28 Şubat 2013 Perşembe

KAĞITTAN TURNALAR

Bugün Şubat'ın son gününün son dakikaları gördüğüm üç güzel sergiyi yazmak istiyorum.Ruhumu zenginleştiren sergileri.

Sevgili arkadaşım, can dostlarımdan Nurhan'la gezdik ilkini.Belki dikkatinizi çekmiştir, nice sergilere ev sahipliği yapan Yapı Kredi Bankası Kültür Merkezinin giriş katındaki büyük salonu artık Zara mağazası oldu. Neyse ki üst katı hala sanat dostu olmayı sürdürüyor. Ve 30 Ocak'tan beri 'Nazım 111 Yaşında- Alnımın Çizgilerindesin Memleketim' sergisi açık. Bugün son günüydü ve bir ay daha uzatıldığını öğrenince çok sevindik,turnalar bin taneye ulaşabilir diye.

Bilmece gibi oldu son tümcem, açıklayayım: Serginin girişinde tasarımcı Hacer Sayman'ın yapıtı bir dilek ağacı var; üzerinde rengarenk kağıttan turnalar asılı.Amaç bin turnaya ulaşıp, büyük ozan için memleketinde müze açabilmek.

Kağıttan bin turna yapanın hastalığından kurtulacağına dair bir efsane vardır. Ama asıl anlamını küçük Japon kızı Sadako'dan sonra kazanmıştır. Sadako, Hiroşima'da yaşayan küçük bir kızdı ilk atom bombası şehrine atıldığında. Ve on yıl daha yaşadı atom bombasının etkisiyle hastalandıktan sonra. Tam 644 tane kağıt turna yaptı iyileşmek için. Ve bitiremeden öldü bin turnayı. Arkadaşları onun için tamamladılar,birlikte gömdüler toprağına. ve bugün Hiroşima'da heykeli vardır.  Nazım Hikmet de Sadako ve diğer çocuklar için o güzelim 'Hiroşima- Kız Çocuğu' şiirini yazdı 1956'da. Biz de Zülfü Livaneli bestesi ve yorumuyla dinleriz yıllardır. Bir de Sevingül Bahadır çok iyi yorumlamıştır her sözcüğü yüreklere dokunan unutulmaz şiiri. 
Ve bugün kağıttan turnalar barışın ve nükleer silahsızlanmanın simgesidir. Belki de Nazım Müzesi'nin simgesi de olur bundan sonra.

Sergide hiç bilmediğimiz çok güzel fotoğraflar ve anekdotlar, Nazım'ın Vera'yla aşkını anlatan şiirleri, kartpostalları da var. 

Bir müzik sever olarak benim ilgimi Dimitri Shostakovich'le tanışması çekti. Nazım Hikmet Dünya Barış Konferansı'na katılmak üzere ilk kez İsveç'e gider. Orada kendine çok yardımcı olan üyelerden birine dönüşte teşekkür eder ve kartını alır.Kartın üzerinde bestecinin adını görür ve hem şaşırır hem de mahçup olur. 

Biz Defne ve Bora adına güler yüzlü güvenlik görevlisi Abdullah Bey'in de yardımıyla origami sanatının örneklerinden turnalarımızı yaptık ve ağaca diğer turnaların arasına iliştirdik. Umarım sizin de yolunuz düşer. Hem çocuk olursunuz hem de barışın ve nükleer silahsızlanmanın simgesini bir tane daha çoğaltırsınız.  

İkinci sergi Karşı Sanat'da bugün açılan Müfit İşler'in 'Bir Kubbe Yapmak' sergisiydi. Ben düşün ve resim olarak çok şey yaratan sanatçının  eserlerindeki figür yaratıcılığına ve renk seçimlerine hayran oldum.

Son olarak da Fransız Kültür Merkezi'nde  açılmış olan 'Sınırların Ötesinde' fotoğraf sergisini gezdim. Mathias Depardon'un yetenek bursuyla ödüllendirilen bu sergisi Avrupa limanlarındaki göçmenlerin acımasız dünyasına bir umut aşılıyor, yüzlerini bizlere görünür kılarken.

Lütfen bir olanak yaratın ve çirkinlikleri düşünmemek için gezin tüm sergileri ve belki de 1000. kağıt turnayı     siz yaparsınız.

27 Şubat 2013 Çarşamba

DÖNÜŞÜM VE DÖNÜŞEN BİZLER

Dönüşümün hızının etkisindeyim son haftalarda. Hani akıp giden suda sürüklenen kuru yapraklar gibi.Sürekli yazmak, içimi sözcüklere dökmek istiyorum, sonra, sonrası durgun suda kalmak, sürüklenmenin bile tükenişi...

Yabancılaşma yaşadığım ülkeye; en kısa tanımı bu tüm duygularımın. Kesinlikle haber programlarını izlemiyorum ama okumaktan alıkoyamıyorum kendimi. Ve okudukça, çağa tanık oldukça dönüştürülen bu güzel ülkeye kıyamıyorum. 

Biliyorum, çok zor dönemler geçirdik, çok üzüldük, yine de ulus olarak, devlet olarak bir duruşumuz vardı. Şu son yıllarda ne çok şey yitirdik. İnsanlarımızı, değerlerimizi ve ilkelerimizi nasıl kopardık köklerimizden.

İlk aklıma gelenleri yazarsam: Sağlık politikası adına devşirilen yasalar doktorlarımızı köleleştirirken,sosyal devletin ilk görevlerinden olan sağlık hizmetlerini yüzde elli yedi gibi bir oranda yükseltti. 

Eğitim yönüne gelince, çağdaş bilimin adının bile geçmediği yeni tasarılarda akıllı tahtalar ve tablet bilgisayar dağıtımıyla göz boyamanın alası yapıldı. Bazı illerde veli toplantıları camilerde yapılmaya, Cuma namazı saatlerinde izinler verilmeye başlandı.

Beşinci güç medya yazılısıyla, görseliyle tam anlamıyla beyin yıkama merkezlerine dönüştü ve güvenilmez oldu. Karşıt söylemde olan tüm programlar birer birer yayından kalktı. Başat haber barış süreci ve aktörleri artık nasıl olsa... 

Hukuk alanına gelince, baro üyeleri için davalar, farklı görüşteki avukatlar için tutuklamalar olağanlaşmaya başladı.

Ordu en üstünden astına binlerce subayının tutukluluğu, istifası ya da intihar haberleriyle gündemde artık.

Sanatın her dalını düşündüğümüzde her olumsuzluğa karşın üretmeye çalışanlara saygımız sonsuz. Susmaları için verilen gözdağı iç bulandırıcı.

Çevre, kültür ve tarih erozyonu hiç bir dönemde bu denli yaşanmamıştı.Anlamak ve algılamak vicdanı olan insan için imkansız.

İnanana ve inanmayana saygı mı dediniz? Ay, pardon ne diyorsunuz? Cumartesi annelerinin en yaşlısını kaybettik değil mi? Babalar çocuklarına Silivri'den doğum günü mektupları yazıyor, sergilerle kitaplarla dışardakilere mi ulaşmaya çalışıyorlarmış. Aman canım, nelerle yoruyorsunuz beyninizi. 
Açın televizyonu, uyuşun, oturun ve unutun...   

    

  

    

7 Şubat 2013 Perşembe

ORADA BİR KAPLAN KÖYÜ VE DAĞ RESTORANI VAR YAKINDA

Bugün  doğduğum, büyüdüğüm yerde olmayı istedim. Hani yine yürek yorgunu günlerden birindeydim. Sessizlik, dinginlik, dağ havası ve Tire'nin yeşilini istedim ta içten. Adı gibi anlayışlı olan Arife'yi aldım yanıma, çıktık yola.

Tire'ye iki farklı rotadan ulaşılır. Ben genelde giderken  Aydın otobanını, dönüşte de Torbalı- İzmir yolunu izlerim. Otobanda hızlı,diğerinde kuralcı sürücü olurum ve bir saatte ulaşırım Tire'ye.       




Her zamanki gibi varır varmaz anneciğime gittim. Biraz oturduktan sonra onu ve Nilgün'ü alıp Kaplan köyüne çevirdik rotamızı. Kaplan ya da eski adıyla Arpacılar geçmişte arpa ekimiyle ünlüyken günümüzün gurmelerinin, doğa severlerin ve fotoğraf tutkunlarının vazgeçilmez uğrak yeridir. Unutmadan eklemeli, dedelerimizin zamanında da piyanosu bile olan müzikli eğlence mekanıymış.

Yıllardır tüm arkadaşlarımızı ağırladığımız Kaplan'da, iki güzel lokanta vardır. Dağ ve Çam restoranları.Biz Dağ Restoran'daydık. Ortaokul arkadaşım Lütfü Çakır ve eşi Hürmüz Çakır'ın yirmi yıllık geçmişe sahip, kendimizi evimizdeymiş gibi hissedip, lezzetli yemeklerini yediğimiz yerde.

Onların öyküsünü anlatmadan köyden söz edeyim biraz. Kaplan her mevsimde ayrı güzeldir. Girişte tipik taş köy evleri karşılar sizi. Biraz ilerlediğinizdeyse tüm Tire ovasının manzarasına bakan yeni modern yapılar görürsünüz. Bazıları köyün dokusuyla ve doğayla tam bir uyumu yakalamıştır, bazıları ise modern betonlaşmanın izlerini taşımaktadır. Ama her yer ağaçlıktır. Hele kestane ağaçları, koca çınarlar canınıza can katar. Ve köy yolunun sonunda ünlü Kaplan Baba'nın ve arkadaşının o basit kabirleri etki altına alır sizi hemen yakınından akan suyuyla birlikte. Nazlı serviler, sarmaşıklarla sarılmış asırlık ağaçların kenarından yürür, zeytinlikleri görürsünüz.         

Eşeklerine odunlarını ya da ürünlerini yüklemiş köylüler ya da sırtlarına çalı çırpı bağlamış her yaştan köy kadınlarına rastlarsınız. Hani ezgi yapmak kolay olsa ne pastoral senfoniler yazılır burada diye düşünürsünüz.

Hava yağmurlu olduğu için köy sessizdi bu gidişimizde. Güneş arada bir yüzünü gösterse de yağmur damlaları dallara asılı kalıyordu çoğunlukla.Bulutları, yağmuru ve yemyeşil ovayı seyretmek nasıl huzur vericiydi, betimlemek zor biraz. Kalabalığın ve gürültünün karmaşasından uzakta, dinginlik çöktü üzerimize.

Ve işte Dağ Restoran'ın ahşap masalarından birini seçip tahta sandalyelerimizde oturduk sonunda. Geniş ahşap çerçeveli pencerelerden Tire'yi seyrediyoruz. Sakin ve güler yüzlü elemanlar servis yapıyorlar. 

Hürmüz ve Lütfü Çakır'ın yoğun emekleriyle var ettikleri bu lokantada anılar o denli çok ki. Canım babacığımla yediğimiz aile yemekleri, dost sofraları...

Ama ben buraya her gelişimde, yoğunlukla sevgili resim öğretmenim, akrabam, bana resmi sevmeyi öğreten,kendini Tire sevgisinde saklı tutan Seha Gidel'i anımsıyorum. Çünkü o tam bir Kaplan aşığıydı uzun yıllardan beri. Artık sağlığı elvermese de Kaplan sevdalısı olarak yıllarca tırmandı, yürüdü bu tepelere. Zaten Lütfü Çakır da restoranının öyküsünü anlatırken, değerli öğretmeniyle meslektaş olduğu yıllarda yaptıkları yürüyüşlerde düşünün peşine takıldığını açıklar. Fen bilgisi öğretmeni olarak çizdiği yolunu yine Tire'nin ünlü pastacılarından Ahmet Görgülü ile kesiştirir bir gün. Ah, işte şimdi de Görgülü Usta'yı anmaya geldi sıra. Tire'den İstanbul'a gidip karadutlu lokumun tadını uluslararası üne ulaştıran  Ahmet Bey. Bugün bile İstanbul'da evime yakın, hala adını taşıyan pastanede karadutlu muhallebisini tatmak ne güzeldir, ya da lokumlarından armağan götürmek. Ahmet Görgülü yaşlanıp yorulduğunda İstanbul'dan Tire'ye dönmüş ve hala anımsanan pastanesini açmıştı.         

Oradan çıktıkları yolda, öngörüleri ve emekleriyle köy kahvesini kiralamış Hürmüz ve Lütfü çifti. Elele verip, yüz akıyla tutkularının peşinden gitmişler ve bugüne ulaşmışlar.Artık büyük  oğulları Serkan'la birlikte işletiyorlar.Günümüzün internet erişiminde 'Kaplan Dağ Restoran' aramasında çok fazla bilgiye ulaşmak olası.

Menülerinin doğallığı ve seçimleri öylesine başarılı ki yemek sonunda tüm konuklarının ''İyi ki gelmişiz'' dediğine kendim ve yakınlarım dostlarımın sözcükleriyle tanığım. Özlem'ciğimin kulakları çınlasın Samsun pidelerini bile unutur burada yediklerinden sonra.Güzelim köy ekmeği eşliğinde, halis köy zeytinyağı,arapsaçından, şevketi bostana, patlıcanlı kayganadan kuzu etli taze sarımsağa    ne ararsanız bulursunuz. Ya salatalar; ısırganlı,lorlu okmalar, tazecik dağ kekikli, kuzu kulaklı salatası, yedi otlu kavurma, üstünde süzme yoğurtla. Ve sonra keşkek, soğanlı  ya da kaşarlı köfte, Tire köfte. Hayır, bitmedi, sırada Tire'den tüm ülkeye yayılan karadutlu lor, Hürmüz Hanım'ın cevizli krokanı, kabak tatlısı.

Kahve ya da taze demlenmiş çayınızı içerken tümüyle otantik ve doğal malzemelerle donatılmış restoranı inceleyebilirsiniz artık, tatlı bir rehavet içinde. İki büyük odun sobası çocukluğunuza götürür sizi. Bal kabakları, kurutulmuş otlar ahşap çatının altında asılıdır. Kütüklerin hazır olduğu ocağımsı şöminenin yanındaki duvarlarda Tire'ye özgü Beledi dokuması örnekleri, eski fotoğraflar, Seha Bey'in   tablosu, iğne oyası para kesesi, eski bir sandık ilk gözünüze ilişenlerdir.

Çağımızın karmaşık ve karanlık dünyasından ne kadar uzaktasınızdır o anda.
Bahçeye ilişir gözünüz. Ağaçların dallarının doğal  bir şekilde olüşturduğu  kameriyenin altında oturmak ayrı bir zevktir mevsim uygunsa. Ya da benim gibi yağmurlu bir günde gittiyseniz dallardaki yağmur damlalarını izlersiniz.

Sağolun, Çakırlar, tüm aileniz, çalışanlarınız emeğiniz ve sevginizle var ettiğiniz sofranızda aldığımız tat,gönlümüze kazandırdığınız ferahlık kuşaklar boyu sürsün. Bizler de tüm ailemiz,dostlarımız ve anılarımızla hep konuğunuz olalım.      
    






Son söz: Hafta sonları yer ayırtmadan gitmeyin lütfen. Pazartesileri kapalılar.
Cep telefonları: 0542 236 05 55 
                            0505 745 73 72
                           

30 Ocak 2013 Çarşamba

MÜBADELE DOKSAN YAŞINDA VE KUŞAKLAR HEP ANILARIN İZİNDE

Mübadillik nedir? Bu sorunun yanıtını bilenler bu yıl bir kez daha bir aradaydık. Hepimiz için anılara sahip çıkmaktır anmalarımız. Kimliğimizi belirleyen değerleri unutmadan, geleceğe bakmaktır ve bir öykücü gibi aktarmaktır geleceğe...

Lozan Mubadilleri Vakfi'nin kuruluş öyküsü çok etkileyicidir.Atatürk'ümüz, Abdi İpekçi ve İsmail Cem'in barışçıl adımlarının izinden gidip büyük Marmara depreminde yaralar sarılırken, iki toplumun dayanışması ve içten desteklerinden sonra Vakıf kurulmuştur. Ve on üç yılda dostluk, belgeler, kitaplar, suyun öte yanına geziler, koro, dil kursları,sempozyumlar, sergiler ve müze açılışı başarılmıştır. Emek verenlere yürekten gönül borcumuz var, bu islerin gönül vermeden olamayacağını iyi biliriz.

Ve bizim birinci kuşak mübadillerimiz var. Tüm anma toplantılarında onları karşılamak içimizi ısıtıyor. Özlediğimiz büyüklerimize kavuşmanın güzelliğini yaşıyoruz. Hele Lütfü Karadağ, yasam sevinciyle, gülen yüzüyle katılınca etkinliklere, inanın enerji farklılaşıyor. Ve hep birlikte 100. doğum gününü kutlamayı bekliyoruz gelecek Mayıs'ta.

Cumartesi sabahıTuzla'da denize karanfilleri atarken, atalarımızı selamladık ve sevgilerimizi suya bıraktık, ruhlarına aksın diye... Ve Tuzla' da ITÜ Denizcilik Fakültesi bu yıl ilk kez tahaffuzhaneyi açtığı için o günleri anımsamak daha bir keskin, daha bir derindi.

 Fakültenin konferans salonunda genel sekreterimiz Sefer Bey 22  mübadil derneği adına bildiri okudu,üç önemli noktaya parmak basarak: Vize kaldırılmalıdır. İki tarafın da kültür varlıkları korunma altına alınmalıdır. Her türlü faşist saldırı durdurulmalıdır. Ve çekilen acılar bir daha yaşanmasın dileğiyle bitirdi konuşmasını.

Kayalar kökenli, ITÜ Denizcilik Fakültesi dekan yardımcısı beyefendinin çabasıyla da açılan tahaffuzhanede bulunmak çok farklı bir duygu yarattı gerçekten. İlk kuruluş amacı kolera salgınından korunmak icin deniz yoluyla gelenleri karantina altına almak olan tahaffuzhanelerin ikincisini gezmiş oldum, Urla'dan sonra. Benim büyüklerim Urla'da basmışlar ilk kez Anadolu toprağına. Daha büyük ve misafirhaneleri hala ayakta Urladakinin. O ilk yabancılık duygusunu daha bir duyumsuyorsunuz ve nedense aklınıza Nazi kampları geliyor amaçları çok farklı olsa da zorunlu bir göç olduğu için.  

Törenin bir sonraki durağı Tuzla mübadillerinin iki tarafı da yansıtan fotoğraf sergisindeki sıcak ağırlama o derin hüznü hafifletti. İnsanlar ve mekanların paylaşımı dostluğu pekiştiriyor. Bir de soğuk havada yolu sergiye düşen tüm topluluğa sunulan sıcak nohutlu pilav ve zerde ikramı nasil da lezzetli geldi.

Artık  ertesi günkü yemeğimiz vardı sırada.Pazar akşamı yine Moda Spor Klübündeydik. Kar atarken yola çıktık. Bu yıl, son Yanya mübadil gezisinden sonra dost yüzler ne denli çoğaldı diye düşündüm kucaklaşmalardan sonra. Koromuzun türkü ve şarkılarıyla, hele Lütfü Amcanın gönüllü solistliğindeki ' Haydar Haydar' seslendirmesiyle hepimiz pistte bulduk kendimizi.Bu yıl Yorgos Kapsalis ve grubu bizimleydi. Daha sonra sırayı Hasan Öztürk (Ozan Berraki) aldı.Halaylar, danslar, ilk kuşak mübadillere son kuşak gençler tarafından sunulan çiçekler, çektiğimiz fotoğraflar ve tatlı sohbetlerle sıra geleneksel çekilişe geldi.Çetin Özer hocamızın sanat fotoğraflarından çıkar diye çok bekledim ama şansım yoktu.  

Yalnızca dokuz on yaşlarındaki küçük konuğumuz başını i-padindeki oyunlarından kaldırmadı tüm bu özel saatler boyunca. Gelecek kuşakların mübadeleyi unutmaması için biz de onlara uygun yapıtlar yaratmak zorundayız herhalde...

Saatler gece yarısına doğru ilerlerken Yanyalı kuzenler ve diğer mübadil dostlarla  vedalaşıp arkadaşlarımın önermesiyle  ilk kez vakıf üyesi olarak katıldığım yemeğimizden ayrıldım, gelemeyen dostlarla da bir sonraki toplantıda buluşmayı dileyerek.

Bu yıl İzmir'de de Lozan Mübadilleri dernekleşti. Yoğun bir program hazırladılar. Dün Ege'ye de karanfiller atıldı Pasaport iskelesinden. Konferans ve sempozyum düzenlendi. Yarın Agora AVM'de film ve Rembetiko gösterileri, Vasıf Çınar Bulvarında mübadil aileler sergisi var ki benim ailemin de fotoğrafları olacağı için coşkuluyum.Akşama da İZDSO'nun,Mübadele anısına düzenlediği konser var AASSM'de.   

Yineliyelim ve bitirelim: Çekilen acılar bir daha yaşanmasın, toprağımızda barış içinde yaşayalım...

27 Ocak 2013 Pazar

BEN GSÜ SÜSLÜ BİNASI ALEVLERE YENİLDİM -Mİ?

Ben yüz kırk iki yıllık bir yapıyım. İçimde nice sesler, görüntüler barındırdım. Bakmayın bugünkü görüntüme, sakın acımayın halime. Acımanız gerekenler siz, kendinizsiniz. Başlangıcımda ve sonumda hüzün var, biliyorum. Ama var olduğum sürece çocuk seslerini,öğrenmenin bilgeliğini, bilimsel araştırmaları ve nice değerli evrak ve kitapları sakladım yüreğimde.

Mimarım Sarkis Balyan ki diğer aile üyeleriyle  kadim kente oya güzelliğinde nice yapılar kazandırmışlardır, Sultan Abdülaziz'in emriyle planımı çizmiş, Dolmabahçe ve Çırağan Sarayları'ndan uzaklaştırılan aile bireyleri için yan saraylar anlamına gelen ve üç ana binadan oluştuğumuz Feriye Sarayları olarak varlığımızı sürdürmeye başlamışız. Hüzünlü günler geçirmişim tarihimde. Cumhuriyetin kuruluşundan sonra ise eğitim için kullanılmışım. Nice yıllar Galatasaray Lisesi'nin hizmetine verilmişim. İşte çocuk sesleri o yıllardan kalmadır. O zamanlar sobalarla ısıtmışlar beni. Yatakhane olmuşum uzun bir süre. Aile özlemi, sınav heyecanları, nice dostlukların temeli hep bende yaşanmış. 

Yıllar bindokuzyüz doksanları gösterirken Fransız ve Türk hükümetlerinin ortak kararlarıyla Galatasaray Üniversitesi'nin kalbi ya da ana binası olmuşum. Hani bizim ülkemizde anların değeri bilinmez ya, biz  ana binalar da aynı yazgıyı mı paylaşırız bilmem. Hem sevmişler hem de nasıl olsa ana binadır, hep elimizin altındadır gibi bir hataya mı düşmüşler neyse...

Çok sade bir yapıyımdır dıştan bakınca. Ama içimde ne güzellikler saklardım. O güzelim kalem işleri, tavanlarım, yer döşemelerim, parkelerim, kapılarım ve hele o güzelim kütüphanem. Mermer merdivenlerim, korkuluklarım ve Boğaz manzaram.

Çocuklar gidince bilim insanlarının yuvasıydım yirmi yıldır. Giriş katında okulun ofis işleri yapılırdı. Doktorundan, özlük işlerine, çalışma saatlerinden sonra öğrencilerin tiyatro ve her tür dans çalışmalarına dek yoğundum. Bir de çok soğuk ve çok sıcak olunca hava, arka binalara gitmek için hep benim  koridorlarımdan geçerler, ferahlarlardı. GSU olarak kazanılan kupalar da bu katın vitrinlerinde saklanırdı.

Merdivenleri tırmandığınızda bana neden 'Süslü Bina' dendiğini anlardınız. Tüm duvarlarım kalem işleriyle süslenmişti, parkelerim bile başka güzeldi.Ne de olsa saray olmak kolay değil.Merdiven sahanlığının taş duvarındaki kalem işi solmaya yüz tutmuştu da cam altında korumaya alınmıştı. Nice genç restoratörler çalıştı kalem işlerimi yenilemek için. Nedense beni adımdan dolayı hep yeniden süslemeye çalıştılar da çelik kablo ya da yanmaz kablo hatlarını ya da son teknolojiye uygun yangın söndürme sistemlerini tam uygulamadılar. 

Bazı öğretim üyelerinin çocuklukları da benimle geçmişti. Burada okudular, uyudular, mezun oldular ve sonra bana akademisyen olarak döndüler  ve bir gün çıktılar, odalarını bırakıp...

Bu satırları yazan da çok sevdi beni. Üniversiteye resmen girişini, toplantılarını ve emeklilik işlemlerini hep bende yaşadı pek çokları gibi. Ayrıca unutulmaz bir anısı daha var. Çok sevdiği kuzeninin zamansız kaybından sonra onun adına 'Gülru'ya' adıyla fotoğraflarını sergiledi Süslü Salonum'da. Gülru'nun  bir 'gül rüya' olduğunu düşünmüştü. Şimdi ben de bir rüya, bir düş oldum beni yaşayanlar, ya da karşıdan bakıp sevenler için. 

Yıllardır hiç sönmeyen ışıklarım bir hafta önce alevlerin ışığına yenik düştü. Artık bana uzaktan bakın. Dış duvarlarım hala gücünü korumaya çalışıyor. Ve siz, yaşamınızda anılarım olan herkes yüreğimin yeniden çarpması için destek verin. Her şeyi öylesine çabuk unutuyorsunuz ki sahilde ya da yedi tepeli şehrin diğer anı yapılarının başına gelenler gibi olmasın geleceğim. Hepimizi anımsayın, bizler sizin toplumsal ve tarihsel belleğiniziz, görün, duyun ve konuşunve eyleme geçin lütfen...            

19 Ocak 2013 Cumartesi

FARKLI OLANA SAYGI

Bir 19 Ocak daha gecti. Altıncı kez anıldı Hrant Dink. Ne yazık ki bu kez biber gazı da karıştı tören sonuna. Neden etkiledi bizi onun ölümü? Anadolu topragını çok seven bir insanın belleklere kazınan kaldirimdaki görüntüsü mü, yatarkenki yalnızlığı mı?

Bu soruya çok basit bir evet yeter mı? Asıl yanıt bugün eşinin anma törenine katılmadan yine bugün sonsuzluğa uğurlaman gazeteci Mehmet Ali Birand'in cenazesine katılan Rakel Dink'in görüntüsünde gizli. Onlar, acıların olgunlastirdigi insanlardilar, acılastirdigi değil. 

İlk bakışta farklı görünen bu insanların özünde insana saygı ve farklılıklara saygı duymak vardı çünkü. Rakel Dink eşinin cenazesinde nasil seslenmiş ve ders vermişti hepimize. Katillerin de tertemiz bebekler olarak doğduklarını ve onları toplumca bizim yetistirip  kirlettigimizi anımsatarak. 

Ne denli hoşgörüsüz bir toplum olduk, nasil bencillestik son yıllarda. Umarsizliktan doğan umutsuzlugumuza sıkı sıkıya sarılmış nefes alıp duruyoruz yalnızca. Yasamın anlamını sorgulamaktan uzaklaştık, karşımızdakini dinleyip anlatmaktan da...

İste Hrant da Birand da insana yalnızca bakan değil, gören ve deger veren iki gazeteciydiler. Çok farklı noktalardan atilmislardi hayata. Ama ikisi de mesleklerini çok seviyorlar ve önem verip inandıkları her sorunu içtenlikle yansitiyorlardi. Ve bunun icin cezalandırıldılar kendi çevrelerinde bile. 

Noam Chomsky de Agos'un penceresindeydi bu yılki anma töreninde. Dunyanın giderek kötüleştiğini haykırdı. Çok doğru bir saptama bu. Artık bireysellik ana akım oldu. Biz ve ötekileri arar olduk, ben ve ötekilerin cogullugunu gördükçe. 

Biz insanciklar fikirlerini beğenmediklerimizi tüm acimasizligimizla yargilarken, Demir parmaklıkların ardında adilce yargılanmayı bekleyenler ya da dışarda olup mahkemelere bir sekilde cagrilanlar tüm olgunluklarıyla paylaştılar düşüncelerini gidenlerin ardından.

Gazetecilerden soz ederken aklıma gazetelerin ve filmlerin siyah beyaz olduğu yıllarda insanların daha renkli oldukları geldi nedense. Gunümüzde her şey rengarenk ama insanların beyinleri ya siyah ya beyaz...





11 Ocak 2013 Cuma

YOLCULUKLAR

Yine yolda gecti bugün. İstanbul'dan İzmir'e dönüş. Oniki yıldır hayatım böyle geçiyor benim. Ve koşullar uygun olduğu sürece de böyle geçecek. O yüzden iki kente özgü anılar birikirken yol öykülerim de çoğalıyor her kezinde. Otobüs, kendi arabam ya da uçak yolculukları. En çok istediğimse bir gün hızlı trenle bir kac saatte alabilmek iki kent arasını. 

GSU' de çalışırken her onbir gunüm İstanbul'da, uç gunüm İzmir'de geçerdi. Kendime söz vermiştim, yeni görevime çok isteyerek başlarken. Bir hafta sonu İzmir, digeri İstanbul'a ait olacaktı. Gece yolculuklarında uyumaya alışmis oldugum icin dönüşlerde gayet verimli derslerime girerdim. 

O yıllarda, Beşiktaş Kadıköy İskelesi' nin yanında kucuk tabureleriyle çay bahçesinde oturup sabah vapurlarını izleyip, taze çay ve tostla kahvalti ne güzeldi. Ancak son on yılda yalnızca büyük degisimler  olmadı, ufacık mutluluklarımız da yok edildi. 

Otobüs yolculukları demisken, Varan  ya da Ulusoy firmaları tek kişilik koltuklarıyla en sık bilet aldığım , hatta artık personelini de tanıdığım şirketlerdi. Bazı kaptanlarsa güvenli yolculuk icin kilit roldeydiler dogrusu. Özenle kullanırlardi araçlarını. 

Bunca yıldır iki kez hava koşulları çok zorladı. Birinde feribotla geçerken fırtına yüzünden tüm araçların alarmlarının eşliğinde sallanmaktan bayağı bir panik oldum ve o yolculuktan sonra deniz araçları hep ıstırap verdi bana. Ancak çarşaf gibi Deniz'de eski tadımı yakalayabildim. Bir zamanlar eski Yunan gemilerine bile gezen ben bugün hiç yapamıyorum  o güzel gezileri. 

Bir de kar başladığında sefere çıkan son otobüse binmisligim var.Olagan koşullarda Taksim'den Bornova'ya yedi sekiz saatte gelirken o yolculuk tam yirmi bir saat sürdü. Balıkesir'de yolda kalınca otobüsün tüm yiyecek ve icecek stokları bitmiş ve İzmir'e vardığımızda tüm yolcular birbirini tanımıştı.

Emeklilik sonrası gece yolculuklarından vazgeçtim. Artık zaman benimdi. Gündüzleri yolu izlemek, bulutlar ve ağaçlara arkadaşlık yapmak çok daha güzel gelmeye başladı. Elimde kitabım, gazetelerimde saatlerin geçtiğini anlamaz oldum. 

Arada arabama atlayıp yola çıkmak da özgürlüğün farklı bir tanımı oldu. Her aldığım kilometre hafifletir sorunlardan uzaklaştırdı. Hele sevgili kedimiz Pati'nin eşliğinde bir kac yolculugumuz var ki onun sesi nasil tatlı gelirdi. Ve muzik dinleyerek araba kullanmak bırakın yormayı, dillendirir beni. 

İzmir- İstanbul yollarının klasiği Susurluk molalaridir. Özel tost ve ayranını tatmamak ise eksikliktir gercekten.

Bugün yine arabaya geldim İstanbul'dan, kar izin verince. Ve yıllardır görmeyi istediğim Ata'mızın Yalova'daki Yürüyen Kosku'ne uğradım. Günümüzün beton ormanlarından ulu çınarın korumasindaki minik köşkü görmek ruhuma nasil bir dinginlik verdi anlatamam. Bir kez daha gurur duydum o büyük insanla, günümüzün yok edicilerini düşününce...

Bir yolculuk daha bitti. Şimdi SIRA İzmir özlemini gidermekte. Hepimizin yolları hep açık olsun...