiç boş kalmazdı. Tüm dostlarının dinlenme ve sohbet mekanıydı. ve tüm dostlukları ömür boyu sürdü. Hastalanana dek her gün gider, yarım gününü orada geçirirdi. Son yıllarında bir gün, ''Artık yazıhaneye gitmenin pek tadı kalmadı;uğrayan arkadaş kalmadı, ya kaybettim ya da hastalar gelemiyorlar'' diye yakınınca içim burkulmuştu. Sevgili Ayhan Amcayla buluşmaları hiç eksik olmadı. Hatta kendini iyi hissetmediğini de bir tek ona söylemiş,tanı konmadan, bizi üzmek istemediği için. Tüm gençlik günleri birlikte geçmiş, nice sofralarda buluşmuşlardı. İkisi bir arada oldu mu gözleri gülerdi.
Dört erkek, bir kız kardeşin üçüncüsüydü babam. En büyük amcam, Osman Amcacığım'ı hem çok sayar hem de çok severdi. Haftada bir gün geleneksel öğle yemeği buluşmaları vardı iki kardeşin İzmir'de. Menüleri hiç değişmez, rakı balık olurdu. Artık biz kuzenciğim Gonca'yla buluşuyoruz İstanbul'da iki kardeşin geleneğini sürdürüp. Her ne kadar bizim menü daha çok kahve ve atıştırmalık olsa da keyfi aynı.
Çok sadık bir 'Cumhuriyet' okuruydu babam. Yalnızca Uğur Mumcu ve arkadaşlarının bıraktığı dönemde bıraktı gazetesini bir süre. Yetmişlerin Türkiye'si karanlık ve aydınlığı ardı ardına yaşadı.Kitapların yasaklandığı günlerde Nazım şiirleri kitaplığımızın arka raflarında saklanır, 12 Mart'ın karanlığında 'Ortam', 'Yeni Ortam' dergileri alınırdı. İnönü sevgisine karşın Ecevit'in 73 Basmane mitingine ailece gittiğimizi anımsıyorum. CHP'li olmaktan hiç bir zaman vazgeçmedi babacığım. Zaman zaman hatalı politikalarına üzülür ama desteklemekten hiç vazgeçmezdi. 2010 Mayıs'ındaki CHP kurultayında tedavi süreci başladığı için bizde kalıyorlardı. Nasıl da umutla izlemiştik, bir şeyler değişecek diye.
Çocukluğumuzda İzmir Fuar'ı için program yapar,mutlaka bir oyun izlenir ve ünlü ses sanatçıları dinlenirdi. Akdeniz Oyunları 71'de İzmir'de yapılmış, eniştemle birlikte biletleri almışlar ve iki aile yüzme yarışların, basketbol ve voleybol karşılaşmalarını izlemiştik. Her yıl bir gezi planı yapar, Ankara'ya teyzeme, İstanbul'a amcamlara veya Osman amcamla yazlığa gidilirdi.
Baba-kız unutamadığım bir alışveriş anımız var. Ben Eğitim Fakültesi'ne başlayacaktım. İzmir'de okuyacağım için çok mutluydu babam. Zaten Hacettepe Sosyolojiye gitmemi de hiç istememişti, terör nedeniyle. Okula başlamadan iki kişi alışverişe çıkmış, üniversiteli oluyorum diye gerekli giysiler ve ayakkabılarla gardrobumu tamamlamıştık. Ben de daha bir büyüdüğümü hissetmiştim o gün.
Genç yaşta dede oldu babam. Oğlumla arkadaş oldu, evin koridorunda birlikte futbol oynadılar,büyüdüğünde birlikte rakı içtiler ve hep birbirlerine güvendiler. Kızım, tek kız torunuydu, ona da çok düşkündü ve halinden çok iyi anlar, hiç üstüne düşmezdi.
Babam benim mesleğime ve çalışmama hep saygı duydu, ama 2007de o onulmaz hastalığını ameliyatla atlattığında emekli olmamı çok istedi .Ben de hatırını kırmadım ve o yüzden emekliliğimi istedim. Bugün geriye dönüp baktığımda iyi ki yapmışım diyorum. Çünkü yaşamının son üç yılında biz baba-kız dostluğunun tam tadına vardık. Kitaplar seçer, ben de alır getirirdim. Son aldığım kitabı, ''Bunu önce sen oku'', diyerek bana vermişti. Birlikte geziler yaptık. Çektiğim fotoğrafları sever, bazılarını çerçeveletip asardı. İstanbul'a son kez yeni evime geldiler bir bayram tatilinde. Dört kişi çok güzel gezdik. Ama terasta bir sofra kuramadım, yaz günlerinde bir kez daha gelemediği için.
Kuşadası günlerimiz, yürüyüşlerimiz, güneşi batırmalarımız, şezlongunda oturup kitap okumaları ve ömrünün son üç haftasını orada, canı gibi sevdiği annemle, iki kızıyla, üç sevgili torunu ve onu hep sayan seven damatlarıyla geçirmesi ve tüm sevdiklerinin yanında sonsuzluğa doğru o hep temiz, hep gülen yüzüyle yola çıkışı...
Canım babam, sen hep beyefendi, hep olgundun. Ben senin öğütlerini çok özlüyorum. Hani bana derdin ya; ''Sevginin tamamını çocuklarına bile gösterme, içinde sakla'', diye. Hep anımsıyor, ama galiba pek tutamıyorum. Son yıllarında eskisinden farklı olarak telefon sohbetlerini sevmeni, ''Annen yine gezmede'' demeni, bana şarap ikram etmeni ( yanında hiç içmediğim rakıyı, şimdi arada bir senin yerine içiyorum),çok özlüyorum babam.
Şimdi, gülüşün oğlumda, bir bakışın kızımda, aydınlık yüzün torunumda ve diğer yarın da gücünü senden alan anneciğimde yaşıyor canım babam... Bizi hiç merak etme, iki kardeş senin kızların olmayı, seni hep yanımızda hissetmeyi yaşadıkça sürdüreceğiz ve seninle hep gurur duyacağız ...
Babam hep okuyan, düşünen, gülümseyen yüzüyle hep yakışıklı, iyl insan, olgun insan. Özlem sonsuz olsa da, Haldun Taner'in yazdığı gibi 'Ölürse tenler ölür,canlar ölesi değil'.
Çok sevdiğim bir fotoğrafımız var. Babacığım beni parka gezmeye götürmüş, üç yaşlarında olmalıyım. Babamın kucağında; bir de minik çiçek uzatmış babam bana. Bende de bir şımarık, bir nazlı bakış fotoğrafçı amcaya, tepemde bukleli saçlarımla. Yıllar sonra babamı sonsuzluğa uğurlamamızın ardından sevgili dostum Nurhan'ın dediği gibi ''Babasını yitiren kızlar, arkalarındaki karlı yüce dağı yitirirler''. O nazlı,şımarık bakan Belgin bir daha geri gelmez artık.
Evin büyük kızı olmayı, sorumluluk almayı babam öğretti bana. Daha ilkokul öğrencisiyken bankaya da giderdim, alışverişe de. Ve çok özenli yapmaya çalışırdım tüm görevlerimi. Son yıllarda, babam şikayetçi oluyordu bazen. ''Sana bir şey söylemeye gelmiyor, hemen yapmaya çalışıyorsun.'' diyerek.
İki otelimiz vardı Tire'de. Salı günleri babam çok yoğun olurdu. Kardeşimle birlikte otelin girişinde, babamın kayıt masasında biz görevli olurduk okul dönüşü. Ama nasıl bir keyifti o saatler, babamızın işinden sorumlu olmak, otel defterlerini gereğinde temize çekmek.
Otel deyince anılar çok. O günlerin Türkiye'sinde tiyatrolar her yaz turnede. Ve ulaşım bugünkü gibi olmadığı için gelen tüm topluluklar bizim otelde kalırdı. Biz de onları hem izleyip hem de tanışmanın mutluluğunu yaşardık.
Köy öğretmenleri de otelin sürekli konuklarıydılar. Babamı çok severlerdi. Genellikle yuvalarını kurduklarında otelden ayrılırlar ama uğrayıp hatır sormayı hiç unutmazlardı.
Babam, iyi dosttu, hep güvenilen insandı. Otelimizin emektar katibi Ahmet Ağa, Ünye'den kan davasından kaçmıştı daha ben doğmadan. kan davasının ne onulmaz bir şey olduğunu ben onun hep acılı yüzünde görürdüm. Babama nasıl da bağlıydı ve ölümüne dek babam için çalıştı. Son günlerinde de yanında oğlu yerine koyduğu babam vardı.
Arkadaşlarına hep yardımcıydı. işleri bozulan çocukluk arkadaşı evindeki piyanoyu otelin girişine getirmiş,yıllarca orada kalmıştı. Önündeki mavi mineli işlemeleriyle, pirinç şamdanlarıyla bugün bile gözümün önündedir. Çok yalvarmıştım mandolin öğrencisi olarak ''Baba, ne olur bu piyanoyu biz alalım, ben çalmak istiyorum'', diyerek. Arkadaşına ayıp olur diye kabul etmemişti.
Babamın yazıhanesi hiç boş kalmazdı. Tüm dostlarının dinlenme ve sohbet mekanıydı. ve tüm dostlukları ömür boyu sürdü. Hastalanana dek her gün gider, yarım gününü orada geçirirdi. Son yıllarında bir gün, ''Artık yazıhaneye gitmenin pek tadı kalmadı;uğrayan arkadaş kalmadı, ya kaybettim ya da hastalar gelemiyorlar'' diye yakınınca içim burkulmuştu. Sevgili Ayhan Amcayla buluşmaları hiç eksik olmadı. Hatta kendini iyi hissetmediğini de bir tek ona söylemiş,tanı konmadan, bizi üzmek istemediği için. Tüm gençlik günleri birlikte geçmiş, nice sofralarda buluşmuşlardı. İkisi bir arada oldu mu gözleri gülerdi.
Dört erkek, bir kız kardeşin üçüncüsüydü babam. En büyük amcam, Osman Amcacığım'ı hem çok sayar hem de çok severdi. Haftada bir gün geleneksel öğle yemeği buluşmaları vardı iki kardeşin İzmir'de. Menüleri hiç değişmez, rakı balık olurdu. Artık biz kuzenciğim Gonca'yla buluşuyoruz İstanbul'da iki kardeşin geleneğini sürdürüp. Her ne kadar bizim menü daha çok kahve ve atıştırmalık olsa da keyfi aynı.
Çok sadık bir 'Cumhuriyet' okuruydu babam. Yalnızca Uğur Mumcu ve arkadaşlarının bıraktığı dönemde bıraktı gazetesini bir süre. Yetmişlerin Türkiye'si karanlık ve aydınlığı ardı ardına yaşadı.Kitapların yasaklandığı günlerde Nazım şiirleri kitaplığımızın arka raflarında saklanır, 12 Mart'ın karanlığında 'Ortam', 'Yeni Ortam' dergileri alınırdı. İnönü sevgisine karşın Ecevit'in 73 Basmane mitingine ailece gittiğimizi anımsıyorum. CHP'li olmaktan hiç bir zaman vazgeçmedi babacığım. Zaman zaman hatalı politikalarına üzülür ama desteklemekten hiç vazgeçmezdi. 2010 Mayıs'ındaki CHP kurultayında tedavi süreci başladığı için bizde kalıyorlardı. Nasıl da umutla izlemiştik, bir şeyler değişecek diye.
Çocukluğumuzda İzmir Fuar'ı için program yapar,mutlaka bir oyun izlenir ve ünlü ses sanatçıları dinlenirdi. Akdeniz Oyunları 71'de İzmir'de yapılmış, eniştemle birlikte biletleri almışlar ve iki aile yüzme yarışların, basketbol ve voleybol karşılaşmalarını izlemiştik. Her yıl bir gezi planı yapar, Ankara'ya teyzeme, İstanbul'a amcamlara veya Osman amcamla yazlığa gidilirdi.
Baba-kız unutamadığım bir alışveriş anımız var. Ben Eğitim Fakültesi'ne başlayacaktım. İzmir'de okuyacağım için çok mutluydu babam. Zaten Hacettepe Sosyolojiye gitmemi de hiç istememişti, terör nedeniyle. Okula başlamadan iki kişi alışverişe çıkmış, üniversiteli oluyorum diye gerekli giysiler ve ayakkabılarla gardrobumu tamamlamıştık. Ben de daha bir büyüdüğümü hissetmiştim o gün.
Genç yaşta dede oldu babam. Oğlumla arkadaş oldu, evin koridorunda birlikte futbol oynadılar,büyüdüğünde birlikte rakı içtiler ve hep birbirlerine güvendiler. Kızım, tek kız torunuydu, ona da çok düşkündü ve halinden çok iyi anlar, hiç üstüne düşmezdi.
Babam benim mesleğime ve çalışmama hep saygı duydu, ama 2007de o onulmaz hastalığını ameliyatla atlattığında emekli olmamı çok istedi .Ben de hatırını kırmadım ve o yüzden emekliliğimi istedim. Bugün geriye dönüp baktığımda iyi ki yapmışım diyorum. Çünkü yaşamının son üç yılında biz baba-kız dostluğunun tam tadına vardık. Kitaplar seçer, ben de alır getirirdim. Son aldığım kitabı, ''Bunu önce sen oku'', diyerek bana vermişti. Birlikte geziler yaptık. Çektiğim fotoğrafları sever, bazılarını çerçeveletip asardı. İstanbul'a son kez yeni evime geldiler bir bayram tatilinde. Dört kişi çok güzel gezdik. Ama terasta bir sofra kuramadım, yaz günlerinde bir kez daha gelemediği için.
Kuşadası günlerimiz, yürüyüşlerimiz, güneşi batırmalarımız, şezlongunda oturup kitap okumaları ve ömrünün son üç haftasını orada, canı gibi sevdiği annemle, iki kızıyla, üç sevgili torunu ve onu hep sayan seven damatlarıyla geçirmesi ve tüm sevdiklerinin yanında sonsuzluğa doğru o hep temiz, hep gülen yüzüyle yola çıkışı...
Canım babam, sen hep beyefendi, hep olgundun. Ben senin öğütlerini çok özlüyorum. Hani bana derdin ya; ''Sevginin tamamını çocuklarına bile gösterme, içinde sakla'', diye. Hep anımsıyor, ama galiba pek tutamıyorum. Son yıllarında eskisinden farklı olarak telefon sohbetlerini sevmeni, ''Annen yine gezmede'' demeni, bana şarap ikram etmeni ( yanında hiç içmediğim rakıyı, şimdi arada bir senin yerine içiyorum),çok özlüyorum babam.
Şimdi, gülüşün oğlumda, bir bakışın kızımda, aydınlık yüzün torunumda ve diğer yarın da gücünü senden alan anneciğimde yaşıyor canım babam... Bizi hiç merak etme, iki kardeş senin kızların olmayı, seni hep yanımızda hissetmeyi yaşadıkça sürdüreceğiz ve seninle hep gurur duyacağız ...
7 Temmuz 2012 Cumartesi
ARTIK IŞIKLARINI SÖNDÜREMEDİĞİM KUŞADASI EVİ İÇİN
Siz hiç dört saat içinde yaşamınızda en uzun yıl kaldığınız evi boşalttınız mı? Boşaltırken tüm anılarınızın birdenbire solduğunu fark ettiniz mi? Hele o ev sizin için bir ada gibi özgürlük ve kalabalıkta tek bir çınar gibi olmanın temsiliyse, birdenbire kocaman bir boşluğa düştüğünüzü hissettiniz mi?Ben son yirmi dört saatte birdenbire eski bir dostu yitirmişim gibi tüm bu duyguları yaşıyorum.
Kuşadası'nı hemen herkes bilir. Eski yılların gözde tatil merkezi, günümüzün çirkin yapılaşmasının örneği, genelde bir beton ormanı... Ancak insanın olduğu her yer gibi oranın da sürpriz köşeleri vardır. Benim güzel evim de o gizli köşelerden birindeydi on sekiz yaz mevsiminden beri.Kuşadası, ada olmasa da evim benim gerçek adamdı, bahçesinin dört bir yanını saran yemyeşil limon çamlarının içinde. Dışına adım attığımda da dost yüzleriyle,sevgili komşularımla. Ve en güzeli de sevgili baba evim elli metre uzağımdaydı sadece.
Biz İzmirliler, yaz keyfini severiz, hatta biraz da şımarık davranırız deniz mevsimi gelince. Eh, kolay mı,Çeşme yanı başımızda, Kuşadası az uzağımızda, Karaburun, Seferihisar, Foça, iki saatte ulaşılan Ayvalık,Bodrum. Çalışanı hafta sonlarında, emeklisi, ev hanımı, çoluk çocuğu tüm yaz boyu kaçar bu birbirinden güzel yaz kentlerine.Ben aslında Çeşme delisiydim. İlk yazlık baba evi de Çeşme'nin Boyalık Koyundaydı. Ancak iş durumu, eş durumu derken annem ve babam gibi biz de sonradan Kuşadası'nı sevdik, Kendi emeğimizle toprağını alıp inşaatını izlediğimiz, o zamanlar ilkokulda olan kızımın yapıda kullanılan kum tepeciğinin üzerinde zıplayarak poz verdiği,planını akademili mimar arkadaşımızın çizdiği, merdiveninin her basamağının bir bilezik gibi tek tek yerleştirildiği benim ilk amatör dekoratör titizliğiyle çalıştığım, bahçesine sevgili babacığımla her yaz başı yeni çiçekler diktiğimiz güzel evim. Ah, bu arada Kuşadası'nın pek sakin ve temiz kalmayan denizine güvenemeyip bahçemize keyif katan havuzumuz.
İzmir'in Mithatpaşa caddesinin beton sıcağından kaçıp sığındığımız ilk yaz evimiz cennet gibi gelmişti bize. Şehir merkezinden beş kilometre kadar uzak olduğu için de yazı tüm güzelliğiyle yaşama şansına sahiptik. Yaz tatili biz okutmanlar için her ay birer haftalık görevler dışında uzun bir tatili kapsadığı için tam bir kitap kurdu olmanın tadın aldığım yerdi.
Evle ilgili o denli çok anım var ki hangi birini yazacağımı şaşırıyorum. Evdeki ilk bayram tatilinde, kızımın anneannesinin yaptığı tadına doyulmaz lor kurabiyelerini bahçedeki çimlerde keyif yapan sokak köpeğine birer birer götürüp yedirmesi ve hayvancağızın mide fesadına uğramış halde yerinden saatlerce kıpırdayamayışı... Oğlumu yurt dışına üniversite öğrenimi için ilk kez uğurladıktan sonra,özlemimi dindirmek için saatlerce çimlerdeki otları ayıklamam... Babamın sabahları uğrayıp elimle pişirdiğim az şekerli kahvesini içmesi, annemle birlikte yaptıkları yürüyüş sonrası gelip iyi geceler dilemeleri ve evlerinin kapısına girene dek gözlerimle onları uğurlayışım... Akşamları eşimin gelişini beklemek ve arabasını görünce rahatlamak... Gecenin sakinliği ve serinliğinde suladığım çiçeklerim, kitap okumaya daldığımda babamın telefon edip çaya çağırması, annemin hazırladığı birbirinden lezzetli öğle yemeklerini hep birlikte yemek ve en büyük ritüelimiz denizden güneş batışını izlemeye gitmek. Hele bir de biricik kardeşim de gelmişse hep birlikte yapabilmek tüm bunları...
Her yazlık evde olduğu gibi bitmeyen onarım işleri,arada bir taşıp bozulan havuz, çocuklarımın arkadaşlarının gelip bizde kalmaları, geçen her yılda uzayan gece çıkma izinleri ve uykusuz kalan anneler kervanına katılma, yaz aşklarını izleme..
Her geçen yaz daha da güçlenen komşuluk ilişkileri ve son yıllarda yaşlıların eksilmesiyle aranan ve anılan sevgili yüzler... Değişen evler ve sahipleri. Kısacası hayat.
İki yaz önce babacığımı sonsuzluğa da yazlık evlerinden uğurlayınca artan hüzün,bir yandan annemin yakınında olma isteği, öte yandan Çeşme'de başlanan ev projesi derken son beş yıldan beri ertelenen evi satış isteği, bir mühendis olarak her zaman mantıklı olmayı kendine ilke edinen eşimin en sonunda hedefine kavuşmasına neden oldu. Ve evimiz satıldı.
Geçen yaz aramıza katılıp, evdeki en anlamlı ve dolu yazı geçirmemize neden olan sevgili torunum da güç verdi bana anılarımı kutulara saklayıp kaldırırken. Gelecek yıl güzelim Çeşme kumunda birlikte oynamayı diledim.
Ve ne denli hüzünlensem de 'Yeniden şarkı söylemem gerekli dedim, geleceğe bakarak.
Hoşçakal güzel evim, yeni sakinleri de benim gibi çok sevsin, emek versin sana... Ben baba evimde anneciğime gelip sana bakarken karşıdan, anılarıma da bakarım arada sırada...
Kuşadası'nı hemen herkes bilir. Eski yılların gözde tatil merkezi, günümüzün çirkin yapılaşmasının örneği, genelde bir beton ormanı... Ancak insanın olduğu her yer gibi oranın da sürpriz köşeleri vardır. Benim güzel evim de o gizli köşelerden birindeydi on sekiz yaz mevsiminden beri.Kuşadası, ada olmasa da evim benim gerçek adamdı, bahçesinin dört bir yanını saran yemyeşil limon çamlarının içinde. Dışına adım attığımda da dost yüzleriyle,sevgili komşularımla. Ve en güzeli de sevgili baba evim elli metre uzağımdaydı sadece.
Biz İzmirliler, yaz keyfini severiz, hatta biraz da şımarık davranırız deniz mevsimi gelince. Eh, kolay mı,Çeşme yanı başımızda, Kuşadası az uzağımızda, Karaburun, Seferihisar, Foça, iki saatte ulaşılan Ayvalık,Bodrum. Çalışanı hafta sonlarında, emeklisi, ev hanımı, çoluk çocuğu tüm yaz boyu kaçar bu birbirinden güzel yaz kentlerine.Ben aslında Çeşme delisiydim. İlk yazlık baba evi de Çeşme'nin Boyalık Koyundaydı. Ancak iş durumu, eş durumu derken annem ve babam gibi biz de sonradan Kuşadası'nı sevdik, Kendi emeğimizle toprağını alıp inşaatını izlediğimiz, o zamanlar ilkokulda olan kızımın yapıda kullanılan kum tepeciğinin üzerinde zıplayarak poz verdiği,planını akademili mimar arkadaşımızın çizdiği, merdiveninin her basamağının bir bilezik gibi tek tek yerleştirildiği benim ilk amatör dekoratör titizliğiyle çalıştığım, bahçesine sevgili babacığımla her yaz başı yeni çiçekler diktiğimiz güzel evim. Ah, bu arada Kuşadası'nın pek sakin ve temiz kalmayan denizine güvenemeyip bahçemize keyif katan havuzumuz.
İzmir'in Mithatpaşa caddesinin beton sıcağından kaçıp sığındığımız ilk yaz evimiz cennet gibi gelmişti bize. Şehir merkezinden beş kilometre kadar uzak olduğu için de yazı tüm güzelliğiyle yaşama şansına sahiptik. Yaz tatili biz okutmanlar için her ay birer haftalık görevler dışında uzun bir tatili kapsadığı için tam bir kitap kurdu olmanın tadın aldığım yerdi.
Evle ilgili o denli çok anım var ki hangi birini yazacağımı şaşırıyorum. Evdeki ilk bayram tatilinde, kızımın anneannesinin yaptığı tadına doyulmaz lor kurabiyelerini bahçedeki çimlerde keyif yapan sokak köpeğine birer birer götürüp yedirmesi ve hayvancağızın mide fesadına uğramış halde yerinden saatlerce kıpırdayamayışı... Oğlumu yurt dışına üniversite öğrenimi için ilk kez uğurladıktan sonra,özlemimi dindirmek için saatlerce çimlerdeki otları ayıklamam... Babamın sabahları uğrayıp elimle pişirdiğim az şekerli kahvesini içmesi, annemle birlikte yaptıkları yürüyüş sonrası gelip iyi geceler dilemeleri ve evlerinin kapısına girene dek gözlerimle onları uğurlayışım... Akşamları eşimin gelişini beklemek ve arabasını görünce rahatlamak... Gecenin sakinliği ve serinliğinde suladığım çiçeklerim, kitap okumaya daldığımda babamın telefon edip çaya çağırması, annemin hazırladığı birbirinden lezzetli öğle yemeklerini hep birlikte yemek ve en büyük ritüelimiz denizden güneş batışını izlemeye gitmek. Hele bir de biricik kardeşim de gelmişse hep birlikte yapabilmek tüm bunları...
Her yazlık evde olduğu gibi bitmeyen onarım işleri,arada bir taşıp bozulan havuz, çocuklarımın arkadaşlarının gelip bizde kalmaları, geçen her yılda uzayan gece çıkma izinleri ve uykusuz kalan anneler kervanına katılma, yaz aşklarını izleme..
Her geçen yaz daha da güçlenen komşuluk ilişkileri ve son yıllarda yaşlıların eksilmesiyle aranan ve anılan sevgili yüzler... Değişen evler ve sahipleri. Kısacası hayat.
İki yaz önce babacığımı sonsuzluğa da yazlık evlerinden uğurlayınca artan hüzün,bir yandan annemin yakınında olma isteği, öte yandan Çeşme'de başlanan ev projesi derken son beş yıldan beri ertelenen evi satış isteği, bir mühendis olarak her zaman mantıklı olmayı kendine ilke edinen eşimin en sonunda hedefine kavuşmasına neden oldu. Ve evimiz satıldı.
Geçen yaz aramıza katılıp, evdeki en anlamlı ve dolu yazı geçirmemize neden olan sevgili torunum da güç verdi bana anılarımı kutulara saklayıp kaldırırken. Gelecek yıl güzelim Çeşme kumunda birlikte oynamayı diledim.
Ve ne denli hüzünlensem de 'Yeniden şarkı söylemem gerekli dedim, geleceğe bakarak.
Hoşçakal güzel evim, yeni sakinleri de benim gibi çok sevsin, emek versin sana... Ben baba evimde anneciğime gelip sana bakarken karşıdan, anılarıma da bakarım arada sırada...
28 Haziran 2012 Perşembe
ANILARINI PEŞLERİNDEN SÜRÜKLEYENLERE
''Bu sergi onların anısına...
Bu coğrafyada ve dünyanın her yerinde, yüzyıllardır ve şimdi savaş ve politik nedenlerle göçe zorlanan, evini, toprağını, yeşilini, suyunu, işini, aşını ve insanını terkedip yabancı diyarlara göç etmek zorunda kalan tüm insanlar...
Mübadiller...
Yani, Anadolu'dan Yunanistan'a göç etmek zorunda bırakılan Rumlar ve Yunanistan'dan getirilen Türkler,
Tehcir edilen Ermeniler ve Filistinliler, Kürtler, Romanlar, Bosnalılar, Tatarlar, Çerkezler, yahudiler ve daha pek çokları...
Anılarını peşlerinden sürükleyerek yaşayanlar, ölenler ve şimdi, izleri torunları tarafından sürülenler...
Tanımları ne olursa olsunhepsinin ortak noktaları; iradeleri dışında göçe zorlanmak, acı ve hasret çekmek,
Bu sergi onlar için,''
Sergiyi gezemeyenler de okuyabilsinler diye olduğu gibi yazdım, sergi kitapçığının başındaki bu anlamlı tanıtım yazısını.Okurken olduğu gibi, yazarken de derinden etkilendim. Kimbilir belki de Suriye'yle savaşa bu denli anlamsızca yaklaşmışken, göçleri, mültecileri ve ülkesinden kaçanları ve tarihin her döneminde olduğu gibi bugün de masum insanların topraklarından kopuşlarını düşündüğüm için...
Aslında dostluğa dairdir bu yazının ana fikri. 10 Haziran'da İstanbul Giritli Restoran'da ikinci Lozan Mübadilleri Derneği gezimin kazandırdığı beş dostla yenen yemekte değerli Çetin Özer hocamız söz etti İDGSA 80'liler grubunun 27. kez düzenledikleri sergiden ve bizleri de içtenlikle davet etti. Özellikle serginin mübadiller anısına oluşu hemen orada söz vermemizi sağladı. Masadaki iki dosttan Ülkü, işi Esat da, Ezgi'sinin LYS'si nedeniyle gelemeyeceklerdi ama Şule ve Lale kardeşler ve ben program yapmaya başlamıştık bile.
İki gün sonra Çetin Hoca'mızın Lozan Mübadilleri Derneği'nin facebook sayfasındaki, serginin tanıtım afişi olan fotoğrafını ve öyküsünü görüp okuyunca daha bir coşkuyla kesinleştirdik gezi planımızı.
Adı üstünde mübadil çocukları ya da torunlarıyız ya, durduğumuz yerde pek duramayız. Sevgili Şadan ablamın kızı Özlem de yol arkadaşım olunca Pazartesi günü çıktık yola. Ayvalık ilk durağımız oldu. Şule ve Lale'nin çok eski arkadaşları olan hemen postanenin karşısındaki sokakta yer alan üçyüz yıllık bir Ayvalık evinde 'Bonjour Pansiyon'da kaldık. Konuştukça gayretli çalışmalarına hayran kaldığım, aslı Üsküdar'lı ama tam bir Ayvalık gönüllüsü Hatice hanım ağırladı bizi. Özlem' le eski evlerin fotoğraflarını çekmeye dalınca günbatımını Şeytan sofrası'ndan değil, kardeş tavsiyesi, Karantina sokaktaki Deniz Kestanesi restorandan izledik nefis beyaz şaraplarımızı yudumlarken. Güzelim mezeler, müzik, kaliteli servis ve işletmecilik de eklenince, sohbetimize ve fotoğraf çekmeye doyamadık. Dostların ve anıların kulaklarını çınlattık bol bol.
Sırada Cunda ziyareti vardı. Babacığımın çok sevdiği 'papalina' adasına, Ayvalık'ın ünlü 'ilk' Boğaz Köprüsü'nden geçerek gittik. Özlem'in Alaçatı ve Çeşme tatil anlayışından çok daha farklı ve içten bulduğu sevimli Cunda'da hediyelik eşya ve zeytinyağı sergilerine daldık önce. Sonra kardeşciğimin ısmarladığı 'sakızlı kurabiye'nin' tek satış yeri olan Karadeniz pastanesi'ni ararken Fidan el sanatları'nın o özenli ve sevimli dükkanını keşfettik. Çok özel ürünler hazırlayan sahibesi Zuhal Üçok hanım'la sohbet etmek iyi geldi bize. Bu arada kurabiyeler paketlenirken ikram edilen Ayvalık'ın meşhur lor tatlısının da tadına bakmadan duramadım. Özlem de üzerindeki Fidan üretimi modern şalvarıyla çok mutluydu sokaktan ayrılırken.
Ayvalık'a son minibüs saat 01.00 deydi. Eh, Taş Kahve'nin tavşan kanı çayından içmeden olmaz dedik. İkramsever Cunda esnafının bir diğer örneği olan lokma ikramını da reddetmedik. Kıyıda kayıklar, gökte parıldayan ay ve tam minibüse binerken gördüğümüz ve dilbilimci olarak merakımı yenemeyip anlamını sorduğum restoranın adının (Harakop) anlamının 'yaşamı sev' olduğunu öğrenince, gerçekten geçen güzel saatlere ne kadar uygun olduğunu düşünüp gülümseyerek döndük pansiyonumuza.
Kararlı bir gezgin olarak, ertesi sabah ilk durağımız Şule, Lale ve zarif kuzenleri seramik sanatçısı Mine'yle Şeytan Sofrası'ydı. Beş yıllık bir aradan sonra temiz bir çay bahçesinde sabah kahvesi keyfi yapıp, Lale'nin sevimli cadılarının kadim öyküsünü dinlemek ve Şeytan'ın bayağı düzgün kalmış(!) ayak izine dilek kağıdı bağlamak da hoştu doğrusu.
Sıra gezimizin asıl amacı olan serginin açıldığı 'Bergama Bedesteni'ne ulaşmaya gelmişti. Kaptanlığımı beğenen yol arkadaşlarımla Bergama'ya vardığımızda sıcaklık 38 Celcius derecesini bulmuştu. Park yerinin karşısında Bergama Kermesi'nin konuklarından Makedonya halk oyunları ekibi Balkan'ların renkli müziğiyle dansediyorlardı. Ara sokakların üstleri örtülmüş gölgesinden yürüyerek Bedesten'i ve Çetin Hoca'mızı bulduk. Hocamız, biz gezi kuzenlerini karşısında görünce sevindi yürekten. Açılışı belediye başkanıyla sanatçılar birlikte yaptılar. Ve sıcağın etkisiyle kısa ama özlü konuşmalar yaparak herkesi sevindirdiler. Bedesten taş duvarlarının serinliğine yerleştirilmiş birbirinden anlamlı tablolar,fotoğraflar,grafik,heykel ve tasarım yapıtlarıyla nasıl canlanmıştı. Tüm eserleri ince ince özümlemeye çalıştık ve aydınlık yüzlü, ışıkla donatılmış beyinleri ve yürekleriyle yarattıkları için katılan sanatçılara teşekkürü bir borç bildik, sanatsız yaşayamayanlar olarak. Yüreklerimizden, sakın karartmasınlar bu güzel insanların çabalarını diye fısıldayaraktan...
Bizim için anlamı çok farklı olan sergiden ayrılırken bir de Bergama'nın yöresel yemeklerinden yiyelim istedik. Çığırtma Evi'ni önerdi Bergamalı bir hanım. Çığırtma imambayıldıya benzer lezzetli bir patlıcan yemeği. Kurşunlu Camii'nin yanındaki bu temiz lokantanın işletmecisi de gezimizin ikinci Hatice hanımıydı. Masamıza gelip iş öyküsünü anlattı tüm açıklığı ve sadeliğiyle. Hayalindeki işe kavuşmanın özgüvenini öyle sevimli taşıyordu ki biz de alkışlamadan duramadık. İlk günlerde porsiyon ayarlaması bile yapamadığını, bol kepçesiyle tüm müşterilerini şaşırttığını, üniversitede okuyan oğlunun ilk yıl ona, şimdi de kendinin oğluna destek olduğunu anlatırken gözleri parıldıyordu.
Ve üçümüz Ayvalık'a,ikimiz İzmir'e dönmek için vedalaştık her gezinin sonunda olduğu gibi. Dopdolu bir yirmidört saat geçirmiş, güzel insanlar, eserler, yerler görmüş, anılarımıza yenilerini eklemekten gönül doygunluğuna erişmiştik. 'HARAKOP' dedik Özlem'le birbirimize ve tüm mübadillerin anısına...
Bu coğrafyada ve dünyanın her yerinde, yüzyıllardır ve şimdi savaş ve politik nedenlerle göçe zorlanan, evini, toprağını, yeşilini, suyunu, işini, aşını ve insanını terkedip yabancı diyarlara göç etmek zorunda kalan tüm insanlar...
Mübadiller...
Yani, Anadolu'dan Yunanistan'a göç etmek zorunda bırakılan Rumlar ve Yunanistan'dan getirilen Türkler,
Tehcir edilen Ermeniler ve Filistinliler, Kürtler, Romanlar, Bosnalılar, Tatarlar, Çerkezler, yahudiler ve daha pek çokları...
Anılarını peşlerinden sürükleyerek yaşayanlar, ölenler ve şimdi, izleri torunları tarafından sürülenler...
Tanımları ne olursa olsunhepsinin ortak noktaları; iradeleri dışında göçe zorlanmak, acı ve hasret çekmek,
Bu sergi onlar için,''
Sergiyi gezemeyenler de okuyabilsinler diye olduğu gibi yazdım, sergi kitapçığının başındaki bu anlamlı tanıtım yazısını.Okurken olduğu gibi, yazarken de derinden etkilendim. Kimbilir belki de Suriye'yle savaşa bu denli anlamsızca yaklaşmışken, göçleri, mültecileri ve ülkesinden kaçanları ve tarihin her döneminde olduğu gibi bugün de masum insanların topraklarından kopuşlarını düşündüğüm için...
Aslında dostluğa dairdir bu yazının ana fikri. 10 Haziran'da İstanbul Giritli Restoran'da ikinci Lozan Mübadilleri Derneği gezimin kazandırdığı beş dostla yenen yemekte değerli Çetin Özer hocamız söz etti İDGSA 80'liler grubunun 27. kez düzenledikleri sergiden ve bizleri de içtenlikle davet etti. Özellikle serginin mübadiller anısına oluşu hemen orada söz vermemizi sağladı. Masadaki iki dosttan Ülkü, işi Esat da, Ezgi'sinin LYS'si nedeniyle gelemeyeceklerdi ama Şule ve Lale kardeşler ve ben program yapmaya başlamıştık bile.
İki gün sonra Çetin Hoca'mızın Lozan Mübadilleri Derneği'nin facebook sayfasındaki, serginin tanıtım afişi olan fotoğrafını ve öyküsünü görüp okuyunca daha bir coşkuyla kesinleştirdik gezi planımızı.
Adı üstünde mübadil çocukları ya da torunlarıyız ya, durduğumuz yerde pek duramayız. Sevgili Şadan ablamın kızı Özlem de yol arkadaşım olunca Pazartesi günü çıktık yola. Ayvalık ilk durağımız oldu. Şule ve Lale'nin çok eski arkadaşları olan hemen postanenin karşısındaki sokakta yer alan üçyüz yıllık bir Ayvalık evinde 'Bonjour Pansiyon'da kaldık. Konuştukça gayretli çalışmalarına hayran kaldığım, aslı Üsküdar'lı ama tam bir Ayvalık gönüllüsü Hatice hanım ağırladı bizi. Özlem' le eski evlerin fotoğraflarını çekmeye dalınca günbatımını Şeytan sofrası'ndan değil, kardeş tavsiyesi, Karantina sokaktaki Deniz Kestanesi restorandan izledik nefis beyaz şaraplarımızı yudumlarken. Güzelim mezeler, müzik, kaliteli servis ve işletmecilik de eklenince, sohbetimize ve fotoğraf çekmeye doyamadık. Dostların ve anıların kulaklarını çınlattık bol bol.
Sırada Cunda ziyareti vardı. Babacığımın çok sevdiği 'papalina' adasına, Ayvalık'ın ünlü 'ilk' Boğaz Köprüsü'nden geçerek gittik. Özlem'in Alaçatı ve Çeşme tatil anlayışından çok daha farklı ve içten bulduğu sevimli Cunda'da hediyelik eşya ve zeytinyağı sergilerine daldık önce. Sonra kardeşciğimin ısmarladığı 'sakızlı kurabiye'nin' tek satış yeri olan Karadeniz pastanesi'ni ararken Fidan el sanatları'nın o özenli ve sevimli dükkanını keşfettik. Çok özel ürünler hazırlayan sahibesi Zuhal Üçok hanım'la sohbet etmek iyi geldi bize. Bu arada kurabiyeler paketlenirken ikram edilen Ayvalık'ın meşhur lor tatlısının da tadına bakmadan duramadım. Özlem de üzerindeki Fidan üretimi modern şalvarıyla çok mutluydu sokaktan ayrılırken.
Ayvalık'a son minibüs saat 01.00 deydi. Eh, Taş Kahve'nin tavşan kanı çayından içmeden olmaz dedik. İkramsever Cunda esnafının bir diğer örneği olan lokma ikramını da reddetmedik. Kıyıda kayıklar, gökte parıldayan ay ve tam minibüse binerken gördüğümüz ve dilbilimci olarak merakımı yenemeyip anlamını sorduğum restoranın adının (Harakop) anlamının 'yaşamı sev' olduğunu öğrenince, gerçekten geçen güzel saatlere ne kadar uygun olduğunu düşünüp gülümseyerek döndük pansiyonumuza.
Kararlı bir gezgin olarak, ertesi sabah ilk durağımız Şule, Lale ve zarif kuzenleri seramik sanatçısı Mine'yle Şeytan Sofrası'ydı. Beş yıllık bir aradan sonra temiz bir çay bahçesinde sabah kahvesi keyfi yapıp, Lale'nin sevimli cadılarının kadim öyküsünü dinlemek ve Şeytan'ın bayağı düzgün kalmış(!) ayak izine dilek kağıdı bağlamak da hoştu doğrusu.
Sıra gezimizin asıl amacı olan serginin açıldığı 'Bergama Bedesteni'ne ulaşmaya gelmişti. Kaptanlığımı beğenen yol arkadaşlarımla Bergama'ya vardığımızda sıcaklık 38 Celcius derecesini bulmuştu. Park yerinin karşısında Bergama Kermesi'nin konuklarından Makedonya halk oyunları ekibi Balkan'ların renkli müziğiyle dansediyorlardı. Ara sokakların üstleri örtülmüş gölgesinden yürüyerek Bedesten'i ve Çetin Hoca'mızı bulduk. Hocamız, biz gezi kuzenlerini karşısında görünce sevindi yürekten. Açılışı belediye başkanıyla sanatçılar birlikte yaptılar. Ve sıcağın etkisiyle kısa ama özlü konuşmalar yaparak herkesi sevindirdiler. Bedesten taş duvarlarının serinliğine yerleştirilmiş birbirinden anlamlı tablolar,fotoğraflar,grafik,heykel ve tasarım yapıtlarıyla nasıl canlanmıştı. Tüm eserleri ince ince özümlemeye çalıştık ve aydınlık yüzlü, ışıkla donatılmış beyinleri ve yürekleriyle yarattıkları için katılan sanatçılara teşekkürü bir borç bildik, sanatsız yaşayamayanlar olarak. Yüreklerimizden, sakın karartmasınlar bu güzel insanların çabalarını diye fısıldayaraktan...
Bizim için anlamı çok farklı olan sergiden ayrılırken bir de Bergama'nın yöresel yemeklerinden yiyelim istedik. Çığırtma Evi'ni önerdi Bergamalı bir hanım. Çığırtma imambayıldıya benzer lezzetli bir patlıcan yemeği. Kurşunlu Camii'nin yanındaki bu temiz lokantanın işletmecisi de gezimizin ikinci Hatice hanımıydı. Masamıza gelip iş öyküsünü anlattı tüm açıklığı ve sadeliğiyle. Hayalindeki işe kavuşmanın özgüvenini öyle sevimli taşıyordu ki biz de alkışlamadan duramadık. İlk günlerde porsiyon ayarlaması bile yapamadığını, bol kepçesiyle tüm müşterilerini şaşırttığını, üniversitede okuyan oğlunun ilk yıl ona, şimdi de kendinin oğluna destek olduğunu anlatırken gözleri parıldıyordu.
Ve üçümüz Ayvalık'a,ikimiz İzmir'e dönmek için vedalaştık her gezinin sonunda olduğu gibi. Dopdolu bir yirmidört saat geçirmiş, güzel insanlar, eserler, yerler görmüş, anılarımıza yenilerini eklemekten gönül doygunluğuna erişmiştik. 'HARAKOP' dedik Özlem'le birbirimize ve tüm mübadillerin anısına...
23 Haziran 2012 Cumartesi
BİR ALAÇATI GECESİ
Alaçatı; son yılların gözde tatil yeri, sörf merkezi, İstanbul ve Bodrum mekanlarının ikinci merkezleri ve bunun gibi bir çok başlık görebilirsiniz, okuyabilirsiniz. Yine de isterseniz bu eski şirin köyün izlerini bulabilirsiniz Alaçatı'da, Alaçatı insanlarında.
Alaçatı, benim yirmili yaşlarımın yazlarının taze meyve sebze alışverişinin yapıldığı, meydanındaki kahvede dinlenip çay içildiği ve o zamanki anne baba yazlığına dönüldüğü şirin bir köydü.
Aradan bir on yıl geçtikten sonra yavaş yavaş keşfedilip,eski Rum taş evlerinin satın alınıp restore edilerek kahvelerin cafelere dönüştüğü ve bir kaç yıl daha geçtiğinde ilk sörf merkezlerinin açılmasıyla değişik bir kimliğe bürünmeye başlayan bir Alaçatı'ydı.
Biz üç kişi Salı akşamı Alaçatı'daydık. Hafta sonları çılgın kalabalığını sevmediğim Alaçatı o gece kucak açtı bize. Kızım ,ben ve sevgili Rezzan'ımız İzmir'e dönmeden Alaçatı'da bir akşam yemeği yemek istedik. Restoranların bulunduğu caddenin solundaki sokaklardan birinde mavi beyaz kareli örtüieri ve suyun öte yanından müziğiyle bir restoranı üçümüz de aynı anda seçtik. Adını vermeyeyim de yanında 'Tektekçi' pub var diyeyim daha iyi. Bir de aynı sokakta çok güzel kapıları olan bir kaç tane eski ev var ki fotoğraflarını çekmeye doyamadım. Hele üstünde çanı olan o kapı ne güzel dokuları barındırıyordu, yılların birikimiyle...
Mezelerle donatılan masamızda koyulaşan sohbet, rembetikolardan, Zeki Müren şarkılarına geçilen müzik derken Rezzan'ın aklına çocukluğundan kalan ve anlamınını merak ettiği iki Rumca sözcük takıldı. Mekanın sahibi iki kardeşten birine çevrede Rumca bilen var mı diye sorduk. Bize Kazım amca'nın adını verdiler hemen. Az sonra da her akşam olduğu gibi buradan geçer diye de eklediler. 'Apopsi' ve 'Tipota' sözcükleri Türkçe'ye çevrilmeyi bekliyordu ama Kazım amca ortalıkta görünmüyordu. Sevgili mübadil dostlara sorabilirdim de o saatte rahatsız etmek olmazdı. Sonunda ellerini arkasında kavuşturmuş yaşlı bir bey ve yanında eşi olduğunu tahmin ettiğimiz bir hanım geçtiler, masaların arasından. Biz mekan sahibi iki kardeşe seslenip sorana dek Kazım amca evine girmişti bile. Ama eşi Neval hanım sorularımıza karşılık vermeye gönüllüydü.
Masada artık dört kişiydik. Neval hanım 50 yıldır Alaçatılı olmasına karşın kendini hala Çeşme'li gelin sayıyordu. Restoran sahibi kardeşlerin anneannelerinin bir tesadüf eseri keşfettiği ve üç çeşit peyniri karıştırarak yaptığı enfes tatlıyı yerken, Neval teyze annesi Giritli Devlet hanım'dan öğrendiği akıcı Rumcasıyla bize apopsi bu gece, tipota yok demektir diye açıklamıştı bile.
Neval teyze, müthiş bir özgüvenle aile tarihini anlatıyor, annesi Devlet hanım'ın 104 yaşındaki vefatını anlatırken, ''Geçen Kurban Bayramı arifesiydi. Ben yarın gidiyorum. Sizi uğraştıracağım'' dedi Ben de ''Anne, bayramı bari geçirelim, telaş yapma dedim ama dediği gibi oldu. Bayram günü öldü, doktor, hoca bulana kadar bayağı uğraştık'' diyerek gülüyordu. Annesinin ölene dek Rumca konuştuğunu, o yüzden kendi Rumcasının da çok iyi olduğunu vurguluyordu. Eşi Kasap Kazım amca'nın gelen tüm Yunanlı turistlere rehberlik yaptığından da dem vuruyordu gururla. Üç oğlunu anlatırken gözlerini içi gülüyor, sabahları ikisinin arabalarıyla onu selamlayarak işe gittiklerini, en küçüğünün de her sabah aynı saatte telefon edip hatırını sorduğunu, babalarına bir şey olmasın diye gözünün içine baktıklarını, kısacası hayırlı evlat olduklarını söylüyordu. Bu arada gelinleri ve torunlarından da memnun olduğunu ama önce çocuklarının geldiğini de açık yüreklilikle anlatıyordu.
Bizim ilgimizi en çok Çeşme'den gelin geldiğini anlatırken takındığı o gururlu tavır çekmişti. Sanki saraydan sürgüne gelmiş gibiydi. Meğer Çeşme'liler Alaçatı'yı taşra görürler, küçümserlermiş. Bizim Alaçatılı lokantacı kardeşler de içtenlikle onayladılar bu çekişmeyi. Yıllar önce Çeşme ve Alaçatı takımları futbol maçı yaparlar ve her maç sonrası kim deplasmandaysa dayak yer dönermiş ev sahibi taraftarlardan. Ancak maç bitince yenen dayak unutulurmuş. Günümüzde o eski çekişmenin yerini dayanışma almış.Neval teyze kahvesini de içip,kızıma yaşam ve eş seçimi hakkında kendince gayet mantıklı (:))) ) öğütler verdikten sonra kalkabildik masamızdan. Neval teyze'ye yeniden ziyaret sözü verdiğimizi de unutmayalım bu arada.
Dönüşte bir de meşhur sakızlı lokmalardan ikram etti bize gönlü bol lokmacı. Son olarak Mimar Sinan mezunu tasarımcı Adem bey'den çok hoş bileklik aldık kızıma gecenin anısı olarak.
Alaçatı yüreğini açtı o gece bize gönlü güzel insanlarıyla. yorucu gündemden uzak pırıltılı bir gece yaşadık ve restoranın duvarında yazıldığı gibi 'İnsanı sevmekle başlar her şey' gibi geçti saatler...
Alaçatı, benim yirmili yaşlarımın yazlarının taze meyve sebze alışverişinin yapıldığı, meydanındaki kahvede dinlenip çay içildiği ve o zamanki anne baba yazlığına dönüldüğü şirin bir köydü.
Aradan bir on yıl geçtikten sonra yavaş yavaş keşfedilip,eski Rum taş evlerinin satın alınıp restore edilerek kahvelerin cafelere dönüştüğü ve bir kaç yıl daha geçtiğinde ilk sörf merkezlerinin açılmasıyla değişik bir kimliğe bürünmeye başlayan bir Alaçatı'ydı.
Biz üç kişi Salı akşamı Alaçatı'daydık. Hafta sonları çılgın kalabalığını sevmediğim Alaçatı o gece kucak açtı bize. Kızım ,ben ve sevgili Rezzan'ımız İzmir'e dönmeden Alaçatı'da bir akşam yemeği yemek istedik. Restoranların bulunduğu caddenin solundaki sokaklardan birinde mavi beyaz kareli örtüieri ve suyun öte yanından müziğiyle bir restoranı üçümüz de aynı anda seçtik. Adını vermeyeyim de yanında 'Tektekçi' pub var diyeyim daha iyi. Bir de aynı sokakta çok güzel kapıları olan bir kaç tane eski ev var ki fotoğraflarını çekmeye doyamadım. Hele üstünde çanı olan o kapı ne güzel dokuları barındırıyordu, yılların birikimiyle...
Mezelerle donatılan masamızda koyulaşan sohbet, rembetikolardan, Zeki Müren şarkılarına geçilen müzik derken Rezzan'ın aklına çocukluğundan kalan ve anlamınını merak ettiği iki Rumca sözcük takıldı. Mekanın sahibi iki kardeşten birine çevrede Rumca bilen var mı diye sorduk. Bize Kazım amca'nın adını verdiler hemen. Az sonra da her akşam olduğu gibi buradan geçer diye de eklediler. 'Apopsi' ve 'Tipota' sözcükleri Türkçe'ye çevrilmeyi bekliyordu ama Kazım amca ortalıkta görünmüyordu. Sevgili mübadil dostlara sorabilirdim de o saatte rahatsız etmek olmazdı. Sonunda ellerini arkasında kavuşturmuş yaşlı bir bey ve yanında eşi olduğunu tahmin ettiğimiz bir hanım geçtiler, masaların arasından. Biz mekan sahibi iki kardeşe seslenip sorana dek Kazım amca evine girmişti bile. Ama eşi Neval hanım sorularımıza karşılık vermeye gönüllüydü.
Masada artık dört kişiydik. Neval hanım 50 yıldır Alaçatılı olmasına karşın kendini hala Çeşme'li gelin sayıyordu. Restoran sahibi kardeşlerin anneannelerinin bir tesadüf eseri keşfettiği ve üç çeşit peyniri karıştırarak yaptığı enfes tatlıyı yerken, Neval teyze annesi Giritli Devlet hanım'dan öğrendiği akıcı Rumcasıyla bize apopsi bu gece, tipota yok demektir diye açıklamıştı bile.
Neval teyze, müthiş bir özgüvenle aile tarihini anlatıyor, annesi Devlet hanım'ın 104 yaşındaki vefatını anlatırken, ''Geçen Kurban Bayramı arifesiydi. Ben yarın gidiyorum. Sizi uğraştıracağım'' dedi Ben de ''Anne, bayramı bari geçirelim, telaş yapma dedim ama dediği gibi oldu. Bayram günü öldü, doktor, hoca bulana kadar bayağı uğraştık'' diyerek gülüyordu. Annesinin ölene dek Rumca konuştuğunu, o yüzden kendi Rumcasının da çok iyi olduğunu vurguluyordu. Eşi Kasap Kazım amca'nın gelen tüm Yunanlı turistlere rehberlik yaptığından da dem vuruyordu gururla. Üç oğlunu anlatırken gözlerini içi gülüyor, sabahları ikisinin arabalarıyla onu selamlayarak işe gittiklerini, en küçüğünün de her sabah aynı saatte telefon edip hatırını sorduğunu, babalarına bir şey olmasın diye gözünün içine baktıklarını, kısacası hayırlı evlat olduklarını söylüyordu. Bu arada gelinleri ve torunlarından da memnun olduğunu ama önce çocuklarının geldiğini de açık yüreklilikle anlatıyordu.
Bizim ilgimizi en çok Çeşme'den gelin geldiğini anlatırken takındığı o gururlu tavır çekmişti. Sanki saraydan sürgüne gelmiş gibiydi. Meğer Çeşme'liler Alaçatı'yı taşra görürler, küçümserlermiş. Bizim Alaçatılı lokantacı kardeşler de içtenlikle onayladılar bu çekişmeyi. Yıllar önce Çeşme ve Alaçatı takımları futbol maçı yaparlar ve her maç sonrası kim deplasmandaysa dayak yer dönermiş ev sahibi taraftarlardan. Ancak maç bitince yenen dayak unutulurmuş. Günümüzde o eski çekişmenin yerini dayanışma almış.Neval teyze kahvesini de içip,kızıma yaşam ve eş seçimi hakkında kendince gayet mantıklı (:))) ) öğütler verdikten sonra kalkabildik masamızdan. Neval teyze'ye yeniden ziyaret sözü verdiğimizi de unutmayalım bu arada.
Dönüşte bir de meşhur sakızlı lokmalardan ikram etti bize gönlü bol lokmacı. Son olarak Mimar Sinan mezunu tasarımcı Adem bey'den çok hoş bileklik aldık kızıma gecenin anısı olarak.
Alaçatı yüreğini açtı o gece bize gönlü güzel insanlarıyla. yorucu gündemden uzak pırıltılı bir gece yaşadık ve restoranın duvarında yazıldığı gibi 'İnsanı sevmekle başlar her şey' gibi geçti saatler...
11 Haziran 2012 Pazartesi
MÜZİK DOĞA İNSANLAR VE İSTANBUL
Cuma gününden beri İstanbul'dayım. Bu kez annemi de alıp bir haftalığına geldim sevdiğim şehre. Evden eve sekiz saat direksiyon başında olsam da akşam Harbiye Cemil Topuzlu açık Hava Tiyatrosu'ndaydım. Yol yorgunu olmak bile alıkoymadı beni. Çünkü Kalan Müzik 20. Yıl Konserleri'nin ilki vardı. Ve ben Kalan Müzik'in tanıttıklarını sevdiğim için konserli kutlamalarını kaçırmak istemedim. İyi ki de öyle yapmışım.
Olgun Şimşek tüm açıksözlülüğü ve neşesiyle sundu programı. Barkovizyondaki görüntülerinden, tüm devrimci ozanlara, yorumculara ve gençlik liderlerine selam yolladık alkışlarımızla.
İlk olarak Erkan Oğur ve İsmail Hakkı Demircioğlu ustalar sahne aldı. Yüreklerimizi hüzünlendirip, gözlerimizi buğulandırdılar.Hasan Saltık 'dan 'platin CD' ödüllerini aldılar. Gitmesinler, kalsınlar istedik ama yerlerini Cengiz Özkan'a bıraktılar. Etkileyici yorumuyla yine özlediğimiz türküleri dinledik. Sonra Leman Sam alkışlandı bol bol. Mikail Aslan çıktı sahneye. Sesiyle, sözüyle bağladı tüm izleyiciyi.
En son Kardeş Türküler kutladı Kalan Müzik'i. Ah, önce gözlerimiz yaş doldu. Sonra halay çekti tüm tiyatro. Tüm sevdiklerimin orada olup o kardeşlik havasını duyumsamasını istedi gönlüm. Ve bir kez daha en iyi dileklerimi(!) yolladım çirkin politik oyun sahiplerine... Düşünebiliyor musunuz tüm tiyatro her yaştan seyircisiyle ayaktaydı.
Kardeş türküler gelecek yıl 20. yıllarını kutlayacaklarını ilettiler. Nice yıllarına, nice dinletilerine.
Her konser ya da oyun bitiminde bir an önce çıkmak için sanatçının sahneden ayrılışını bekleyemeyen sabırsız İstanbul seyircisinden eser yoktu o gece. Bitmesin istedi tüm izleyiciler. Ruhumun arındığını, umudun gücüyle çıktığımı hissettim ve eve yürürken ıhlamur ağaçlarının kokusunu çektim içime. Daha nice üretimler, geçmişin değerlerini tanıtmak için yolun açık olsun Kalan Müzik.
Pazar günü Galata Mevlevihanesi Sema törenindeydik annem ve kuzenimle. Mevlevihane'de kaç yıldır istediğim halde izleyememiştim semazenleri. Yapının büyüsünden orada izlemek çok daha farklıydı. Ne güzel ki bir çok yabancı da açılış konuşmasında vurgulandığı gibi edeple izledi tüm töreni.
Çıkışta caddenin kalabalığından kolay sıyrılmak için tramvaya bindik. Yanında altı yedi yaşlarındaki kızıyla, İranlı bir hanım geldi yanımıza. Bir anda yakınmaya başladı; yirmi dakikadır beklediğini, hiç kimsenin bilet için yardımcı olmadığını söyledi. Meğer Tahran'dan meslektaşımmış. Birlikte iki ülkeyi karşılaştırdık. ''Sakın izin vermeyin, bizim durumumuza gelmeye'' dedi tüm içtenliğiyle.Turizmi yok ederlerse siz de bizim gibi olursunuz diye vurguladı. On yaşına dek İngiltere'de yaşadığından ama memleket hasretine dayanamayıp döndüklerinden, Türk dizilerini, programlarını kaçak uydularla izlediklerini anlattı. Zaten herşey yasadışı yolardan yapılıyor İran'da, sosyal medya iletişimi bile diye devam etti. Sonra kültürünün saygısıyla annemin elini öpüp kalabalığa karıştı bir anda.
Ve şimdi Polonezköy Leonardo'nun yemyeşil, dingin bahçesinden yazıyorum bu yazımı. Ormanın içinden, 'karaca çıkabilir' uyarı levhalarının arasından tertemiz havayı çekerek geldik. Doğanın güzelliğine hayran olup,sakın burayı da bozmasınlar diye korkarak.
Artık bu güzel ülkede her an her şeyden ürker ve hep daha fazla bozmasınlar diye düşünür olduk. Yazarken umut ve güzelliklerden söz etmeyi isteyişim de bu yüzden. Gölgeler uzak olsun aydınlığı sevenlerden.
Her
Olgun Şimşek tüm açıksözlülüğü ve neşesiyle sundu programı. Barkovizyondaki görüntülerinden, tüm devrimci ozanlara, yorumculara ve gençlik liderlerine selam yolladık alkışlarımızla.
İlk olarak Erkan Oğur ve İsmail Hakkı Demircioğlu ustalar sahne aldı. Yüreklerimizi hüzünlendirip, gözlerimizi buğulandırdılar.Hasan Saltık 'dan 'platin CD' ödüllerini aldılar. Gitmesinler, kalsınlar istedik ama yerlerini Cengiz Özkan'a bıraktılar. Etkileyici yorumuyla yine özlediğimiz türküleri dinledik. Sonra Leman Sam alkışlandı bol bol. Mikail Aslan çıktı sahneye. Sesiyle, sözüyle bağladı tüm izleyiciyi.
En son Kardeş Türküler kutladı Kalan Müzik'i. Ah, önce gözlerimiz yaş doldu. Sonra halay çekti tüm tiyatro. Tüm sevdiklerimin orada olup o kardeşlik havasını duyumsamasını istedi gönlüm. Ve bir kez daha en iyi dileklerimi(!) yolladım çirkin politik oyun sahiplerine... Düşünebiliyor musunuz tüm tiyatro her yaştan seyircisiyle ayaktaydı.
Kardeş türküler gelecek yıl 20. yıllarını kutlayacaklarını ilettiler. Nice yıllarına, nice dinletilerine.
Her konser ya da oyun bitiminde bir an önce çıkmak için sanatçının sahneden ayrılışını bekleyemeyen sabırsız İstanbul seyircisinden eser yoktu o gece. Bitmesin istedi tüm izleyiciler. Ruhumun arındığını, umudun gücüyle çıktığımı hissettim ve eve yürürken ıhlamur ağaçlarının kokusunu çektim içime. Daha nice üretimler, geçmişin değerlerini tanıtmak için yolun açık olsun Kalan Müzik.
Pazar günü Galata Mevlevihanesi Sema törenindeydik annem ve kuzenimle. Mevlevihane'de kaç yıldır istediğim halde izleyememiştim semazenleri. Yapının büyüsünden orada izlemek çok daha farklıydı. Ne güzel ki bir çok yabancı da açılış konuşmasında vurgulandığı gibi edeple izledi tüm töreni.
Çıkışta caddenin kalabalığından kolay sıyrılmak için tramvaya bindik. Yanında altı yedi yaşlarındaki kızıyla, İranlı bir hanım geldi yanımıza. Bir anda yakınmaya başladı; yirmi dakikadır beklediğini, hiç kimsenin bilet için yardımcı olmadığını söyledi. Meğer Tahran'dan meslektaşımmış. Birlikte iki ülkeyi karşılaştırdık. ''Sakın izin vermeyin, bizim durumumuza gelmeye'' dedi tüm içtenliğiyle.Turizmi yok ederlerse siz de bizim gibi olursunuz diye vurguladı. On yaşına dek İngiltere'de yaşadığından ama memleket hasretine dayanamayıp döndüklerinden, Türk dizilerini, programlarını kaçak uydularla izlediklerini anlattı. Zaten herşey yasadışı yolardan yapılıyor İran'da, sosyal medya iletişimi bile diye devam etti. Sonra kültürünün saygısıyla annemin elini öpüp kalabalığa karıştı bir anda.
Ve şimdi Polonezköy Leonardo'nun yemyeşil, dingin bahçesinden yazıyorum bu yazımı. Ormanın içinden, 'karaca çıkabilir' uyarı levhalarının arasından tertemiz havayı çekerek geldik. Doğanın güzelliğine hayran olup,sakın burayı da bozmasınlar diye korkarak.
Artık bu güzel ülkede her an her şeyden ürker ve hep daha fazla bozmasınlar diye düşünür olduk. Yazarken umut ve güzelliklerden söz etmeyi isteyişim de bu yüzden. Gölgeler uzak olsun aydınlığı sevenlerden.
Her
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)